Konu: Divan Edebiyatı  (Okunma sayısı 1275 defa)

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
    • Profili Görüntüle
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #10 : 02 Kas 2014 21:38 »
Adnî
 

15.yy
 

Mahmud Paşa'nın ailesi ile doğum yeri ve yılı hakkında çağdaşı Türk tarihçilerinin eserlerinde bilgi yoktur. Sonraki yüzyıllara ait tezkirelerden Künhü'l-Ahbâr ile Hadîkatü'l-Mülûk ve'l-Vüzerâ adlı eserlerde Hırvat asıllı olduğu belirtilmektedir. Beyânî Tezkiresi, Künhü'l-Ahbâr, Meşâirü'ş-şuarâ ile Tezkiretü'ş-şuarâ da Alacahisarlı olduğu kanısındaysa da Mahmud Paşa'nın biyografisini yazan ş. Tekindağ, bu kayıtların doğruluğunu şüpheyle karşılamakta ve Babinger'in verdiği bilgilere dayanarak babasının Sırp despotu Angelos ailesinin Teselya kolundan gelmiş olması ihtimalini kuvvetli görmektedir.
 

Yerli kaynaklardan yalnızca Heşt Bihişt adlı eserde babasının adının Abdullah olduğu yazılan şâirimizin soyuyla ve sonraki hayatıyla ilgili bir başka husus, bazı tezkirelerde ve menakıpnâmelerde Mahmud Paşa ile Kassabzâde Mahmud Bey'in karıştırılmasıdır. Bu konuda Halil İnalcık, Sadrazam Mahmud Paşa ile Bursa subaşısı Kassabzâde Cübbe Ali Bey'in oğlu Mahmud Bey'in farklı şahıslar olduğunu belirtmektedir. Âmil Çelebioğlu ise, Yazıcıoğlu Mehmed'in dostlarından bahsederken müellif hattı Muhammediye'deki

Veziri var idi bir nür-ı Vehhâb

Adı Mahmud Paşa 'di İbn-i kassâb (8864)

beytinden hareketle "Fatih Sultan Mehmed'in vezîr-i azamı Mahmud Paşa Kasaboğlu Mahmud'dan başkası değildir" demektedir.
 

Tezkirelere göre savaş esiri olarak veya intisap yoluyla Mehmed Ağa'nın himayesine giren Mahmud Paşa'nın bundan sonraki hayatına ait bilgiler daha nettir.
 

Mehmed Ağa'nın himayesiyle Edirne sarayında öğrenim gördükten sonra II. Mehmed'in tahta çıkışıyla birlikte ocak ağalığı rütbesi verilir (1451) ve İstanbul kuşatmasında görev alır. Fatih'le birlikte birçok savaşa katılan Mahmud Paşa, Belgrad seferindeki başarıları üzerine 1454'te vezir ve Rumeli beylerbeyi olur. 1458'de Sırbistan işini halletmesi için görevlendirilir ve bazı kaleleri alarak bölgedeki Osmanlı hakimiyetini güçlendirir. 1460'ta Fatih'le birlikte gittiği ikinci Mora seferinde Mistra (İsparta) kalesini, ikna yoluyla ele geçirir.
 

1461 yılında yine Fatih'le birlikte Amasra, Sinop ve Trabzon seferine çıkar. Bu seferde Mahmud Paşa Amasra'yı 150 gemilik bir filoyla kuşatırken Fatih de karadan gelir ve şehir alınır. Sinop'un alınması harekâtını sevk ve idare edip Rumeli ordusu kumandanı sıfatıyla Trabzon'a gelir ve hem halkı hem de imparatoru ikna ederek şehri kan dökmeden alır. 1462'de katıldığı Eflak savaşında üstün basanlar gösterir. Aynı yıl Midilli adasını almakla görevlendirilir ve bunu da başarır.
 

1463 yılında Fatih'in Sırbistan seferine katılır ve isyan eden Venediklileri hezimete uğratır. 1464 kışında Fatih'in Jajcza'yı kuşattığı sırada hücuma geçen Macarlara karşı görevlendirilir ve onları geri dönmeye mecbur bırakır. Ertesi yıl Fatih'le birlikte Arnavutluk harekâtına katılır.
 

1468 yılında Fatih'le birlikte çıktığı Karaman seferinde Pir Ahmed'i yakalayamayışı ve görevlendirildiği tehcir işinde yanlı davranıp rüşvet aldığı iddiaları üzerine vezirlikten ve beylerbeyilikten azledilir.
 

Bir süre sonra donanma komutanı olur (1469/70) ve kendisine Gelibolu sancağı verilip donanmanın ıslahıyla görevlendirilir. 1470'teki Eğriboz'un fethinde yine Fatih'le birliktedir. Bu zaferden sonra yeniden sadrazamlığa yükseltilen Mahmud Paşa ile Fatih'in arası, Uzun Hasan'a karşı hazırlanan ordunun komutanlığını kabul etmeyişi üzerine biraz açılır.
 

11 Nisan 1473'te Fatih'le birlikte Sivas'a gelen Mahmud Paşa şebinkarahisar'ın alınmasını önermiş; bu önerisi kabul görmediği gibi, Otlukbeli Savaşı'nda ikinci derecede bir göreve getirilmiştir. Bu arada bir dizi savaşta gösterdiği başarıya rağmen gözden düşürülen Paşa, ikinci kez azledilmiştir.
 

Bir süre Hasköy'deki "hâs"ında inzivaya çekilen Mahmud Paşa, daha sonra Fatih'in huzuruna çıkarsa da yüz bulamaz. şehzade Mustafa'yı ölümüne sevindiği, bir rivayette ise bu işte parmağının olduğu bahanesiyle Yedikule'ye hapsedilir ve türbesindeki kitabeye göre 1473'te, kaynaklara göre ise 3 Temmuz (~3 Ağustos) 1474'te -Fatih'in itiraf ettiği hatasıyla- orada öldürülür. Türbesi, kendi yaptırdığı camiin haziresindedir.
 
 
 
 

Kişiliği
 

Çocukluğundan itibaren Enderun'da saray terbiyesi ve eğitimiyle yetişmiştir. Bütün tezkireler ile diğer kaynaklar, "tertîb üzere" öğrenim gördüğünden bahsetmekte, feraset ve akıllılıkta Osmanlı Devletinin yetiştirdiği ender vezirlerden saymaktadır. İlmî yeteneği ve zekâsının kıvraklığı, Meşâirü'ş-şuarâ’da "problemler diğer insanların zihnine gelmeden onun kalbine doğarmış" sözleriyle ifade edilmektedir.
 

Fatih'in Hurufîliğe duyduğu ilgiyi kesmek için Mahmud Paşa'nın Edirne müftüsü ve müderrisi Fahreddin Acemî'nin de yardımıyla Hurufîleri ortadan kaldırması, onun zekâ ve ferasetinin örneklerinden yalnızca bir tanesidir. Devlet yetkilileri, âlimler ve halk tarafından sevinç ve takdirle karşılanan bu hadise, onun "devlet-i ebed-müddet" ülküsüne ne denli bağlı olduğunu ve bu uğurda nelerin yapılması gerektiğini göstermesi bakımından kayda değer.
 

Mahmud Paşa'nın kişiliği, adıyla özdeşleşen şu dört niteliğiyle öne çıkmaktadır: Fatih Sultan Mehmed'le beraberliği, yaptırdığı eğitim ve sosyal hizmet tesisleri, hayırseverliği, ilmî ve edebî yönü.
 

Mahmud Paşa, 1451'de ocak ağalığı görevine getirilişinden -Âlî'ye göre daha da öncesinden- ölümüne kadar Fatih Sultan Mehmed'in güvendiği, sevdiği ve saygı duyduğu bir şahıs olarak tarihteki yerini almıştır. Eğitim işlerinden sosyal hizmet çalışmalarına, ülkenin güvenlik işlerinden yapılan savaşlara ve "divan" kararlarından edebî toplantılara kadar, Fatih'le birlikte Mahmud Paşa'nın mührü de görülmektedir. Bu yakınlığı Gelibolulu M. Âlî, "Horasan padişahı (Hüseyn-i Baykara) ile Mîr Ali şîr Nevâyî ve Fatih ile Mahmud Paşa arasındaki şanlı ve benzersiz beraberlik, devlet işlerinden öte, zamanına göre, yıldızların sürekli ve mutlu beraberliğine denktir" şeklinde ifade etmektedir.
 

Bu şanlı beraberliğin, ara sıra, entrikalar yüzünden gölgelendiği de olmuştur. Saraydaki iktidar çekişmelerinden hemen herkesin payını aldığı, yerini sağlamlaştırmak veya rakip gördüğü kimseyi uzaklaştırmak isteyenlerin hileye ve asılsız suçlamaya başvurduğu sıkça görülmektedir. şâirimizin de bir kez böylesi bir davranışı, hileye başvurduğu, kayıtlarda bulunmaktadır.
 

Kaynaklara göre, Mahmud Paşa'nın öldürülmesine, kimi yazarlara göre ise şehit edilmesine, belgelendirilememiş bir suçlamayla karar verilmiştir. Mahmud Paşa Menâkıbnâmesi ndeki Fatih'in kararından vazgeçtiği, emrin zindana ulaşmasından biraz önce infazın gerçekleştiği, cenazeyi ziyarete gelen Fatih'in çok ağlayıp: "Mahmud, sana ki bu işi etdüm, âhiret pâdişâhı eyledüm, tâ ki senün mertebelerine biz de varayıduk", dediler kaydı, efsaneleşmiş beraberliğin, tarihî kaynaklar yanı sıra halk nazarındaki tezahürünün belgesidir.
 

İstanbul'un Fethinden hemen sonra başlatılan eğitim çalışmalarında görev alan Mahmud Paşa, Ali Kuşçu ile birlikte Tetimme ve Sahn-ı Seman medreseleri teşkilâtının kurucusudur. Kendi adına da İstanbul, Hasköy ve Sofya'da medrese yaptırmıştır. Âşık Çelebi, Harameyn-i şerîfeyn (Mekke ve Medine)'de dört mezhep üzere eğitim veren medreseler yaptırdığını kaydetmektedir. Süheyl Ünver, Mahmud Paşa'nın 1464 yılında yaptırdığı cami, aş evi, sığınma evi, medrese ve hamam külliyesi içinde kurduğu kütüphaneye vakfettiği eseflerden iki yüz kadarını bulduğunu belirtmekte ve özel kütüphanesinin temellük kitabesi ile kitaplarındaki vakıf mührünün resimlerini vermektedir.
 

Mahmud Paşa'nın şöhretini ebedîleştiren hizmetlerinden biri, günümüzde adını yaşatmakta olan vakıflarıdır. Yaptırdığı sosyal hizmet ve hayır tesislerinin masraflarını karşılamak üzere çarşılar ve köyler vakfeden Mahmud Paşa'nın hayratından bazıları şunlardır: İstanbul'da okul, cami, hamam, mahkeme, çeşme, han ve 265 dükkândan oluşan iki çarşı; Ankara'da bedesten (kapalı çarşı) mescit ve han; Bursa'da kervansaray ve mescit; Edirne'de cami ve hamam; Hasköy'de medrese ve hamam; Sofya'da medrese, mescit, sebil ve han.
 

Tezkireler, Mahmud Paşa'nın yoksullara yardım ettiğinden ve cömertliğinin son derece fazla olduğundan uzun uzun bahseder. Bunların arasında, Mahmud Paşa'nın taşradan gelen medrese öğrencilerine aynî yardımdan başka beş yüzer akçe bağışladığı ve cuma akşamları verdiği yemeğin içine nohut büyüklüğünde altın ve gümüş daneleri koydurduğu rivayeti dikkat çekmektedir. Latifî Tezkiresi'nde, "hayr-endîş" (iyilik düşünen) olması sebebiyle Fatih'in, halka ait işleri ona teslim ettiği belirtilmektedir.
 

Mahmud Paşa'nın iyiliksever yönü, tarih kaynaklarında belgeleriyle sabittir. O, yalnızca kendi halkına değil, Müslüman olsun olmasın, savaştığı düşmanlarına bile insanî duygularla yaklaşma erdemini gösterebilen ender şahsiyetlerdendir. Onun, yukarıda değinildiği üzere, bazı kaleleri ve şehirleri ikna yoluyla, kan dökmeden teslim aldığı ve Karaman'dan İstanbul'a tehcir sırasında zor durumda olanlara dokunmadığı için iftiraya uğrayıp vezirlikten azledildiği bilinmektedir.
 

Mahmud Paşa'nın belirgin vasıflarından olan engin insan sevgisini, biraz da, devlet adamlığı görevinin önüne geçen şâir gönlünde aramak gerekir.
 

Bütün bunlar, halkın onu "velî" olarak görmesine, onun hayat hikâyesinin efsaneleşip dilden dile ve kuşaktan kuşağa anlatılmasına, sonuçta, onun adına "menâkıb-nâme" yazılmasına yol açmıştır.
 

Fatih Sultan Mehmed'in çevresinde toplanan âlimler ve edipler arasında yer alan Mahmud Paşa, ilmî ve edebî şahsiyetleri himaye ve teşvik edip onlarla bir araya gelerek kendisi de ayrıca bir mahfil kurmuştur. Alâeddin Ali, Enverî, Halimî, Hayatî, Karamanlı Mehmed Paşa, Safi mahlâslı Kasım Paşa, Sarıca Kemâl, şükrullah ve Tursun Bey gibi şahsiyetlerle bir mahfil oluşturan Mahmud Paşa; "Adnî" mahlâsıyla Türkçe ve Farsça şiirlerle Farsça inşâlar yazarken, çevresindekileri de eser ortaya koymaları için teşvik etmektedir. Bu ilmî ve edebî çevre tarafından Bahru'l-Garâyib, Behcetü't-Tevârih, Düstur-nâme-yi Enverî, Tarih-iEbü'l-Feth, Tuhfetü'l-Mahmûdiyye fî-Nasîbati'l-Vüzerâ... gibi pek çok eser ortaya konmuştur.
 

Adnî'nin edebî yönü hakkında tezkirelerde bilinen ve kalıplaşmış övücü sözler bulunmakta, düz yazılarının şiirlerinden daha olgun ve ustaca olduğu ifade edilmektedir.
 

Yaşadığı dönemin şiir diline göre oldukça sade yazan Adnî'nin başka şâirleri etkilediğinden söz etmek henüz erken. Ancak, onun şiirlerine nazire yazan şâirlerin çıkabileceğini de düşünmek gerekir. İşte bunlardan biri, çağının ve Türk edebiyatının güçlü şâiri Bakî'dir.
 

Konuyla ilgili olarak ilginç tespitlerde bulunan Gibb'in görüşlerini dikkatlere sunuyoruz. Gibb, Necatî'ye gelinceye kadarki Osmanlı şiirinin belirgin özelliklerini basitlik derecesinde garip terkipler ile fîkirlerdeki sıradanlık ve örtülü bir yapmacıklığa rağmen saf ve dokunaklı bir tarz olarak değerlendirdikten sonra Adnî'nin şiirleri için şöyle demektedir: "Fakat Adnî'nin şiirleri daha orijinaldir ve en azından Adlî'ninkinden daha çok bir şahsîliği vardır. Yer yer bir vukufun eseri olan parıltılar yanıp sönmekte, şahsîliğin, şâirin sanatkârlık endişesiyle bütün bütün kaybolmadığı görülebilmektedir."
 
 
 

Yücel, Bilal, “Mahmud Paşa Adnî Divanı”, Akçağ Basımaevi, Ankara.
 

şiirleri: Cân cemâlün şem’inün pervânesidür dostum (gazel)
 

Cân cemâlün şem’inün pervânesidür dostum

Dil müselsel zülfünün dîvânesidür dostum
 

Al emânet gönlümi cevrünle vîrân eyleme

Kim senün hayl-i hayâlün hânesidür dostum
 

Cân u dil derd ü gamunla âşinâ olalıdan

İki ‘âlem anlarun bîgânesidür dostum
 

Yoluna cân u cihân virdüğüme budur sebeb

Bana cevr itdügünün şükrânesidür dostum
 

Kasr-ı cennet bigi ma’mûr olısardur dâyimâ

Ol gönül kim ‘aşkunun vîrânesidür dostum
 

Kanuma gamzen susamışdı lebünden soraram

Kim kaçan ol teşne kana kanasıdur dostum
 

Ger terahhum eylemezsen ‘Adnî yüzün şem’ine

‘Âkıbet pervâne bigi yanasıdur dostum  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
    • Profili Görüntüle
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #11 : 02 Kas 2014 21:38 »
Ahmed Paşa
 

15.yy
 
 
 

XV. yüzyılın en usta divan şairi sayılan Ahmet Paşa, II. Murat devrinin büyüklerinden Kazasker Veliyüddin bin İlyas’ın oğludur. Ahmet Paşa’nın ne zaman doğduğu bilinmemektedir. Fuad Köprülü, İslâm Ansiklopedisi’nin Ahmet Paşa maddesinde “Edirne’de yaptırılan cami ve imaret vakfiyesinin Veliyüddin tarafından tanzim edildiği ve şairimizin memuriyet hayatı hakkındaki kayıtlar düşünülürse, bu tarihten (830/1426) biraz evvel ya da biraz sonra doğduğu” fikrini ileri sürmüştür.
 

Latîfî, tezkiresinde ve Gelibolulu Âlî de Künhü’l-ahbâr adlı eserinde Ahmet Paşa’nın Bursa’da doğduğunu yazmışlarsa da bu bilgi yanlıştır. Daha eski kaynaklardan biri olan Sehî Tezkiresi ile Güldeste sahibi Beliğ, onun Edirne’de doğduğunu söylerler. Âşık Çelebi de tezkiresinde Ahmet Paşa’nın vârisi olan amcasının oğlu Edirneli Nâzır Çelebi ile görüştüğünü, ondan bilgi aldığını ve şairin Edirneli olduğunu yazar. Ayrıca son zamanlara kadar Edirne’de Veliyüddin oğlu adını taşıyan bir mahalle ve mescidin olması, şairin bu şehirde doğduğunu gösteren kuvvetli delillerdir. Latîfî ile Âlî’nin onu Bursalı göstermelerinin nedeni, şairin ömrünün çoğunu Bursa’da geçirmesi ve orada ölmesi olmalıdır.
 

Ahmet Paşa, II. Murat zamanında Edirne’de okumuştur. Devrin geçerli bilgileri yanında Arapça ve Farsça da öğrenmiştir. Öğrenimini bitirdikten sonra önce Bursa’da Sultan Murad Medresesi’nde (Muradiye Medresesi) müderrislik yaptıktan sonra 855/1451’de Edirne’ye kadı tayin edilmiştir. Fatih’in tahta geçmesinden sonra kazasker olan Ahmet Paşa bir süre sonra Fatih’in musahibi oldu ve vezirliğe yükseldi.
 

Padişaha ve Osmanlı devletine sadık olan, padişahtan çok fazla iltifat gören Ahmet Paşa bunca meziyetinin ve buna mukabil kendisine gösterilen teveccühünün başkaları tarafından kıskanıldığına şüphe yoktur. Sehî, Latîfî, şakâik, Hasan Çelebi, Beyânî Tezkireleri ile diğer başka kaynakların ifadesine göre günün birinde Fatih’in hizmetkârlarından birine laf attığı için gazaba gelen Fatih kendisini vazifeden azleder ve hapsettirir. Âşık Çelebi ise Ahmet Paşa’nın birkaç fesatçının iftirasına uğradığını bildirir. şair burada

Ey muhît-i keremün katresi ummân-ı kerem

Bâğ-ı cûd ebr-i kefünden tolu bârân-ı kerem

Beytiyle başlayan ve Kerem kasidesi unvanıyla tanınan 35 beyitlik meşhur kasidesini padişaha yollar ve affedilmesini rica eder. Bunun üzerine ölümden kurtulduğu tahmin edilen Ahmet Paşa, yevmiye otuz akçe vazife ile Bursa’ya tayin edildi. Orada Orhan, Muradiye ve Emir Sultan vakıflarının işlerini yürütmekle görevlendirildi. Bundan sonra bir daha İstanbul’a dönememiştir. Büyük edebiyat tarihçilerimizden Ali Nihad Tarlan, Kerem kasidesinin yazılışını başka bir sebebe bağlamakta ve yukarıdaki gibi bir hadisenin vukuuna ihtimal vermemektedir.
 

Ancak şair Bursa’da vazifelerden memnun kalmayıp Bursa’ya gelen Fatih’e durumunu arz ederek buradan affını isteyince Sultanönü (Eskişehir) sancağına, daha sonra da Tire ve Ankara sancak beyliğine tayin edilmiştir. Bu vazifelerin hiçbirinden memnun kalmayan şair, tekrar padişaha yolladığı bir şiiriyle Ankara’dan ayrılma ricasında bulunur. Bu ricası büyük bir ihtimalle Fatih’in ölümü nedeniyle yerine getirilememiştir.
 

Fatih’in 1481’de ölümü üzerine tahta geçen II. Bayezid’in zamanında tekrar eski itibarını kazandı. Ankara’dan ayrılma isteği II. Bayezid tarafından yerine getirilen şair Bursa’ya sancak beyi olarak tayin olundu ve ölünceye kadar orada kaldı.
 

Bursa’da idarî işler yanında edebî toplantılarla hayatını sürdürmüş olan

Ahmet Paşa 902/1497’de vefat edince, Muradiye Camii yanında önceden yaptırdığı medrese civarına gömüldü. Türbe daha sonra inşa edilmiştir.
 

şiirleri: Eyâ peri nicesin hoş musun safâca mısın (Gazel)
 
 
 

Eyâ peri nicesin hoş musun safâca mısın

Gele beri nicesin hoş musun safâca mısın

şeker dudaklı kamer yüzlü serv boyluların

Semen-beri nicesin hoş musun safâca mısın

Bahâr-ı hüsn ü behada belalı bülbülünün

Gül-i teri nicesin hoş musun safâca mısın

Bizimle bir nefes insanlık eyle soruşalım

Gel ey peri nicesin hoş musun safâca mısın

Sefer kılıp gelir Ahmet ki deye şehrimizin

Güzelleri nicesin hoş musun safâca mısın?  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
    • Profili Görüntüle
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #12 : 02 Kas 2014 21:38 »
Avnî (Fatih Sultan Mehmed)
 

15.yy
 

1 Nisan 1430 tarihinde doğan Fatih Sultan Mehmed, II. Murad ile Hüma Hatun'un oğludur. İyi bir eğitimden geçen II. Mehmed 1443'te Manisa sancakbeyliğine gönderildi. Kardeşi Alâeddin Çelebi'nin aynı yıl ölmesiyle tahtın varisi oldu. 1444 -1446 yıllarında hükümdarlık tahtına oturduğunda babası II. Murad, Manisa'da dinlenmekteydi. Yeniçerilerin ayaklanması ve Halil Paşa'nın ısrarıyla yeniden tahta geçti. II. Mehmed yeniden Manisa'ya sancakbeyi olarak döndü. Buradaki beş yıllık görevinde kültürel ve siyasal ufkunu genişletti. 10 şubat 1451'de babasının ölümüyle Edirne'ye gelerek 19 şubat'ta ikinci kez tahta oturdu.
 

İstanbul'u alarak Bizans imparatorluğunu tarihten silmeyi düşünen II. Mehmed, bu düşünü büyük gayret ve hazırlıklarla 29 Mayıs 1453'te gerçekleştirmiş, Osmanoğulları'nın en büyük ve anlamlı zaferini elde ederek, kendine, "Fâtih-i Kostantiniyye", devlete de imparatorluk unvanını kazandırmıştır. İstanbul’daki ticarî canlılığı sağlamak için 1454'te Venediklilerle her türlü ekonomik serbestliği öngören bir antlaşma imzaladı.
 

Fatih'in dış görünüşünü kendisini tanıyan yerli ve yabancı birçok yazar ve sanatkâr tasvir etmiştir. İtalyan Zorzo Dolfin, onun az gülen, çalışkan, zekî, amacına ulaşmada inatçı, kitap okumayı çok seven, araştırmalar ve incelemeler yapan cömert bir insan olduğunu söyler. Neşrî ise Fatih'i, adaletli, yiğit, bilgin, dindar, bilim adamlarını ve erdem sahiplerini koruyan bir kişi olarak tanıtır. Bu özellikleri onun sefere gittiği yerlerden birçok âlim ve sanatçıyı istanbul'a getirmesine vesile olmuştur.
 

Hayatının her dönemini azami bir verimle kullanan Fatih Sultan Mehmed 1481 baharında sefer için orduyla birlikte İstanbul'dan ayrıldı. Padişah, Maltepe'de hastalanarak Tekür Çayırı'ndan öteye gidemedi. 3 Mayıs 1481'de 51 yaşında öldü. Cenazesi kendi adını taşıyan caminin kıble tarafındaki türbesine gömüldü.
 

Edebî Kişiliği
 

Çocukluğundan itibaren bir ilim, şiir ve sanat havzasında yetişmiş ve bu ilgisini hayatının sonuna kadar sürdürmüş olan Fatih Sultan Mehmed, Avnî mahlâsıyla şiirler yazmış, divanı olan ilk Osmanlı padişahıdır. Bütün kaynakların fikir birliğine vardığı nokta; hassas ruhlu, sözüne sadık, âlim ve sanatkârları himaye eden, musikîye ve şiire düşkün bir insan olmasıdır. Gelenekleşen âlim ve şairleri toplayarak sohbet etme adeti II. Mehmed döneminde haftada iki gün yapılmıştır.
 

Bugün Fatih'in şiirlerinin bulunduğu divan, bir divandan çok içerisinde gazellerin bulunduğu bir divançe niteliğindedir. Onun devrine göre iyi bir şair olduğunu bu divançedeki şiirler açıkça ortaya koymaktadır.
 

Avnî'nin altı dil bildiği rivayet edilmekle beraber Arapçayı ve Farsçayı eserleri aslından okuyacak kadar iyi bilmektedir. Dili diğer Osmanlı şairlerinden farklılık göstermeyen Avnî, zaman zaman devrine göre sade ve duru bir üslûp kullanmıştır. Kimi beyitlerinde konuşma dili rahatlığı içindedir.

Devlet adamlığı, komutanlığı, zaferden zafere, ülkeden ülkeye koşmakla geçen hayatının izleri şiirlerine pek yansımamıştır. O, maddî zevk ve saf aya kayıtsız kalan, yaptığı işleri manevî görev bilen bir padişahtır.
 

Avnî'nin şiirlerinde rindâne ve âşıkane söyleyişlerin yanında hükümdarlığını yansıtan beyitler de vardır.
 

Sahip olduğu karakter ve üne rağmen zaman zaman sevgili kavramının arkasında ölüm karşısında çaresizliği, dünyanın geçiciliğini, kulluğunu unutmadığı görülür.

Avnî'nin şiirlerindeki hayal zenginliği ve yeni buluşlar dikkat çekicidir.

Divan şiirinin geleneklerine uygun olarak O da gerçek dost bulmanın zorluğundan, devrinden, anlaşılamamaktan, ayrılıktan, güzellerin eziyetlerinden, gönülden felekten dem vurur.

Divandaki gazeller bize II. Mehmed'in 'aşk, sevgili ve güzeller konusundaki düşüncelerini tüm samimiyeti ve açıklığıyla ortaya koyar. O tamamen hissî ve hiçbir çıkara dayanmayan bir sevgilinin övgüsü içindedir.
 

şiirlerinin incelenmesiyle ortaya çıkan bir başka sonuç da şirazlı Hafız ve şeyh Sadi gibi lirik ve didaktik Iran şairlerinin etkisinde kalmış olmasıdır. Gazellerdeki didaktik, öğüt verici ve atasözlerine yakın söyleyişler bu etkiyi daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
 

Avnî, Anadolu sahasında ise en çok şeyhî ve Ahmed Paşa’nın etkisinde kalmıştır.
 

şiirleri: Ağlasa âşık belâ-yı hicr ile nâlân olup (gazel)
 

Ağlasa âşık belâ-yı hicr ile nâlân olup

Ağlasa âşık belâ-yı hicr ile nâlân olup

Gözleründen akan anun yaş yerine kan olup
 

Geh cefâ kûhı gubârından örünse kisveti

Geh belâ vadisini geşt eylese 'uryân olup
 

Her ne denlü cevrler görse vefalar eylese

Her ne denlü gülseler hâline ol giryân olup
 

Gam beyabanına her gün eylese seyr ü sefer

Her gice mihnet- serâ-yı firkate mihmân olup
 

Râz-ı 'aşkı aşikâr itmeğe takat bulmasa

Sinesinde nâvek-i dil-dûzlar pinhân olup  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
    • Profili Görüntüle
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #13 : 02 Kas 2014 21:38 »
Cem Sultan
 

15.yy
 

Hayatı: Fatih'in küçük oğlu Cem Sultan, renkli kişiliği yanında şanssız şehzadelerin başında yer alan birisi olarak görülüyor. Başından geçen çeşitli olaylar yanında, şiiriyle de ön plana çıkan Cem, halk tarafından büyük bir sevgiyle benimsenmiş, sevilip sayılmıştır.
 

Küçük yaşlarda Arapça ve Farsçayı öğrenen Cem, çevresindekileri hep şiirle uğraşan kişilerden seçmiş, etrafına Sa'dî, La'lî, Kemalî, şahidî gibi şairleri toplamıştır. şiirde Ahmet Paşa'yı örnek alan Cem Sultan, yazdığı şiirleriyle Türkçede olduğu gibi Farsçada da beğenilen bir şair olduğunu ortaya koymuştur.
 
 

şiirleri: Çün çekdi hatun yüzün üzere rakam ey dost (gazel)
 

Çün çekdi hatun yüzün üzere rakam ey dost

Ol hasret ile iki cihânı yakam ey dost
 

Rahm eyle bana cevr ü cefâ kılma igen kim

'Aşkunda çeken bunca belâlar benem ey dost
 

Dâmânuna yapışup ayaguna düşerdüm

Kurtulsayıdı ger gam elinden yakam ey dost
 

Çün gelmez elümden ki rehâ bulam ölümden

Ancak buna kaldı ki yolunda ölem ey dost
 

Dirler ki kerîm işi keremdür n'ola ger

Cem Vaslun niâmından göre bir dem kerem ey dost
 
 
 

Açıklama: Vezni: mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fa’ûlün
 
 

__________________  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
    • Profili Görüntüle
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #14 : 02 Kas 2014 21:38 »
Necatî
 

15.yy
 

XV. yüzyıl Anadolu Dîvân şiirinin, Bursalı Ahmed Paşa'dan sonra en ünlü şairidir.

Asıl adı İsa Necâtî Bey olan şair, Edirnelidir. Fakir bir aileye mensup olduğu ve yetim kaldığı için Edirneli bir hanım tarafından büyütülmüştür. Ondaki zekâ ve kabiliyeti gören şair Sâilî, öğrenimini üzerine almış, iyi bir eğitim ve öğretim görmesini sağlamıştır. Öğrenim derecesi, Medresenin yüksek kısımlarına kadar varır. Yaradılışı dolayısıyla hemen edebiyatta, şiir ve inşaya yönelmiş ve bu yolda yürümüştür. Bir ara Kastamonu'da da bulunan Necatî, şiir söylemekte üstün başarıya orada ulaşmıştır. Edirne'de doğmakla beraber, asıl yetiştiği ve üne kavuştuğu yer Kastamonu'dur.
 

Önceleri şiir alanında, Kasîde-i şitâiyye'siyle Fâtih Sultan Mehmed'in dikkatini çekmiştir. Sonra padişahın Dîvân Kâtipliği'ne tayin edilmiş ve himayesini görmüştür. Fatih ölünce, II. Bayezid'in himayesini görmüştür. Daha sonraları, Karaman valisi şehzade Abdullah'ın Dîvân Kâtipliği'nde bulunmuş, onun 1484 de ölümünden sonra İstanbul'a gelmiştir. Yirmi yıl İstanbul'da kalmış, bir ara çok sevdiği II. Bayezid.'in oğlu şehzade Mahmud'a Saruhan (Manisa) Sancağı'nda Nişancılık görevinde bulunmuştur. Burada "Bey" unvanını alarak, Necatî Bey diye anılagelmiştir.
 

1507'de şehzade Mahmud'un ölümünden sonra İstanbul'a gelmiş ve 17 Mart 1509 tarihinde Vefa'daki evinde ölmüştür.
 

Edebî Kişiliği
 

Necatî Bey, kendine özgü zengin hayâlleri ile süslü şiirlerindeki rindâne üslûp ve nükteli anlatımıyla övünür. Eşsiz cinasları, anlamca yeni ve dillerde atasözü gibi dolaşan şiirleri, Ahmet Paşa'nın şiirlerine yakın; sanat gösterişinden uzak, tabiî oluşu nedeniyle de Zatî'nin şiirlerinden üstündür. Türk Edebiyatı'nın İran etkisinden uzaklaştırılmasında büyük katkılarda bulunmuş, şiire canlılık kazandırmıştır.

Necatî Bey, şeyhî'yi, İran şâirlerinden Kemalüddîn İsfahanî, özellikle Nizamî ve Selmân-î Sâvecî'yi takdir etmiş, başkalarının şiirlerinden anlam çalanları acı bir dille yermiştir.
 

şiirinde az ve öz anlatım yolunu seçmiş, zaman zaman kendi şiirini de övmüştür. Anlatımı atasözü tarzındadır. Anlatımının el değmemiş, yani başka şiirlerden çalma mazmunları olmadığını açıkça söyler.
 

Kasidelerinde medhiyelere önem vermiş, sık sık tegazzül yapmıştır. Bu şiir türündeki asıl başarısı, tasvirlerinde hayal unsurunu ikinci planda tutarak, gözleme büyük yer vermesinden ileri gelir. Bu şiirlerinde oldukça sade bir dil kullanmıştır.
 

Gazel tarzına önem vermiş, gazellerinin dünyayı tuttuğunu söyleyerek onlarla övünmüştür. Bu nedenle de kasidelerinde sık sık tegazzül yapmıştır. Özellikle gazelleri sadedir. Bu mahallîlik, yalnız dilde değil, teşbihlerinde, özellikle kendi hayatını yansıtan tabiat, av sahnelerine ait tasvirlerinde, atasözü kullanmasında veya bu nitelikteki mısralarında kuvvetle hissedilir.
 

Necati'nin kendine hayran olan şevkî, Sun'î, Talî, Rıza'î, Üsküplü Zahrî, Sehî, Mihrî Hatun, Sûzî-yi Nakşibendî, Vâlihî gibi XV-XVI. yüzyıl şairleri üzerinde özellikle etkileri görülür. Ayrıca birçok şair, şiirlerine nazireler yazmıştır.
 

Necatî Bey, Türkçe söz ve ibareleri şiire sokarak bir çığır açmış. Millîleşme Akımı'nın ilk öncülerinden olmuştur. Türk şiirine, adeta bir kişilik kazandırmış, millî ruh ve zekâmızın mührünü vurmuştur.
 

Ünü ve etkileri Tanzimat'a kadar devam eden Necatî Bey, yazdığı Farsça şiirlerinde de başarılıdır.
 

Necatî, mersiyeleri, âşıkçasına gazelleri, canlı tabiat tasvirleri anlamca yeni şiirleriyle Divan edebiyatının unutulmaz şairlerindendir.
 

Eserleri: Dîvân, Münâzara-i Gül ü Husrev adında henüz ele geçmemiş bir mesnevisi vardır
 
 

şiirleri: Çıkalı göklere ahum sereri döne döne (Gazel)
 

Çıkalı göklere ahum sereri döne döne

Yandı kındîl-i sipihrün ciğeri döne döne
 

Ayağı yir mi basar zülfüne ber-dâr olanım

Zevk u şevk ile vîrür cân ü seri döne döne
 

şâm-ı zülfünle gönül Mısrı harâb oldu diyu

Sana iletdi kebûter haberi döne döne
 

Sen durub raks idesin karşıma ben boynum eğem

İne zülfün koça sen sîm-beri döne döne
 

Kâ'be olmasa kapun ay ile gün leyi ü nehâr

Eylemezlerdi tavaf ol güzerl döne döne
 

Sen olasın diyu yir yir asılub âyineler

Gelene gidene eyler nazarı döne döne
 

Ey Necati yaraşur mutribi şeh meclisinün

Raks urub okuya bu şi'r-i teri döne döne
 
 
 

Açıklama: Feilâtün feilâtün feilâtün feilün  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
    • Profili Görüntüle
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #15 : 02 Kas 2014 21:38 »
Süleyman Çelebi
 

15.yy
 

Bursa’da, 1351 yılında doğduğu tahmin edilen Süleyman Çelebi, İslâmî Türk edebiyatının ileri gelen mesnevî şairlerindendir. Hayatı hakkında çok bilgi yoktur. Kesin olarak bilinmemekle beraber, Ahmet Paşa’nın oğlu şeyh Mahmud’un torunu olduğu sanılıyor. İyi bir öğrenim görmüş, iyi bir terbiye almış, zamanın ilimlerini iyice öğrenmiş, âlim, ârif ve kâmil bir insandır.
 

Yıldırım Bayezid’e bir müddet dîvân-ı hümayun imamlığı etmiş, 1400 yılından itibaren de Bursa Ulu cami imamlığı görevine getirilmiştir.
 

Bilgin bir kişi olması nedeniyle “Çelebi” unvanını taşıyan şaire, yakın çağlarda “Süleyman Dede” denilir olmuştur.
 

1422 yılında Bursa’da ölen Süleyman Çelebi, Çekirge yolu üzerine gömülmüş, yakın bir geçmişte üzerine güzel bir anıt mezar yapılmıştır.
 

Edebî kişiliği
 

Mevlid (Vesîletü’n-necât)’in asıl metni sade ve etkili bir üslûpla yazılmıştır. Bu eserden sonra 30’u aşkın mevlid yazılmasına rağmen hiç biri Süleyman Çelebi’ninki kadar üne kavuşamamıştır. Eser, dil bakımında XV. Yüzyıl Anadolu Türkçesinin sade şekliyle yazılmış olup mısralarda yer alan ve akıcı bir üslûp içinde birbiriyle uyuşma halinde bulunan edebî sanatlarla da kıymetlendirilmiştir. İstiare ve cinasa özellikle yer vermiştir. Genellikle anlam beyitler içinde tamamlanmakta ve beyit bütünlüğü bozulmamaktadır.
 
 

şiirleri: Vesîletü’n-necât (Münâcât) (mesnevi)
 

1. Allâh adın zikr idelüm evvelâ

Vâcib oldur cümle işde her kula
 

2. Allah adın her kim ol evvel ana

Her işi âsân ide Allâh ana
 

3. Allâh adı olsa her işin öni

Hergiz ebter olmaya anun sonu
 

5. Bir kez Allâh dise ‘ışk ile lisân

Dökülür cümle güneh misl-i hazân
 

6. İsm-i pâkin pâk olur zikr eyleyen

Her murâda irişür Allâh diyen
 

7. ‘Işk ile gel imdi Allâh eydelüm

Derd ile göz yaşi'le âh idelüm
 

8. Ola kim rahmet kıla ol pâdişâh

Ol Kerîm ü ol Rahîm ü ol İlâh
 

27. Varı yok yoğu var iden ol durur

Dünyâda her olanı ol oldurur
 

32. Bâri ne hacet kılavuz sözi çok

Birdür ol kim andan artuk Tanrı yok
 

33. Haşre dek ger dinilürse bu kelâm

Nice haşr ola bu olmaya tamâm
 

34. Ger dilersiz bulasız oddan necât

’Işk ile derd ile eydün e’s-selât
 
 
 

Açıklama: Vezni: fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
    • Profili Görüntüle
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #16 : 02 Kas 2014 21:38 »
şeyhî
 

15.yy
 

XV. yüzyıl Türk şairlerindendir. şeyhü'l-şuarâ unvanı ile anılan ve mahlası şeyhî olan şâirin asıl adı Yûsuf Sinâneddîn’dir, devrin kültür merkezlerinden olan Kütahya'da 1376 yılında dünyaya gelmiştir. Germiyanlı'dır. Göz hastalıkları alanında ünlü bir tabib olması nedeniyle Hekim Sinan adıyla da ün kazanmıştır. I. Murat zamanında doğan şeyhî, Yıldırım Bayezid, Süleyman Çelebi, Sultan Mehmet ve II. Murat devirlerini idrâk etmiştir.
 

Öğrenimine Kütahya'da başlayan şeyhî, şâir Ahmedî ve diğer âlimlerden ders görmüştür. Ayrıca, öğrenim için İran'a gitmiş, orada tasavvuf, hikmet, tıp ve diğer ilimleri öğrenmiş, özellikle tasavvuf ve edebiyatta derin bilgiler kazanmıştır.
 

İran dönüşünde Ankara'da Hacı Bayrâm-ı Velî'ye intisabederek tarikata girmiş, şeyhî mahlasını almıştır. Çelebi Sultan Mehmet, Karaman Seferi sırasında (1415) Ankara'da rahatsızlandığı zaman Kütahya'dan tedavi etmesi için çağırılmış, başarı gösterdiği için de taltif edilerek kendisine Tokuzlu

Köyü tımar olarak verilmiş, sultanın özel doktorluğuna atanmıştır.
 

şeyhî, Tokuzlu Köyü'ne giderken tımarın eski sahipleri tarafından tecavüze uğramış, durumu «Har-nâme» mesnevisi ile padişah Çelebi Sultan Mehmed'e bildirmiştir.
 

II. Murat’ın hükümdar olmasından sonra, Germiyan hanedanı ve Osmanlı sultanları ile devamlı münasebette bulunmuş, hayatını hekimlik ve eczacılık yaparak kazanmıştır.
 

Büyük bir mutasavvıf olan şeyhî, gerek Dîvân’ında ve gerekse Hüsrev ü şîrin’inde tasavvuf kurallarından bol bol yararlanmıştır. Fakat kendisi şeyhlik yapmamıştır.
 

Çirkin ve gözleri ağrılı olan şair zarif, şakacı ve nüktedan bir mizaca sahiptir. Ayrıca alaycı bir yönü de vardır. Olgun, sabırlı ve temkinli bir ruh taşır.
 

1431’de Kütahya’da vefat etmiştir.
 

Edebî Kişiliği
 

Kendisine yöneltilen bazı haksızlıkları büyük bir duyarlılık ve tevekkülle karşılayan şair, sûfî mizaçlı, zarif ve nüktedândır. Hayat felsefesi ve dünya görüşünün temelinde dinî kurallar ve İslâmî ideoloji yatar: Dünya fanidir, onun varlıklarına aldanmamalıdır. Bu faniliğin arkasında ebedî olan İlâhî varlığa inanmalıdır; asıl saadet budur. Bu görüşlerinde İran şairlerinin etkisi büyüktür.
 

şeyhî hayatı boyunca, sanatının anlaşılmaması, hasetçiler, rakipler, takdir edilmediği için refah içinde yaşayamama durumlarından yakınır. Fakat bu yakınmalarının bir kısmı, sanatlıca mübalâğadan ibaret olup gerçeğe uygun değildir. Çoğu kez bunları, sanatçı ruh ve gururunun tatmin edemediği için söyler.
 

Tasavvufla ilgili bulunması, tarîkata mensubolması dolayısıyla eserlerinde sükûn, tevekkül, teslimiyet ve bir huzur sezilir.
 

şeyhî'nin sosyal düşünceleri, zenginlik ve fakirliğin adil olmayan bir şekilde yayılmasından, sosyal eşitsizlikten yakınma; bir insanda cömertlik, kahramanlık, adalet ve dinine bağlı olması gerekliliği şeklinde sıralanabilir.
 

şeyhî, gazel ve kasidelerinde, özellikle Iran şâirlerinden Selman-ı Salvecî ve Hâfız-ı şirazî ile diğer ikinci derce şâirlerin etkisindedir. şeyh şa'dî’den dünya görüşü ve felsefesi, Hâfız'dan şiir zevki bakımlarından yararlanmıştır. Ayrıca, başka şairlerin birtakım buluşlarını aynen benimsediği olmuştur. Nitekim bu yüzden eski eleştirmenler tarafından eleştirilmiştir.
 

İran şairlerinin etkilerinin fazla bulunması bakımından gazelde pek başarılı olamamıştır.
 

"şeyhü'l-şuara", "Hüsrev-i şuarâ", "Emîr-i şuarâ", "Serdâr-ı şuarâ" gibi unvanlarla övülmüş olan şeyhî'nin üstadlığı birçok şair tarafından kabul edilmiştir. şöhretini XVI. yüzyılda ve daha sonraları devam ettirebilmiş bir şairdir.
 

Halilî, Karamanlı Nizamî, Hümamî gibi şairler, şairlik değerlerin anlaşılmasında onu kıstas, mihek saymışlardır. Kırk beş tane şâir taraftından tanzîr edilmiştir. Necatî ve başka birçok şairi de etkilenmiştir.
 

Asıl büyük şöhretini, Hüsrev ü şîrîn’i sayesinde kazanmıştır, Mısır Türkleri arasında da tanınan şair, mutasavvıf çevrelerinde oldukça geniş şöhret edinmiştir. XVII. yüzyıldan sonra ünü gittikçe azalmıştır.
 

Eserleri: Dîvân, Har-nâme, Husrev u şîrîn. Ayrıca şeyhî’nin olduğu tahmin edilen Ney-nâme ve Hâb-nâme isimli eserler vardır.
 

şiirleri: Zâhidi gör ki gezer ‘aşk ile meyhâneleri (gazel)
 

Zâhidi gör ki gezer ‘aşk ile meyhâneleri

Göreli sendeki ol nergis-i mestâneleri
 

Yüzü gül şem’ine karşı yakılıp yanmak için

Kığırıp cem’ iderem her gece pervâneleri
 

Ol perî şânınadır zülfü perîşânına gör

Dağıtır müşk ile anber urıcak şâneleri
 

İtinin ayağına yüz süre baydak gibi şâh

Anda kim mât ede bir lu’b ile ferzâneleri
 

şâh olur mülk-i cihâna bulur ol genc-i nihân

Her ki ma’mûr ide ’adl ile bu vîrâneleri
 

Vargıl ey zâhid-i hod-bîn bana efsûn okuma

Ben de çok okumuşam halka bu efsâneleri
 

Leb ü dendânını şeyhî dil ile vasf edicek

Nice hoş nazm eder ol la’l ile dürdâneleri  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
    • Profili Görüntüle
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #17 : 02 Kas 2014 21:38 »
Bâki, (1526-1600), Divan şairi
 
 
 

16.yy
 
 
 
 
 

1526 yılında İstanbul'da doğan Bâki'nin asıl ismi Mahmud Abdülbâki'dir. Aslında fakir bir ailenin çocuğu idi, babası müezzinlik yapıyordu. Çocukluğunda saraç çıraklığı yapmıştır. Eğitime, ilme olan büyük tutkusu fark edilmeye başlanınca ailesi medreseye devam etmesine izin vermiştir, zira başlarda medreseye kaçak, ailesinden gizli gitmekteydi. Gayretleri ile iyi bir eğitim görmüş, dönemin ünlü müderrislerinden ders almıştır. Eğitimi boyunca şiire olan ilgisi giderek artmış ve güçlü kaleminin ünü de yavaşça yayılmaya başlamıştır. Eğitimini tamamladıktan sonra çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. Hayatı boyunca çeşitli dönemlerde devlet hizmetinde bulundu, kadılık, kazaskerlik gibi makamlarda görev yaptı. 1600 yılında, İstanbul'da vefat etti.
 
 
 
 
 

Bâki Saray'a hep bir yakınlığı olmuştur. Özellikle Kanunî Sultan Süleyman ile yakın ilişkileri olmuş, padişah sık sık kendisine iltifat etmiştir. Daha sonra 2.Selim ve 3.Murat zamanlarında da hem saraydan hem halktan büyük bir itibar ve ilgi görmüştür. Vefatından önce bu kadar ilgi ve alâka gören sanatçı sayısı azdır, o ise vefat etmeden "Sultanüş'şuâra" yani "şairlerin Sultanı" diye anılmaya başlamıştır.
 
 
 
 
 

Çalışmaları
 
 
 
 
 

Bâki Osmanlı'nın en güçlü devirlerinden birinde yaşamıştır, bu da pekâla onun şiirlerine ve şiirlerinde kullandığı temalara yansımıştır. Aşk, yaşamanın zevki ve doğa şiirlerinin başlıca konularıdır. Her ne kadar şiirlerinde tasavvuf etkisi veya tema olarak tasavvuf bulunmasa da, tasavvufta da özel bir mahiyeti olan aşk mefhumunu sık sık konu alması itibariyle, dîvânı mutasavvıflar tarafından çok sevilir. Tekniği güçlüdür, şiirlerinde yakaladığı ahenk ve akıcılık fark yaratır. Dil kullanımında çok yeteneklidir. şiirlerinin yarattığı tını, musiki de şiirlerinin farklı bir özelliğidir. Türk, Divan şiirinin dönemin ünlü akımları ve eserleri seviyesine ulaşmasında çok büyük katkısı olmuştur. Fazla eser kaleme almamıştır, zira sıklıkla vurguladığı gibi fazla eser bırakmaktan çok, fark yaratacak güzel eserler bırakmak istiyordu. Eserlerinden biri de Kanunî Sultan Süleyman'ın vefatı üzerine yazdığı "Mersiye-i Hazret-i Süleyman Han" isimli mersiyedir. Bu mersiye hem teknik olarak güçlü yapısı hem de eşsiz ahengi ve dönemin ruhunu, özellikle edebiyat tarzını, en güzel şekilde ifade ettiği için en ünlü mersiyelerden birisi olmuştur.
 
 

Başlıca Eserleri
 
 
 
 
 

Dîvân - (4508 beyitlik, en önemli eseri)
 
 

Fazâ’il-cihad - (Cihad üzerine bir eseri)
 
 

Fazâ’il-Mekke - (Tercüme)
 
 

Hadîs-i erbain - (Tercüme)
 
 
 
 

Müje haylin dizer ol gamze-i fettân saff saff

Guyiyâ cenge girer nîze-güzâran saff saff
 

Seni seyr itmek içün reh-güzer-i gül-şende

İki cânibde durur serv-i hırâman saff saff
 

Leşker-i eşk-i firâvan ile ceng eylemeğe

Gönderir mevclerin lücce-i umman saff saff
 

Gökde efgaan iderek sanma geçer hayl-i kuleng

Çekilür kûyine mürgaan-ı dil ü cân saff saff
 

Cami içre göre tâ kimlere hem-zânûsun

şekl-i sakkada gezer dîde-i giryân saff saff
 

Ehl-i dil derd ü gamın ni'metine müstağrak

Dizilürler keremin hânına mihman saff saff
 

Vasf-ı kaddinle hıram itse alem gibi kalem

Leşker-i satrı çeker defter ü dîvan saff saff
 

Kûyin etrafına uşşâk dizilmiş gûyâ

Haremi Kâ'be'de her cânibe erkân saff saff
 

Kadrini seng-i musallada bilüb ey Bâkî

Durub el bağlayanlar karşuna yâran saff saff
 
 
 

Açıklama: Feilâtün feilâtün feilâtün feilün  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
    • Profili Görüntüle
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #18 : 02 Kas 2014 21:38 »
Hakanî Mehmed Efendi
 
 

16yy
 

Bu yüzyılda tasavvuf!, dini, ahlâki konuda eser veren bir başka ö-nemli şair; Hakanî Mehmed Efendi'dir. Hakanî'nin Hilye'si vardır. Süleyman Çelebi Mevlid'inin etkisinde kalarak hilyesini yazmış olan Hakanî Mehmed, eserde Hz. Muhammed'in hayatını, doğum, risalet, hic¬ret, mi'rac, rıhlet ve dua bölümleri içinde anlatır.
 

Hakanî'nin hilyesi çok beğenilmiş, ondan sonra hilye yazan birçok şair çıkmıştır. Hakanî'den sonra hilye yazan şairlerin en meşhuru Tırmızî'dir. Ancak hilye, halk arasında mevlid kadar yaşamamıştır. Hakanî'nin duygularını içtenlikle iletmiş olmasına rağmen eser halk için yazılmadığından dili ağırdır. Hilye’de Arapça kelimeler çoktur. Hakanî Mehmed Efendi'nin ayrıca Kırk Hadis Çevirisi ile Dîvân'ı vardır.
 

Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
    • Profili Görüntüle
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #19 : 02 Kas 2014 21:38 »
Hayalî
 

16.yy - Anadolu
 

16. yüzyıl Osmanlı sahasının önde gelen bir şairidir. Zatî ile çağdaştır ve Zatî ile Bakî arasındaki şairlerin en büyüğüdür. Kaynakların Hayalî Mehmed Bey diye sözünü ettikleri büyük şair Rumeli'de Vardar Yenicesi'nde doğmuştur. Doğum tarihi bilinmemekle birlikte II. Bayezid döneminde doğmuştur. Kaynaklarda şairin hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Ancak, genç yaşta şiir yazmaya başladığı, gençlik yıllarını Rumeli'nin önemli kültür merkezi olan Vardar Yenicesi'nde geçirdiği ve oraya gelen Baba Ali Mest-i Acemî adlı bir kalenderi dervişin etkisinde kalarak, kalenderi bir derviş olduğu ve Mest-i Acemi ile birlikte bulunan derviş topluluğuna katılarak İstanbul'a geldiği, kaynakların verdiği bilgi¬ler arasındadır. Bir süre derbeder bir hayat yaşayan Hayalî, dönemin devlet adamlarına şiirler yazmış, kasideler sunmuştur. Bu arada Kanunî'ye yaklaşma fırsatını da elde etmiştir. Kanunî, Hayâlî'yi beğene¬rek ona ihsanlarda bulunmuş, himayesi altına almış, hatta Bağdat seferi sırasında onu da yanında Bağdat'a götürmüştür. Kaynakların verdiği bil¬giye göre Hayalî, bu sefer sırasında Fuzûlî ile tanışmıştır. Nitekim, şairin divanında Fuzûlî'ye nazirelerinin bulunması bu bilgiyi doğrular mahi¬yettedir. Gene kaynaklardan öğrendiğimize göre Kanunî'nin Hayalî'ye gösterdiği bu ilgi, dönemin şairlerinin Hayâlî'yi kıskanmalarına neden olmuştur. Hayalî'yi çekemeyen bu şairlerin başında Taşlıcalı Yahya var¬dır ve Hayalî'yi her fırsatta hicveder.
 

Hayalî, "derviş-meşreb", "kalender-mizac"bir şairdir. Tasavvuftan hoşlanması, derviş grubuna katılması da hep bu mizacından dolayıdır. Nitekim, dünya işlerine ve malına fazla önem vermediğinden, Kanunî'den gördüğü yardımlardan da daha çok çevresindekiler yararlan¬mış, verilenler kapanın elinde kalmış, elinde avucunda ömrü boyunca bir şey bulunamamıştır. Hayalî daha yaşarken tanınmış, üstatlığı kabul edil miş sayılı şairlerdendir. Ancak, Bakî yetişince şöhreti gölgelenmiştir. şiirde sade ve samimi olarak, duygularını dile getirmiş, tasavvuftan yarar¬lanmış, fakat mutasavvıf olmamış, rind, kalender bir şairdir. Kaynaklar, Hayâlî'nin duygulu, ince bir şair olduğu konusunda görüş birliği ederek, onu İranlı Hâfız-ı şîrâzî'ye benzetirler. Kaynaklarda "Hâfız-ı şîrâzî-yi Rum", Rum'un şîrâzlı Hâfız'ı ifadesi geçer. Gerçekten de şiir yeteneğinin üstünlüğü, zevkinin inceliği, sözünün samimi ve ahenkli oluşu, hayalleri¬nin inceliği Hayâlî'yi yalnız 16. yüzyılın değil, edebiyatımızın gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden biri yapmıştır.
 
 

Hayâlî'nin bilinen eseri Dîvân’ıdır.
 
 

Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002.
 
 

Lâleler sahn-ı gül-istânda kadeh-nûş oldular

Güft-ü-gûy-i bülbüle güller kamu gûş oldular
 

Üstühân-i sineden emvâc peydâ etdiler

Her riyâzet ehli bir deryâ-yi pür-cûş oldular
 

Hakkı biz bulduk deyu zann etmesün ashâb-ı kaal

Cûylar çün erdiler deryaya hâmûş oldular
 

Askeri nefs ü hevâya çekdiler âhı livâ

Halka halka dâglar birle zırıh-pûş oldular
 

Ben Hayâli bir şikârın alıcı şeh-bâz idüm

Kapdı serverler beni nâ-geh karakuş oldular
 
 

Açıklama: Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün