SanalForum - Forum Siteniz

Sanalforum Bilgi Arşivi => SanalForum Kütüphane => Konuyu başlatan: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02

Başlık: A-Z Tüm Hastalıklar
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ADALE CEKILMESİ

Adale çekilmesi veya incinmesi, bir kasın üzerine çok fazla yük bindirmenin sonucudur. Hafif bir adale çekilmesi o bölgeyi fazla germekten veya aşırı çalıştırmaktan meydana gelir. Güç kaybı yoktur fakat acı duyulur.

Belirtiler

- Zedelenme meydana geldiği zaman lokalize ağrı, bunu izleyen hassasiyet ve bazı durumlarda şişme

- Zedelenmenin meydana gelmesinden hemen sonraki 24 saat içinde tutulma (sertleşme) veya hassasiyet

- Eğer kasın hiçbir fonksiyonu yokmuş gibi görünüyorsa, kopmuş olabilir.

Bir kasın liflerinden bazıları gerçekten yırtılır ve adalenin kasılıp iç kanama yapmasına neden olursa daha ciddi bir durum ortaya çıkar. Ender durumlarda bütün kas kopup ayrılabilir, ya kısmi olarak veya daha seyrek görülen şekliyle, tamamen kopabilir.

Adale incinmelerinin en sık görülenlerinden biri uyluk kemiğinin arka tarafındaki bir grup adale üzerinde olur. Bu kaslar dizinizi kapatıp açabilmenizi sağlar; koştuğunuz zaman bu kaslarda çekilme meydana gelebilir.

Uyluk kemiğinin arka tarafında bir adale ağrısı veya zayıflığı bu adalelerinizi incittiğinizi gösterebilir. İncinmenin çok yaygın ikinci bir çeşidi de kasık çekmesi veya gerilmesi denen olaydır. Kasık çekmesi olayında belirli bir kas zedelenmiş değildir; daha çok, kasıktaki ten-don ve kaslar (karın, bacak ve pelvis bölgeleri dahil) gerilmiş veya yırtılmış olabilir. Kasık gölgesindeki ağrı veya adale spazmları tekrarlanan aşırı kullanımdan veya tek bir olaydan kaynaklanabilir.

Teşhis

Zedelenen alandaki rahatsızlık (hassasiyet, kramplar ve şişme ) teşhis için önemlidir. Sorunun, kemikte bir yaralanmadan kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamak için radyografi gerekebilir.

Adale çekilmesi, tedavi ve nekahat devresinde uygun bir bakımla, hızla ve tamamen iyileşir.

Bununla birlikte, ağrınız birkaç günden daha fazla sürmüşse ve kas yırtılması ya da bir kırıktan kuşkulanıyorsanız, doktorunuza başvurun. Zedelenmeyi onarmak için bir ameliyat gerekebilir.

Tedavi

Zedelenmeden sonraki ilk 24 saatte, arızalı bölgeye buz veya soğuk kompres uygulayın. Ondan sonra termofor veya sıcak banyo kullanın. Bazen, özellikle eğer şişme çok fazlaysa kas zedelenmesi düzelene kadar soğuk kompres kullanılabilir. Zedelenen kası yüksekte tutmak ve elastik bandaj kullanmak şişmeyi önlemeye veya azaltmaya yardımcı olabilir.

Fakat fazla sıkı bağlamamalısınız. Zedelenen kası, ağrılı olduğu sürece kullanmamaya çalışın. Bu süre genellikle birkaç günden fazla değildir.

İlaç

Küçük adale çekilmeleri için, ağrıyı azaltmak amacıyla aspirin veya diğer ağrı kesici ilaçlar alınabilir. Orta veya ağır adale incinmeleri için ilaç almadan doktorunuza danışın çünkü kendisi size şişmeyi azaltmak için bir antienflamatuar ilaç, bir kas gevşetici veya ağrı kesiciyi zedelenmenin durumuna bağlı olarak verecektir.

Ameliyat

Eğer kasta yırtılma varsa, ameliyat en iyi seçenektir.

Önleme

Adale çekilmelerinden kaçınmanın en iyi yolu, egzersiz öncesi uygun ısınma hareketleri yapmaktır. Tekrarlayan adale çekilmelerini önlemek için, zayıf kasın güçlendirilmesini amaçlayan bir egzersiz programı da bazen yararlı olabilir.

Başlık: Cvp: A-Z Tüm Hastalıklar
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ADALE KRAMPLARI

Kramp aslında bir doku spazmıdır. Burada doku kasılır ve ani ve şiddetli ağrıya yol açar. Özellikle yaygın bir kramp çeşidi uyku sırasında baldır adalelerinde meydana gelir. Fakat fazla yüklenme, incinme, adale zorlanması (gerilmesi) veya uzun süre aynı pozisyonda kalmak adale kramplarına yol açabilir. Bunlar sıklıkla, sıcak havada oynanan spor karşılaşmalarında aşırı yorulan ve susuz kalan sporcularda görülür.

Belirtiler

- Ani ve keskin adale ağrısı, çoğunlukla bacaklarda

- Cildin altında çarpılmış bir adale dokusu yumrusu görülmesi

Belirli aktiviteler karakteristik olarak profesyonel kramplar denilen kramplara yol açar. Yazar krampı klasik örnektir -yazan elin başparmağı, işaret ve orta parmakları uzun süre sıkıcı kalem tutma sonucu kramp duygusu yaşar. Geçmişte saatçi ve terzi krampları çok görülürdü.

Hemen herkes şu veya bu zamanda adale krampı geçirir yine de çoğu kimseler için bunlar sadece ara sıra karşılaştıkları önemsiz bir rahatsızlık nedenidir. Fakat diğerleri için adale krampları, özellikle geceleri, rahatsız edici bir problemdir. Eğer uykunuzu bölen sık ve şiddetli kramplarınız varsa doktorunuza danışın.

Krampların belirgin bir tipi olan bacakta dolaşım bozukluğu nedeniyle zaman zaman topallayarak yürüme (intermitent klodikasyon) harekete bağlı olup baldırlara yeterli kan gitmemesine bağlıdır. Bacaklarda harekete bağlı krampların bir diğer çeşidi omurgada sinir sıkışması ile bağlantılıdır. Eğer hareket sonucu bacaklarda kramp olayı sürekli tekrarlanıyorsa doktorunuza gidin, Diüretik (idrar söktürücü) kullanımı ve aşırı terleme nedeniyle potasyum kaybı genellikle adale kramplarının nedeni olarak belirtilir fakat sık rastlanan bir neden değildir.

Tedavi

Kramp meydana geldiğinde etkilenen adaleyi germeye çalışın. Yumuşak bir tavırla düzeltin. Çünkü kasılan adaleyi germek genellikle derhal rahatlamayı sağlayacaktır. Etkilenen kasa kompres ve masaj yapmayı deneyin. Sıcak banyoya daldırmak veya sıcak kompres koymak da rahatlatabilir.

Soğuk kompres de adale spazmını azaltabilir veya gergin bir adaleyi gevşetebilir. Bazen, kramp giren adalelerin karşısındaki adaleleri istemli olarak kasmak ağrının şiddetini azaltabilir. örneğin, eğer bacağınıza kramp girdiyse ayağınızın ucunu dizinize doğru büküp ağrı azalana kadar orada tutun.

Koruma

Susuz kalmaktan sakının. Fiziki çalışmalardan önce ve sonra açılma egzersizleri yapın ve kaslarınızı haddinden fazla yormayın.

Başlık: Cvp: A-Z Tüm Hastalıklar
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ADDISON HASTALIGI

Böbreküstü bezi yetmezliği böbreküstü bezlerinin işlevlerinde yavaşlamayı anlatan bir terimdir. Bu durumda aldosteron, kortizol, cinsel hormonlar, adrenalin ve noradrenalin gibi hormonların üretimi yetersiz kalır. Bazen bu hormonlardan bazısındaki eksiklikle bazısındaki artış birlikte görülür, ama bu tür olgulara çok ender rastlanır. Çeşitli böbreküstü bezi hormonlarının ana maddesi kolesteroldür. Bu ana madde bir dizi kimyasal tepkime sonucunda hormona dönüşür. Kimyasal tepkimeler için gerekli enzimlerden birinin eksikliği, bütün üretim zincirinin durmasına ve son ürünün, yani hormonun yapılamamasına yol açar.

Olguların büyük bölümünde hastalık böbreküstü bezi kabuğunun her üç katmanına da yerleştiğinden böbreküstü bezi yetmezliği genel bir hormon eksikliği olarak ortaya çıkar.

NEDENLERİ

Olguların yüzde 70-80 ine Koch basilinin etken olduğu böbreküstü bezi veremi yol açar. Hastalık belirtilerinin görülebildiği ilerlemiş olgularda böbreküstü bezleri belli bir biçimden yoksun, san-gri renkli ve peynirimsi yapıda iki torbacık halini almıştır. Hastalık belirtilerinin ortaya çıkması için veremin yol açtığı doku yıkımına bağlı bu yapı bozulmalarının böbreküstü bezlerinin yüzde 90 ma yayılması gerekir. Bundan da anlaşılacağı gibi böbreküstü bezlerinin yedek üretim kapasitesi çok geniştir. Bez dokusunun yaklaşık yüzde l0u sağlam kaldığı sürece yetmezlik belirtileri yalnız vücudun yüksek düzeyde hormona gereksinim duyduğu anlarda ortaya çıkar. Bu gibi durumlarda böbreküstü bezleri organizmanın birden artan hormon gereksinimini karşılayamaz.

Böbreküstü bezlerinde verem akciğerlerdeki enfeksiyonu izleyen ikincil bir odak olarak belirir. Veremin yanı sıra kronik enfeksiyon hastalıkları, frengi, böbreküstü bezi tümörleri, bu doku hücrelerini yaygın yıkıma uğratan kloroform ve salvarsan gibi zehirli maddeler ve böbreküstü bezlerini besleyen damarların tıkanması da böbreküstü bezi yetmezliğine yol açabilir.

Bazen sorun başka nedenlerden de kaynaklanabilir. Bu durumlarda hastalığın kökeni vücudun daha yukarısında yer alan merkezlerdir. Örneğin, etken beynin hipotalamus bölgesinde üretilen ve hipofiz bezini adrenokortikotrop hormon (ACTH) salgılamaya iten serbestleştirici faktör eksikliği olabilir. Hipofizin ACTH salgılayamaması böbreküstü bezlerinde doku gerilemesine yol açar ve böbreküstü bezi yetmezliğiyle sonuçlanır.

BELİRTİLERİ

Addison hastalığı ya da hipoadrenalizm adıyla bilinen böbreküstü bezi yetmezliğinin ilk belirtisi aşırı yorgunluktur. Hasta bitkinlik duyar ve ilerlemiş olgularda yataktan kalkıp yürüyecek gücü kendinde bulamaz. Gittikçe zayıflar. Tansiyonu sürekli düşük kalır. Hastalığın bütün bunlardan daha tipik belirtisi ise deri renginin koyulaşmasıdır (melanodermi). Deri özellikle yüz, el ve kollarda koyu, bronz bir renk alır. Elin üstündeki deri koyulaşarak pembemsi avuç içiyle belirgin bir karşıtlık oluşturur. Meme başları ve varsa yara izleri siyaha çalan koyu kahverengiye döner. Dişetleri, yanaklar ve üreme organların-da koyu renkli lekeler belirir. Erkeklerde cinsel güçsüzlük, kadınlarda adet düzensizlikleriyle birlikte özellikle koltukaltı ve dış üreme organları çevresinde kil dökülmesi hastalığın öbür belirtileridir.

şimdi bu hastalıkta eksikliği duyulan hormonların yukarıda sıralanan belirtilere nasıl yol açtığına bakalım. Yorgunluk ve düşük tansiyon birbiriyle yakından ilgilidir. Her ikisi de su ve sodyumun böbrekler yoluyla dışarı atılmasını denetleyen aldosteron hormonunun eksikliğinden kaynaklanır. Aldosteron eksikliği nedeniyle su ve sodyumun boşaltım sisteminden dışarı atılması denetlenemeyen su kaybına, dolayısıyla da dolaşımdaki kan miktarının azalmasına ve tansiyonun düşmesine yol açar. Kilo kaybı bu bozukluğa ek olarak kortizol eksikliğiyle de ilgilidir. Kortizolun başlıca görevi proteinleri şekere dönüştürerek hücrelere enerji sağlamaktır. Addison hastalarında kortizol eksikliği nedeniyle kan şekeri normal düzeyin altına düşer. Bu durum bütün organizmayı olumsuz etkiler; hastanın yorgunluk duymasına da yol açar.

Deri renginin koyulaşması böbreküstü bezlerinin dışında gelişen bir belirtidir. Bu bezlerdeki işlev yetersizliği nedeniyle kanda kortizol miktarının azalması ön hipofizin sürekli uyarılarak aşırı ACTH salgılamasına yol açar. Aynı süreçte hipofizin orta lobu da etkilenerek, fizyolojik denge durumunda çok az önem taşıyan melanosit uyarıcı hormonu (MSH) salgılar. Bu hormon deri hücrelerindeki melanin adlı koyu renkli pigmentin artmasına ve deri renginin koyulaşmasına neden olur. Cinsel organlarla ilgili bozukluklar ve kıl dökülmeleri ise böbreküstü bezlerince salgılanan cinsel hormonların eksikliğinden kaynaklanır.

Başlık: Cvp: A-Z Tüm Hastalıklar
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
AILEVI AKDENIZ ATESI

Ailevi Akdeniz Ateşi irsi bir bağırsak rahatsızlığıdır. Tekrar eden ateşlenme ve iltihaplanma hastalığın özellikleridir. Bu rahatsızlıkta karın bölgesinde görülen iltihaplanma nedeniyle Ailevi Akdeniz hastalığına periodik peritonit (belli aralıklarla gelen peritonit) de denir. Ailevi Akdeniz hastalığı olan çoğu kimsede belirtiler 5 ila 15 yaş arasında ortaya çıkar. Çoğu nöbette ateş vardır. Ayrıca, peritonit zatülcenp, ve artrit belirtilerini anımsatan karın zannın göğüs bölgesinin ve mafsalların iltihaplanması gibi belirtiler de görülebilir. Ailevi Akdeniz hastalığına yakalanmış olan kimselerin dörtte birinde bacaklarının alt kısmında şişmiş kırmızı bir bölge vardır. Bu hastalıkta tekrar eden nöbetler olur. Nöbetlerin ağırlığı ve durumu bir olaydan diğerine değişiklik gösterir, birbirinin aynı değildir. Ailevi Akdeniz hastalığının sebebi bilinmemektedir. Bu hastalığın etkisinde olan kimselerde nöbetler arasında hiçbir belirti görülmez.

Belirtiler

- Ateş,

- Karın ağrısı

- Göğüs ağrısı,

- Mafsal ağrısı,

- Bacakların alt kısmında ciltte bozukluklar,

Tedavi

Antibiyotik ya da kortikosteroid kullanımını da içeren birçok farklı tedavi yöntemi vardır. Ancak hiçbirinin etkinliği kanıtlanmamıştır.Kolşisin kullanımı, birçok hastada hastalığın ataklarının sayısında çarpıcı bir azalmaya yol açmıştır. Doktorunuz uzun süre kolşisin kullanımının muhtemel yan etkilerini anlatacaktır.



Başlık: Cvp: A-Z Tüm Hastalıklar
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
AKCIGERDE SIVI TOPLANMASI (PULMONER ODEM)

Akciğerdeki toplardamarların içindeki basıncın aşırı bir şekilde yükselerek aşırı miktarda kanın bu toplardamarları parçalayarak alveoller (hava kesecikleri) içine girmesi sonucunda akciğer ödemi (pulmoner ödem) meydana gelir. Pulnomer ödemin sebebi genel olarak çok sık olan kalp krizleri, mitral ve aort kapağı hastalıkları ve nadir olmakla birlikte yüksek irtifaya maruz kalmasıdır.

Acil Belirtiler

- Nefes darlığı (ciddi);

- Huzursuzluk ve endişe;

- Pembe ve köpüklü balgam:

- Terleme;

- Sararma (beniz sarılığı);

Pulmoner ödemde derhal hastaneye kaldırma ve tedavi gereklidir.

Başlık: Cvp: A-Z Tüm Hastalıklar
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
AKUSTIK NORONOM (ISITME SINIRI URU)

İşitme sinini unu, çok ağın büyüyen selim (kanser olmayan) bir tümör (ur)dür. 8inci kafatası sinini üzerinde ekseriyetle kafatasından çıkıp iç kulağın kemik yapısına girdiği yerde oluşur. Bu tümöre bazen açı tümörü de denir. Çünkü bulunduğu yen beyin parçalarının (cerebellum ve pons) bir açı oluşturdukları yendir.

Belirtiler

- Hafif baş dönmesi

- Kulak çınlaması

- işitme kaybı.

Teşhis

Eğer hafif baş dönmesi, dengesizlik hissederseniz, kulakta çınlama veya kulakta seslen duyarsanız ve gitgide işitme kaybı başlarsa bu durum işitme sinini unu olabilir. Hafif baş dönmesi Menier Sendromundaki gibi tek başına görülen bin belirti değildir. Doktorunuz bin işitme gücünü ölçme testi (Odiometri) ve sinirlenle ilgili inceleme yapacaktır. Sinirlerde zedelenme varsa bunu bulmak için bin baş röntgeni veya CT (bilgisayarlı tomognafi) muayenesi isteyebilir.

Tedavi

Selim karakterli olduğu halde ve ağır büyümesine rağmen kafatasının içinde hayati önemi olan birçok beyin yapısına bitişik olduğu için bu tümör tehlikeli olabilir. Büyüdükçe bu yapılana basınç yapıp zarar verebilir. Tek tedavi ameliyatla alınmasıdır.



Başlık: Cvp: A-Z Tüm Hastalıklar
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
AKUSTIK TRAVMA

Akustik travma işitme kaybının sık görülen bir türüdür. Ekseriyetle kulağa gelen bir darbe veya patlama sonunda hava basıncı çok fazla aniden değişir. Bu da kulağın hassas kemikleri-ne ve mekanizmasına zarar verir. Ayrıca yüksek makine sesini ve aşırı yüksek müzik sesini uzun zaman dinlemek durumunda kalanlarda da görülür.

Belirtiler

- işitme kaybı

- Kulak çınlaması.

Teşhis

Yakındaki bir patlamadan ya da kulağa gelen bir darbeden sonra meydana gelen işitme kaybı sık görülen bir durumdur. Kısmi sağırlığa, yüksek perdeli bir kulak çınlaması da eşlik edebilir.

Doktorunuz bir dizi test yaparak, hangi tipte bir işitme kaybı olduğunu belirleyecektir.

Tedavi

Travmanın neden olduğu ağır işitme kaybının etkili tek tedavisi işitme aletleridir.Bazı yöntemler de kısmi sağırlığa uyum sağlamayı kolaylaştırabilir; bunlar arasında yüz ifadesine dikkat etmek ve dudak okumak bulunmaktadır.

Önlem

Eğer yüksek sesle işyerinde çalışacağınızı biliyorsanız, özel olarak yapılmış kulaklık kullanın. Bunlar aşağı yukarı tüm gürültüyü keser ve takan kimse diğer kimselerle iletişim kurabilsin diye bunlara mikrofon ve alıcı yerleştirilebilir.

Başlık: Cvp: A-Z Tüm Hastalıklar
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ALLERJIK RINIT (SAMAN NEZLESI)

Alerjik rinit, burun mukozasının alerjik nedenli iltihabıdır. Özellikle alerjik yatkınlığı olan, atopik kişilerde görülür. Çoğunlukla ömür boyu devam etmekle birlikte, ileri yaşlarda şiddeti azalabilir.

En sık rüzgarın havada uçurduğu polenlere bağlı olarak gelişen alerjik rinit, herhangi bir alerjen tarafından da meydana gelebilir. Kendiliğinden geçme olasılığı ise oldukça düşüktür. Alerjik rinite yakalanmamak için bu hastalığa neden olan alerjenlerden uzak durmak ve bunun için gerekli tedbirleri almak gerekir. Alerji ve alerjik rinit hakkında bilmeniz gerekenler ve alerjik rinitten korunmak için almanız gereken pratik tedbirler...

Burun rahatsızlıklarından kaynaklanan sorunlar, önemli bir sağlık sorununu oluşturuyor. Toplumun yaklaşık yüzde 17’si alerjik rinitli. Alerjik rinitler, horlama, sinüzitler toplumda sık görülen önemli sağlık sorunları arasında. Bu rahatsızlıklar, kişilerde sosyal ve psikolojik sorunlara da neden olmakta.

ALLERJİ NEDİR?

Alerji vücudun yabancı bir madde ile karşılaştığında buna karşı geliştirdiği bir yanıttır. Vücudun karşılaştığı yabancı maddeye antijen adı verilir. Alerjiye neden olan maddelere alerjen de denilmektedir. Alerjik reaksiyonlar vücudun belirli bir bölgesinde olabileceği gibi, yaygın da olabilir. Alerjik reaksiyonlarda en korkulan şey anafilaksi dediğimiz hayatı tehdit eden durumun gelişme riskidir, fakat bunun tüm alerjik reaksiyonlar içinde görülebilme sıklığı oldukça düşüktür.

NELER ALLERJİYE YOL AÇAR?

Günlük hayatımızda alerji nedeni olabilecek birçok alerjen ile karşılaşmaktayız. Özellikle sanayi ürünlerinin ve kimyasal madde kullanımının yaygınlaşması ile alerjik hastalıkların görülme sıklığı da giderek artmaktadır. Alerjenler çok çeşitlidir. Yiyecekler, havada uçuşan polenler, ev tozları ve bunların içinde gözle görülmeyen küçük canlılar, hayvan tüyleri, giyecekler, takılar, kimyasallar ve aklınıza gelebilecek daha birçok şey alerji etkeni olabilir. Alerjik reaksiyon kişiye özel bir durumdur. Farklı kişiler farklı maddelere farklı alerjik reaksiyonlar gösterebilirler veya hiç alerjik reaksiyon göstermeyebilirler. Alerjiye yatkınlık kalıtsaldır ve genetik faktörler rol oynar. Alerjenler alerjik rinit, alerjik konjüktivit, alerjik astım, kontak dermatit, ürtiker gibi birçok alerjik hastalığa neden olabilir.

ALLERJİK RİNİT NEDİR?

Rinit burun iltihabı anlamına gelmektedir.. Alerjik rinit alerji kaynaklı burun iltihabıdır. Alerjenlerin hava yolu mukozasına yapışarak iltihabi reaksiyonları başlatması ile meydana gelir. Belirli mevsimlerde (en çok polenlerin uçuştuğu bahar aylarında) ortaya çıkan tipine mevsimsel rinit denir. Mevsimsel alerjik rinit saman nezlesi olarak ta bilinir, fakat bu doğru bir terim değildir. Bir de alerjik rinitin tüm bir yıl boyunca süren tipi vardır ve perenial rinit olarak adlandırılır. Perenial rinitte neden, genellikle yıl boyunca ortamda bulunan hayvan tüyü, çeşitli kimyasallar veya ev tozu gibi alerjenlerdir.

HANGİ ALLERJENLER ALLERJİK RİNİTTE ROL OYNAR?

En sık olarak havada uçuşan polenler ve çevremizde bulunan ağaçlar alerjik rinite yol açar. Fakat benzer reaksiyon küf, hayvan tüyü, ev tozu ve akarları gibi alerjenlere karşı da gelişebilir. Rüzgarla havada uçuşan küçük polenlerin hava yolları mukozasına yapışarak alerjik olayı başlatması ile alerjik rinit meydana gelebilir. Bu alerjenler ebatlarından dolayı burun mukozasında yakalanır ve genellikle daha aşağılara inerek alt solunum yolu belirtileri oluşturmazlar. Fakat bu her zaman geçerli değildir. Bu reaksiyonları başlatan polenler kişiye ve yöreye göre farklılık gösterirler. Özellikle kuru ve rüzgarlı havalarda havadaki polen miktarı fazladır ve alerjik rinit görülme sıklığı artar.

ALLERJİK RİNİTİN BELİRTİLERİ NELERDİR?

Alerjen ile karşılaşıldığında özellikle ağız, burun, gözler,boğaz ve deride kaşıntı ortaya çıkar. Burun akıntısı ve gözlerin sulanması tipiktir. Burun tıkanıklığı ve koku almada güçlük ortaya çıkabilir. Bazen bu belirtilere hırıltılı solunum eşlik edebilir. Öksürük ve başağrısı da görülebilir.

ALLERJİK RİNİTİ OLAN HASTALARDA DİÐER ALLERJİK HASTALIKLAR DA ARTMIş MIDIR?

Alerjik rinit genellikle alerji yatkınlığı olan, atopik olarak adlandırılan kişilerde bulunur. Bu kişilerde diğer alerjik hastalıkların (egzema, ürtiker veya astım gibi) görülme sıklığı normal kişilere göre daha fazladır. Ayrıca ailesinde alerjik hastalık öyküsü olan kişilerde de alerjik rinit ve diğer alerjik hastalıkların görülme sıklığı daha fazladır.

ALLERJİK RİNİT HANGİ YAşLARDA GÖRÜLÜR?

Hastalık semptomları genellikle 40 yaşından önce ortaya çıkar ve yaş ilerledikçe şikayetler azalır. Fakat hastalığın kendiliğinden tamamen geçmesi nadirdir.

ALLERJİK RİNİTTE TANI NASIL KONULUR?

Alerjik rinit tanısındaki en önemli şey hastanın öyküsüdür. Belirtilerin hangi mevsimde, ne ile karşılaşıldığında, nasıl ortaya çıktığının bilinmesi tanıya ulaşmada önemlidir. Bazen yapılan testlerin sonuçları negatif olduğu halde, hastanın tipik öyküsünden tanı koymak mümkün olmaktadır. Muayene sırasında hastaların burun mukozaları soluk, fakat burun delikleri kırmızıdır. Bu hastalarda burun mukozasının sürekli iltihabına bağlı polipler gelişmiştir, bu polipler özellikle tüm yıl boyunca devam eden tipte sıktır. Bu polipler de burun tıkanıklığına neden olabilir. Tanı testleri arasında alerjiye neden olan antikor IgE’nin total kan düzeyinin ölçülmesi ve özel alerjene karşı uygulanan alerji testleri en sık kullanılan tanı yöntemleridir. Özellikle deriye uygulanan alerji testleri en sık kullanılan metoddur. Kanda eosinofil denilen ve alerjik reaksiyonlarda sayıları artan hücrelerin sayılması veya bu hücrelerin burundan alınan sürüntüde incelenmesi tanıyı destekler. Bazen de olası alerjenlerden uzak durma veya karşılaşma sonrasındaki yanıta bakılarak alerjenin tanısına gidilebilir.

ALLERJİK RİNİTİ OLAN HASTALARIN DİKKAT ETMESİ GEREKENLER NELERDİR?

Tozlu ve polenli ortamlarda bulunmamalı, eğer bulunmak durumunda kalınırsa da maske kullanılmalıdır.

Polenlerin uçuştuğu mevsimlerde kapı ve pencereler kapalı tutulmalıdır.

Özellikle kaloriferli evlerde kuru ev havası alerjik rinitin kötüleşmesine neden olabileceğinden, evde hava nemlendiricisi kullanılmalıdır.

Oda havasının temizliğine dikkat edilmeli, havalandırma sistemlerinin iyi çalıştığından emin olunmalıdır.

Evde hayvan ve bitki beslemekten kaçınılmalıdır.

Tüylü ve yünlü battaniyeler yerine pamuklu ve sentetik olanları tercih edilmelidir.

Toz barındırabilecek tarzda kilim, halı gibi ev eşyaları kullanılmamalıdır.

ALLERJİK RİNİTTE TEDAVİ NASILDIR?

Alerjik hastalıklarda en önemli şey alerjen ile karşılaşmaktan kaçınmaktır. Bu konuda alınması gerekli önlemler ‘Alerjik riniti olan hastaların dikkat etmesi gerekenler nelerdir?’ bölümünde anlatılmıştır. Alerjik rinitin tedavisi şikayetlerin giderilmesine yöneliktir, hastalık bu tedaviyle ortadan kaldırılamaz. Alerjik rinitin tedavisinde hekim tarafından, antihistaminik denilen ve alerjenle karşılaşıldığında olaya neden olan madde salınımını engelleyen ilaçlar, burun iç yüzeyindeki şişliği azaltan ilaçlar, kortizon içeren burun spreyleri gibi ilaçlar verilebilir. Ancak tüm bu ilaçlar muhakkak hekim tarafından hastalığın şiddeti ve hastanın durumu değerlendirilerek düzenlenmelidir.

ALLERJİK RİNİTİN SONUÇLARI NASILDIR?

Alerjik rinit ömür boyu devam eden fakat yaşla beraber şiddeti azalan bir hastalıktır. Alerjik rinit hastaya sıkıntı vermesi, yaşam kalitesini bozması ve iş gücü kayıplarına neden olması dışında çok önemli sağlık sorunlarına neden olmaz. Eğer gerekli tedbirler alınır ve uygun tedavi verilirse bu hastalığın atak sayısını oldukça azaltmak mümkündür.

ÖNEMLİ UYARILAR

Alerji vücudun yabancı bir madde ile karşılaştığında buna karşı geliştirdiği bir yanıttır.

Alerjiye neden olan maddelere alerjen de denilmektedir.

Alerjenler, alerjik rinit, alerjik konjüktivit, alerjik astım, kontakt dermatit, ürtiker gibi birçok alerjik hastalığa neden olabilir.

Alerjik rinit alerji kaynaklı burun iltihabıdır. Alerjenlerin hava yolu mukozasına yapışarak iltihabi reaksiyonları başlatması ile meydana gelir

En sık olarak havada uçuşan polenler ve çevremizde bulunan ağaçlar alerjik rinite yol açar.

Alerjen ile karşılaşıldığında özellikle ağız, burun, gözler, boğaz ve deride kaşıntı ortaya çıkar. Burun akıntısı ve gözlerin sulanması tipiktir

Alerjik rinit genellikle alerji yatkınlığı olan, atopik olarak adlandırılan kişilerde bulunur

Alerjik rinit tanısındaki en önemli şey hastanın öyküsüdür.

Tanı testleri arasında alerjiye neden olan antikor IgE’nin total kan düzeyinin ölçülmesi ve özel alerjene karşı uygulanan alerji testleri en sık kullanılan tanı yöntemleridir.

Alerjik hastalıklarda en önemli şey alerjen ile karşılaşmaktan kaçınmaktır.

Alerjik rinitin tedavisinde hekimin önerisiyle, antihistaminik denilen ve alerjenle karşılaşıldığında olaya neden olan madde salınımını engelleyen ilaçlar, burun iç yüzeyindeki şişliği azaltan spreyler ve kortizon içeren burun spreyleri gibi ilaçlar kullanılır.

Başlık: Cvp: A-Z Tüm Hastalıklar
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
AMYOTROFIK LATERAL SKLEROZ (ALS)

Amyotrofik lateral skleroz (ALS), Motor Nöron Hastalığı olarak da bilinmektedir. Omurilik ve beyin sapındaki sinir hücrelerinin (motor nöronlar) kaybından kaynaklanmaktadır. Bu kayıplar kaslarda kuvvet kaybı ve incelmeye neden olmaktadır. ALS de piramidal yol adı verilen bölümde de hasar meydana gelmektedir. Hastanın entellektüel fonksiyonlarında (zihinsel fonksiyonlar ve bellek) azalma meydana gelmez, bunama hastaların sadece %5 inde görülür.

Hastalık ilerleyici ve yayılıcıdır. Kas zayıflığına duyu kaybı eşlik etmez. Kas zayıflığı genelde el, ayak, yutak veya dilde başlayabilir. Hastalarda konuşma ve yutma güçlüğü meydana gelebilir. İlerlemiş olgularda solunum güçlüğü meydana gelebilir. Hasta el ve ayaklarında seğirmeler tarif eder.

Hastalık 3-5 yılda ölümle sonuçlanabilir. İlerlemiş hastalarda solunum yetmezliği veya ağır bir zatüre ya da asfiksi sonucu ölüm meydana gelebilir.

Genelde ileri yaşlarda (40-50) ve erkeklerde biraz daha fazla görülür. Ancak daha genç veya daha ileri yaşlarda ortaya çıkabilir. 100.000de 1-1,5 sıklıkta rastlanır. Hastaların % 5-10 unda ailevi geçiş görülür. Otozomal dominant (baskın) ve resesif (çekinik) geçiş gösterebilir. Otozomal dominant tipinde hastalığın başlangıç yaşı daha erkendir. Otozomal resesif tip ise çok daha nadirdir ve çok erken başlar (2-23 yaş), ve çok daha uzun sürelidir (15-20 yıl).

Zayıf insanlarda daha sık gözlenmesi dikkat çekicidir. Stephan Hawking de (Zamanın Kısa Tarihinin yazarı , ünlü bilim adamı) ALS hastasıdır.

Hastalıktan şüphelenildiğinde bir an önce bir nöroloji uzmanına veya ilgili sağlık merkezine müracaat etmek yerinde olur. Tanı genelde muayeneye ve EMG adı verilen analize dayanılarak konur. ALS ile karışabilecek hastalıkların ayırt edilmesi önemlidir, çünkü ALS ile karışabilen hastalıkların bir kısmı tedavi edilebilir hastalıklardır.

Piramidal yol hasarının gelişmesini takiben, reflekslerde canlanma ve kaslarda sertlik meydana gelebilir. Hastalık ilerledikçe hareket zorluğu artar ve hasta yatalak hale gelebilir.

Hastalığın oluşumuna etki eden faktörler çeşitlidir ve kesin olarak nedeni saptanamamıştır. Ancak hastalığın etkeni hastalığın ortaya çıkışından yıllarca önce olayı tetiklemiş olabilir. Yapılan deneysel araştırmalara göre Otoimmünite, Oksidatif stress, uzun yıllar ağır metallere maruz kalma, hücresel anormallikler gibi durumların hastalığa neden olabileceği iddia edilmektedir.

Hastalığın kesin bir tedavisi henüz yoktur. Hastalığın ilerlemesini yavaşlatan bazı ilaçlar mevcuttur. Ayrıca bir çok ilaç bu hastalığın tedavisinde yardımcı olarak kullanılabilmektedir.

Başlık: Cvp: A-Z Tüm Hastalıklar
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
NAL FISSURLER VE FISTULLER

Anal (anüse ait) fissür oldukça ufak ve sık rastlanmayan bir aşınmadır. Bu anal sfinkterden (kas) başlar ancak kanalın içine uzanır. Dışarı çıkma sırasında acı verebilir ve dışkıda kan izleri bırakabilir. Bu durum kadınlar arasında daha yaygındır. Ekseriyetle anal fissür lifli, posalı yiyecekler yendiğinde iyileşir. Dışkıyı yumuşatıcı bir ilaç da yardımcı olabilir. Eğer aşınma bir ülserse daha kuvvetli ağrı duyulur. Çünkü ülser anal sfinkter (kas) adalesinin spazm yapmasına neden olur. Burada da lifli veya hazım yaratıcılar (şişebilen maddeler) sancının giderilmesinde yardımcı olur. (Kronik Kabızlık) Sıcak bir banyo adaleyi yumuşatıp ağrıya neden olan spazmı ortadan kaldırır. Eğer sancı devam ederse doktorunuz ameliyata karar verebilir. Bu genelde ufak bir cerrahi müdahaledir. Hastanede gece kalınması gerekmez.

Bir anal (anüse ait) fistül anal kanaldan anüse geçişin etrafındaki deride bulunan bir deliğe uzanan anormal tüp gibi bir geçittir. Ciltte apse oluşabilir (Anorektal Apseler).

Cilt bu delikten cerahat ve su aktığı için kaşınabilir ve tahriş olabilir. Bu fıstüller genelde rektumun iç cidarının altındaki apselerden kaynaklanır.

Bazı zamanlar bir anal fistül veya anorektal apse Crohn hastalığının bulunduğunu belirtir. Bu bölgede daha evvel yapılmış bir ameliyat neticesinde de çıkmış olabilir. Bir rektal muayene (proktoskopi ve bir baryumlu incelenme, Yemek Borusunun, Karnın ve bağırsakların Baryumlu Radyografık incelenmesi) yapılabilir. Tedavi fistülün ameliyatla alınması ve apsenin boşaltılmasıdır.

Başlık: Cvp: 12
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ANAL KASINTI

Pruritus ani de denen anal (makat bölgesi) kaşınma sık rastlanan bir sorundur.

İnatçı anal kaşınma, çocuklarda ve yaşlılarda daha sık görülen bir durumdur. Çocuklarda bu durum, sık rastlanan bir parazit olan kılkurdunun varlığına bağlı olabilir. Yaşlılarda ise neden, yaşlanan deri-nin kurumasıdır.

Doktorunuz anal kaşınmanızın nedenini araştırırken, sedef hastalığı gibi bir deri hastalığının, deri kanserinin ve bir mantar enfeksiyonunun işaretlerini de arayacaktır. Kaşınmaya ve tahrişe neden olan hemoroid, anal fissür ve anal fistül yönünden de muayene edilebilirsiniz; bu hastalıklar anal kaşınmanın nadir nedenleridir. Çoğu kez kaşınmanın kesin nedeni bulunamaz.

Aşırı Bakım

Bazı kişiler, anüs bölgesini sert bir sabun bezi ve sabunla iyice temizlemeye çalışırlar. Bu durum, bölgenin kaşınmasına, yanmasına ve tahriş olmasına yol açabilir.

İlaç Reaksiyonları

Bazı kişilerin kaşınmayı geçirmek için kendi başlarına kullandıkları ilaçlar, tahrişe yol açarak kaşımayı ve yanmayı artırabilir.

Stres

Bazı doktorlar, kanıtlanmamış olsa da, stresin kaşınmaya yol açabileceğine inanmaktadır.

Anal Kasların Gevşemesi

Normalde anal kanalı kapalı tutan kaslar gevşediğinde, dışkı dışarı sızarak bu bölgedeki deride tahrişe yol açabilir.

Kötü Bakım

Eğer dışkılamadan sonra uygun temizlik yapılmazsa, anüs bölgesindeki dışkı artıkları tahrişe ve kaşınmaya neden olabilir.

Eskiden kronik anal kaşınması olanlarda, anüs bölgesine ışın tedavisi, alkol enjeksiyonu ve hatta bu bölgedeki deri ve sinirleri çıkarmak için ameliyat yapılırdı. Artık bu tür uygulamalar ortadan kalkmıştır.

Eğer böyle bir sorununuz varsa, aşağıdakileri deneyin.

1-Kaşımayı kesin. Sürekli kaşıma tahrişe yol açar. Ne kadar çok kaşırsanız, o kadar çok kaşınırsınız. Bölgeye soğuk uygulamayı de-neyin.

2-Bölgeyi temiz tutun. Gece, gündüz ve her dışkılamadan sonra bölgeyi tahriş etmeden, nazikçe temizleyin.

3-Dışkı sızıntısının deride yaptığı tahrişi engellemek için, bu bölgeye bez koyun ve gerektikçe değiştirin.

4-Kaşınmayı azaltmak için yatarken antihistaminik bir ilaç da alınabilir.

Eğer kaşıntınız sürerse, tam bir muayene için doktorunuza başvurun.



Başlık: Cvp: 12
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ANKILOZAN SPONDILIT

Spondilit kelimesi belkemiğinin (omurga) inflamasyonu anlamına gelir; ankiloz kelimesi ise iki kemiğin kaynaşarak tek bir kemik haline gelmesi anlamına gelir. Birlikte alındığında ankilozan spondilit ifadesi; kronik, sakroiliak eklemin (omurga ile leğen kemiği arasındaki eklem) romatizmal hastalığını ifade eder, ancak diğer omurga kemikleri de iltihaplı eklemlerle kaynaşma gösterebilir (özellikle alt omurga kemikleri). Ankilozan spondilit, spondiloartropatiler adı verilen hastalıklar grubuna dahildir. Oldukça nadir görülmesine rağmen ankilozan spondilit son derece önemli bir hastalıktır, çünkü genelde başka her hangi bir sağlık problemi olmayan genç erkeklerde gözlenir.

Hastalık gövde, sırt, boyun, kalça, kaburga ve omuzlarda ağrı ve sertliklere (spazmlar) neden olur. Omurgalar ve omurgaları destekleyen yapılar kasıldığından dolayı (sertleşme), ankilozan spondilitli hastalarda öne eğik durma eğilimi meydana gelir. Zamanla tedavi edilmeyen hastaların omurgaları birbiri ile kaynaşır ve tek bir kemik gibi görünür; son derece sert ve katılaşmış bir omurga meydana gelir. Bu durum kolların ve göğüsün hareketlerini engelleyebilir.

Ankilozan spondilitiniz varsa özellikle sabahları ve bir süre hareketsizlik sonrası, genelde belinizde ağrı veya sertlik hissedebilirsiniz. Ağrılar genelde sakroiliak eklemde başlar ve gittikçe yukarı doğru ilerleyerek boyun omurlarını etkiler. Diz ve ayak bileği eklemleri de etkilenebilmekle birlikte genelde omurgalar dışında tutulan eklem sayısı 3 veya 4 ü geçmez. Egzersiz yapmak sertleşmeleri azaltır, bu nedenle düzenli egzersiz yapmayan ankilozan spondilitli hastalar gittikçe kötüleşir. Kaburgalarla, kaburga eklemleri de hastalıktan etkilenebileceğinden dolayı, hastalar derin nefes alırken veya öksürürken rahatsız olurlar-zorlanırlar.

şikayetleriniz azalma ve artışlar gösterebilir, ancak hastalık kronik ve ilerleyicidir. Omurga civarındaki kemikler, eklemler ve diskler hasara uğrar ve kaynaşır, bu nedenle aralıklar daralır. Kemiklerde sindesmofit adı verilen çıkıntılar sıklıkla meydana gelir. Bu durumda hareketler sırasında aşırı bir ağrı meydana gelir. Bel bölgesindeki ağrı ve sertlikler yürüme problemlerine neden olabilir. Ancak çoğu durumda hastalık hafif seyreder ve genelde hastalık başladıktan yıllar sonra tanı konur. Çok nadiren kalp, akciğerler ve gözler hastalıktan etkilenebilir ve bu durumda ciddi bir tablo ortaya çıkar.

Ankilozan spondilitin nedeni bilinmiyor. Ancak genetik (kalıtımsal) faktörlerin etkili olduğunu gösteren bulgular bulunmaktadır. Hastalık en sık 20-40 yaşları arasında ortaya çıkıyor, bununla birlikte 10 yaşın altında bile görülebiliyor. Hastalık 10.000 de bir kişide ve genelde erkeklerde gözlenir. Erkeklerde kadınlardan 10 kat daha fazladır.

Belirtiler

- Sırt, baldır, kalça ve diğer sırt eklemlerinde ağrı ve hassasiyet

- Sırt bölgesinde özellikle sabahları belirgin olan ve hareket etmekle azalan katılık ve hareket kısıtlılığı

- Göğüs bölgesinde rahatsızlık hissi

- Diz, ayak bileği ve diğer eklemlerde şişme ve ağrı

- Halsizlik, ateş

- İştahsızlık, kilo kaybı

- Gözde inflamasyon

- Kambur veya düzleşmiş sırt görünümü

Tanı

Normal muayene ve radyolojik tetkiklerin yanı sıra hastalığın genetik özellikleri bulunduğundan genetik test tanıya yardımcı olabilir. Ancak genetik bulguların saptanması tanıyı kesinleştirmez.

Tedavi

Tedavinin amacı; eklem ağrılarını azaltmak ve omurgalarda meydana gelen veya gelebilecek hasarları geciktirmek / düzeltmektir.

Ağrıyı, sertleşmeleri ve inflamasyonu gidermek için nonsteroidal anti-inflamatuvar ilaçlar kullanılır (aspirin, naproksen gibi). Bu ilaçlar hastaların normal faaliyetlerine devam etmesine yardımcı olur ve ağrıları azaltır. Nonsteroidal anti-inflamatuvar ilaçların yetersiz kaldığı durumlarda sulfasalazin veya metotreksat gibi ilaçlar kullanılabilir. Ancak bu ilaçların yan etkileri oldukça fazladır ve çok iyi kontrol edilmeleri gerekir.

Eğer hastada sinirlerinde bir hasar meydana gelmiş ise veya eklem hasarı çok ciddi ise ameliyat yapılır.

Sizin Yapabilecekleriniz

Eğer düzenli postür (duruş) ve solunum egzersizleri yapıyorsanız rahatlıkla normal bir hayat sürebilirsiniz. Fizik tedavi ve egzersiz tedavinin temelidir. Yapmanız gereken hareketler için bir fizyoterapistten bilgi almanız yerinde olur.

Yüzme, sizin için en iyi sporlardan birisidir. Sık sık yüzün.

Sırtınıza ve belinize yük getirecek hareketlerden ve yaralanmaya neden olabilecek sporlardan uzak durun.

Sıcak su banyoları (kaplıcalar) ve sıcak ortamda yapılacak masajlar ağrılarınızı azaltır. Uyuma pozisyonunuzu düzeltin. Düz bir zeminde sırt üstü ve yastıksız yatın (veya çok ince bir yastık kullanın).

Sigara içiyorsanız kesinlikle bırakın. Aksi halde akciğerlerinizin kapasitesi azalacağından son derece güç nefes alıp-verirsiniz.

İlerlemiş durumlarda sırt desteği sağlayan aletler kullanmanız gerekebilir.

Bu hastalık şu an için tedavi edilemiyor. Ankilozan spondilit hayat boyu sürecek bir problem olduğu için onunla yaşamayı öğrenmelisiniz. şikayetleriniz hiç beklemediğiniz şekilde azalıp çoğalabilir, ancak hastalığınızın gittikçe ilerleyeceğini kabul etmelisiniz; bununla birlikte gerekli önlemleri alır ve bakım sağlarsanız hastalığınız ilerlediği halde şikayetleriniz fazla ilerlemeyebilir; daha doğrusu siz onlarla başa çıkmanın yollarını bildiğinizden hayatınızı aşırı etkilemez. Arada şiddetli dönemler olabilir, ancak bunların zamanla azalabileceğini unutmayın. Tedavi ve bakım sizin normal bir hayat sürmenizi sağlayacaktır.



Başlık: Cvp: 12
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ANOREKSIA NEVROZA

Kişinin ruhsal nedenlere dayalı olarak beslenmesini azaltması veya beslenmeyi reddetmesi nedeniyle ve/veya zorla kusarak (parmak atıp kusarak) aşırı kilo kaybetmesidir. Bunun yanı sıra, mide bulantısı ile birleşik mide şikayetleri, kabızlık (bazen fazla miktarda müshil kullanma) da bulunur. Anoreksia nevroza, çoğunlukla erken ergenlik ve ergenlik sonrası çağındaki genç kızlarda görülür.

Bu tip insanların kişiliğinde istisnasız ya histerik ya da çocuksu genital gelişim basamağına yakın) bir yapı bulunup, her iki halde de belirgin oral takıntı vardır. Bu nevrotik özelliklerde, psikogenetik açıdan, yeterli sevgi göstermeyen veya cinsel düşman olarak görülen bir ana figürü rol oynamıştır. Bunun sonucu olarak büyümenin psikoseksüel yönleri karşısında yoğun korkularla birlik kuvvetli bir puberte çatışması meydana gelmiştir Özellikle kadın rolü ile kadınsı beden biçimini ve cinsel problemleri reddetme söz konusudur.

Anoreksia nevroza hastalarının tipik özelliği, hastalık bilincinin bulunmamasıdır. Kendilerindeki korkunç zayıflamayı ve acil tedavi gereksinimini kabul etmez, yadsırlar. Kendi kendilerine zorlamalı kusmaları da inatla yadsınır, bu yadsıma ya bilinçli bir yalan şeklinde, ya da yarı bilinçli bir kabul etmeme türündedir. Bu hastaların hepsinde aşırı bir ilişki bozukluğu vardır.

BELİRTİLERİ

- Kızlarda erkek bedenine benzer biçimde beden görünümü,

- Aşırı hareketlilik,

- Cinsel kimliğini reddetme,

- Normal beden ağırlığı, olması gerekenin çok altındadır.

- Cinsel ilgide eksiklik vardır.



Başlık: Cvp: 12
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ANOREKTAL APSELER

Anorektal apseler, anüsün çevresindeki bölgeyi etkiler. Bunların bazıları fissürlerin neden olduğu enfeksiyonlardır.

Belirtiler

- Cerahat çıkması,

- Ateş,

- Anal yolun içinde veya etrafında rahatsızlık hissi,

- Dışkının çıkışına aşırı duyarlı veya bu hareketten rahatsız olmak.

Bazıları da seks yoluyla alınmış hastalıklardır. Fakat çoğu apseler tıkanmış anal guddelerden kaynaklanır.

Anüse yakın bir apse doktorunuzun muayenehanesinde veya hastanede kolayca açılıp boşaltılabilir. Diğer yandan ateşiniz ve çok sancınız varsa ve anüsten kuyruk sokumuna doğru bir baskı hissi duyuyorsanız apse daha yukarda rektumda olabilir.

Bu derindeki apseler kolay ele gelmez, teşhis edilmeleri daha zor olur ve yaratabilecekleri komplikasyonlar daha ciddidir.

Derindeki apseler daha dikkatli yaklaşım gerektirir, çünkü bunlar Crohn hastalığı ülserleşmiş kolit veya divertikülit gibi bir bağırsak hastalığından kaynaklanmış olabilir.

Teşhis

Eğer derin bir anorektal apse şüphesi varsa doktorunuz rektumun tümünü kapsayan bir muayene yapar. Proktosigmoidskopi ve baryumlu bir maddeyle tarama da bu muayeneye dahildir.

Tedavi ve Ameliyat

Apse belirlendiği zaman hastaneye gideceksiniz. Apse açılıp temizlenecek. Ayrıca size sancı duymamanız için bir ağrı kesici ve bazı hallerde enfeksiyonu önlemek için bir antibiyotik verilebilir.

Başlık: Cvp: 12
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ANOREXIA ATHLETICA

• Bu kişiler normalden fazla egzersiz yapar.

• Kilo ve diyet konusunda takıntılı davranışlar gösterir.

• İşten, okuldan, arkadaşlarından ve ailesinden zaman çalarak egzersiz yapar.

• Egzersiz onun için eğlence değil bir hırs olmuştur.

• Performansı her şeyden önemlidir.

• Sportif başarılarını her zaman az bulur ve daha fazla çalışır.

• Etrafındaki insanlara kendisi gibi ince ve zayıf olmaları konusunda bilgi verir ve onları zorlar.

• Çevresinden alamadığı ilgiyi egzersizle sağlamaya çalışır.

• Genellikle yalnız ve az arkadaşı olan insanlardır.

• Egzersiz yapmasındaki amaç kilo vermenin dışında, kendi özgüvenini artırmak, egzersizi öne sürerek performansıyla kendini saygı gören bir kişi yapmaktır.



Başlık: Cvp: 12
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ANUS TIKANIKLIGI

Eğer yeni doğan bebeğiniz kapalı bir anüsle dünyaya gelmişse, anal açıklık tıkanıktır. Sonuç olarak dışkının dışarı çıkması için hiçbir geçit yoktur.

Anüs ve rektumun doğuştan gelen anormallikleri, 500 çocuktan birinde meydana gelen küçük anormallikler ve 5000 doğumdan 1 inde meydana gelen büyük anormallikler ile oldukça sık rastlamaktadır.

Anal ve rektal anormalliklerle doğan çocuklarda üreme organı anormallikleri gibi, diğer doğum kusurlarının da ortaya çıkma oranı oldukça yüksektir.

Kapalı anüs olgusundan, bebek mekonyum dışkısını çıkaramadığı zaman kuşkulanılır. Tıkanıklığın rektumun aşağısında ya da yukarısında olup olmadığını belirlemek için röntgel ve ultrason incelemeleri yapılır.

Tedavi tıkanıklığın bulunduğu yere bağlı olarak değişir. Eğer anal açıklık yalnızca daralmış ise, bu açıklığı bir aygıtla genişletmek mümkündür. Başka tür kapalı anüs vakalarında ameliyat gereklidir; tıkanıklık rektumdan ne kadar yukarıda ise o derece büyük cerrahi müdahale gerekir.

Bazı çocuklarda anüsün tamamıyla rekonstrüksiyonu gerekebilir; kimi çocuklarda ise bebek 6 ila 12 aylık oluncaya kadar geçici kolostomi gerekli olabilir. Rektumun alt kısmında anal tıkanıklığı olan çocuklar ameliyattan sonra iyileşme gösterir ve dışkılamayı kontrol edebilirler. Tıkanıklığın daha yukarıda olması durumunda ise kendini tutamama sorunları meydana gelebilir.

Başlık: Cvp: 12
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
APANDISIT

Körbağırsağın apandis denen solucansı uzantısının iltihaplanması apandisit olarak bilinir. Çok sık rastlanan ve özellikle yetersiz tedavi sonucu yol açacağı tehlikeli komplikasyonlardan ötürü korkulan bir hastalıktır. Günümüzdeki antibiyotik olanaklarına karşın bu ikincil hastalıkların en ağın peritonit yani karın zarı iltihabıdır.

Apandis içinden besinlerin geçmediği küçük bir bağırsak çıkıntısıdır. Hareketli ve esnek bir boru biçiminde olan bu çıkıntı kalınbağırsağın başlangıç bölümü olan körbağırsağa, incebağırsakla birleşme yerinin hemen gerisinde bağlanır. Genellikle eğik biçimde gövde eksenine doğru uzanır. Bu normal konumunun dışında leğen içine, karaciğer altına ya da sol böğüre doğru da yerleşebilir. Alışılmış yerinin dışında bulunan apandisin iltihaplanması, belirtileri değerlendirmede ve hastalığın tanısını koymada güçlükler yaratır.

Apandisin anatomik yapısında üç katman göze çarpar. Dış yüzeyi seröz (sıvı içeren) bir zar örter. Bunun altında kas katmanı ve en içte de lenf dokusunca zengin, girintili çıkıntılı bir mukoza yer alır. Lenf dokusunun bolluğundan ötürü apandise "bağırsak bademciği" de denir.

NEDENLERİ

Apandisin iç boşluğu çok dardır. Bağırsak florasında bulunan bütün mikroorganizmalar burada da yaşar. Apandis genellikle bu mikroplara karşı yeterince dirençlidir. Ama bazen çoğalan mikroplar hastalık yapıcı özellik kazanır. Böylece apandisin iltihaplanma süreci başlar.

Mikropların hastalık yapıcı özellik kazanmalarını sağlayan en önemli olay, apandis iç boşluğunun tıkanarak körbağırsakla bağlantısının zayıflamasıdır. Mikropların burada durağan biçimde kalmasıyla apandis duyan iltihaplanır. Tıkanmanın birçok nedeni vardır. Bunlar arasında yoğun mukus tıkaçları, bağırsak solucanları, apandisin çok uzun olması, duvarlarında hareketi zorlaştıran köşelerin bulunması ya da kiraz gibi meyvelerin takılı kalan çekirdekleri sayılabilir.

GÖRÜLME SIKLIÐI

Antibiyotiklerin yaygın biçimde kullanıma girmesiyle apandisit olgularının sayısı azalmıştır. Gene de bütün cerrahi girişimlerin yüzde 2 si apandisit nedeniyle yapılmaktadır. Bebeklik çağında ender görülen apandisit, çocukluk ve özellikle ergenlik çağında çok sık ortaya çıkar. Daha sonra görülme sıklığı azalmakla birlikte her yaşta gelişebilir ve her iki cinste de eşit oranda görülür. Bazı hastalarda akut apandisit kendiliğinden geriler. Ama olguların yarısında bu krizler yineler ve kesin tedaviyi gerektirir.

Hastalığın akutla kronik arası ve kronik biçimlerinden de söz edilir. Akutla kronik arası olgular çok ender değildir. Buna karşılık kronik apandisite düşünüldüğünden çok daha az rastlanır; hatta kronik apandisit tamsının birçok olguda sağlam bir temeli yoktur.

Belirtileri

Apandisitin belirtileri deneyimli bir hekimi bile tanı koymada zora sokabilir. Akut apandisit özellikle çocuklarda iştah kaybı, bulantı ve kusmayla başlar. Ateş hastalığın tipik bir belirtisi değildir. Koltuk altından ölçüldüğünde hiçbir zaman çok yüksek çıkmaz. Ama makattan alınan vücut sıcaklığı her zaman daha yüksektir. Ağrı en önemli belirtidir. Birkaç kez kusmayla birlikte sancı biçiminde ortaya çıkar. Önceleri aralıklı gelen ağrı gittikçe şiddetlenir ve süreklilik kazanır. Apandisit ağrısı göbek çevresi ve karın üstü bölgelerinde başlar; daha ender olarak bütün karında duyulur. Daha sonra karnın sağ alt bölgesine kayar. Ağrının göbek ile böğür kemiği ön dikeni arasındaki bu yeri çok tipiktir. Bazen şiddetle başlayan ağrı daha sonra hafifler. Bu durum yanıltıcıdır; hastaya rahatsızlığının bittiği duygusunu verir.

Oysa ağrı azalırken akut krizin öbür belirtilerinde gerileme görülmezse, örneğin, hızlı olan kalp atışları yavaşlamaz, kas sertliği çözülmezse bu durum apandisitin en korkulu komplikasyonu olan karın zan iltihabının geliştiğini gösterir.

Hastanın muayenesi sırasında kolayca akut apandisit tanısına varılabilir. Karnın sağ alt bölgesinin elle muayenesinde kasların korunma amacıyla kasılması sonucu sertlik görülür. Belirli noktalara bastırılması şiddetli ağrı verir.

Apandisit tipleri

Belirtilerin şiddeti ve hastalığın ağırlığı yalnız apandis iltihabının niteliğine bağlıdır. Akut apandisitin başlıca üç tipi vardır: Mukuslu, irinli ve kangrenli. Cerrahi uygulamada en sık mukuslu apandisite rastlanır. Mukus salgısının arttığı bu tipte apandis iyice iltihaplanmış, gergin ve büyümüştür. Üzerindeki periton ise alışılmış parlaklığını yitirerek hafif matlaşmıştır. Mukuslu apandisit hastalığın en hafif tipi olmasına karşın, zamanında müdahale edilmezse irinli apandisite dönüşebilir. İrinli apandisitte, apandis iç boşluğunda ve duvarında biriken irin birçok apse odağı oluşturur. Bu apselerin ülserleşerek apandis dışına açılmasıyla kaçınılmaz olarak periton iltihabı gelişir. Akut apandisitin irinli tipinde körbağırsak ve incebağırsak bağlantı bölgesi gibi apandis yakınındaki bağırsak bölümleri de iltihaplanır. Son olarak, apandis damarlarının pıhtıyla (tromboz) tıkanması sonucunda kangrenli apandisit gelişir.

Başka bir deyişle, apandise gelen kanın ve dolayısıyla oksijenin azalması, doku ölümüne (nekroz) ve apandisin bağırsaktan kopmasına yol açar. Kopan apandisin ve körbağırsağın içindekiler kayın zarı boşluğuna yayılınca çok ağır bir peritonit oluşur.

GİDİşİ

Hastalık gidişine bırakılırsa, yani tanısı konmaz ya da hasta ameliyata izin vermezse nasıl bir gelişme gösterir? Bazı iyi huylu olgularda ağrı, kusma ve ateş birkaç gün içinde kendiliğinden azalır ve hasta o an için kendini "iyileşmiş" hisseder. Ama "o an" geçicidir, çünkü kolayca atlatılan bu ilk krizi kaçınılmaz olarak ikincisi izler. İkinci krizin ortaya çıkış zamanı değişkendir ve arada geçen süre hastalığın kronikleşmesine yol açacak ölçüde uzayabilir.

Bu iyi huylu olguların dışında bazen de 3. ve 4. günlerde periton tepkisi gelişir. Bunun sonucu olarak böğür çukurunda elle hissedilen, sınırları belirsiz, oval bir kütle belirir (plastron). Yatakta dinlenme, karna buz koyma ve antibiyotik tedavisiyle plastron birkaç haftada geriler.

Bir başka olasılık da apandisitin yaygın peritonit gibi ağır hastalık durumuna doğru gelişmesidir. Yaygın karın zarı iltihabında belirtiler çok şiddetlidir; ağrı bütün karında duyulur, kusma sıklaşır, hıçkırma belirir ve ateş 400C ye kadar çıkar. Hasta endişeli, sıkıntılı, solgun, yüz hatları gerilmiş görünür; dudaklar ve özellikle dil kurumuştur. Acil girişimde bulunulmazsa hasta ölür.

Başlık: Cvp: 12
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
APANDISIT (KRONIK)

Kronik apandisit, apandisin uzun süren ve tedavi edilmeden iyileşme olasılığı bulunmayan iltihabıdır. Ama önceden kısaca değinildiği gibi kronik apandisit tanısı çoğu zaman yanlış konur ve bu tanı konan hastaların apandislerinin ameliyat sırasında tümüyle sağlıklı olduğu görülür.

Kronik apandisit kadınlarda, ergenlik ve gençlik çağlarında daha çok görülür. Ayrıca kentlerde kırsal kesimdekinden daha yaygındır.

Apandisit başından beri kronik olabileceği gibi akut apandisit sonrasında kronikleşmiş de olabilir. Ama her ikisinin de tedavisi apandisin çıkarılmasını gerektirdiğinden bu ayrımın uygulamada pek bir önemi yoktur.

Belirtileri

Hastalık belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterir. Belirtilerin kaynağı apandisin iltihaplanması, bu iltihabın yakın çevredeki organları da etkilemesi ve organizmanın bu olaylara tepkisidir. Kronik apandisit olgularında aralıklarla gelen ve akut apandisit krizlerindeki gibi şiddetli olmayan bir ağrı duyulur. Sağ kasıkta duyulan bu ağrılar şiddetli olmasa da, hastayı işinden alıkoyacak kadar sıkıntı verebilir. Ağrı genellikle aşırı güç harcama, ağır ya da bağırsaklara dokunabilecek bir yemek, rahatsız edici uzun bir yolculuk ya da inatçı kabızlık gibi durumlardan sonra görülür. Ağrıya bulantı, öğürme, bazen kusma, iştahsızlık, genel kırıklık ve kabızlık eşlik edebilir. Eğer iltihap yakın organlara da yayılmışsa ateş hafifçe yükselebilir.

Bazen ağrı sağ alt karın bölgesi yerine safrakesesi hizasında duyulur. Bu durum apandisin normal yeri dışında, karaciğerin hemen altında bulunmasından kaynaklanabilir.

Daha sık olarak ağrının kaynağı safra kanallarının refleks kasılmalarıdır. Kadınlarda kronik apandisit ile dölyatağının sağ yan ekleri iltihabı (adneksit) arasında bir ilişki vardır. Sağ yumurtalık ve yumurtalıkla dölyatağı arasındaki fallop borusunu içeren bu ekler apandisin yakınında olduğundan iltihaplanma olasılıkları yüksektir.

Kronik apandisit bazen mide hastalığını andıran belirtiler verir. Bunlar arasında mide ağrısı, sindirim güçlüğü, yemek sonrasında doluluk duygusu, bulantı, mide yanması ve mide ekşimesi sayılabilir. Bu belirtilerin ilk düşündürdüğü hastalık mide ülseri olduğundan radyolojik incelemeyle bu olasılık dışlanır. Apandis bölgesine derinlemesine bastırılınca burada ve mide bölgesinde ağrı duyulur. Bu belirtiler büyük olasılıkla iltihaplı apandisten kaynaklanan ve mideyi de etkileyen reflekslere bağlıdır. Bu refleksler mide hareketlerini hızlandırarak ağrıya ve mide salgılarının artmasına yol açar.

Tanı

Yukarıda açıklandığı gibi kronik apandisit zor tanınan ve değişken belirtileriyle safrakesesi iltihabı, mide onikiparmakbağırsağı ülseri ya da adneksit gibi hastalıkları andırabilir. Uste1k bu hastalıkların kronik apandisitle eşzamanlı olarak görülebileceği çeşitli araştırmacılar tarafından bildirilmiştir. Yalnız klinik verilere dayanarak tanı koymak kolay değildir. Ama iyileşmiş akut apandisit olgularında apandisle ilgili yakınmaların yinelenmesi, kronik apandisit tanısını kolaylaştırır.

Başlangıcından beri kronik olan apandisitlerde tanı koymak oldukça güçtür. Yapılan radyolojik incelemeyle apandisteki yapı değişiklikleri, çevre dokulara yapışmalar ve iç boşluğun kontrast (radyoopak) madde verilerek ortaya çıkarılan düzensizlikleri saptanır. Ayrıca öbür organlar da bu yöntemle incelenerek belirtilerin düşündürdüğü başka hastalık olasılıkları dışlanır. Bu veriler kesin kronik apandisit tanısı koymaya yetmez. Tanıda daha değerli olan ve radyoskopik incelemenin de destekleyebildiği temel belirti apandis bölgesine basılınca duyulan ağrıdır.

Bu arada tıpta kronik apandisit tanısına hiç yer vermeyen bir görüş de vardır.

TEDAVİ

Hastalığın belirtileri ortaya çıktıktan sonraki ilk sekiz saat içinde akut apandisit tanısı koymak çoğu kez zordur. Bu nedenle gözetim altına alınan hastaya ağız yoluyla besin vermekten kaçınmalı ve ishal yapıcı ilaçlar verilmemelidir. Hasta huzursuzsa yatıştırıcı bir ilaç verilebilir. Tanı kesinleştikten hemen sonra cerrahi girişim yapılır.

Cerrahi girişimde oldukça sık karşılaşılan bir durum apandisit tanısıyla açılan hastada apandisin sağlam çıkmasıdır. Bu durumda apandisin gene de alınması uygundur. Apandisit olgularında yanlış tanıyla sık karşılaşılması. kuşkulu durumlarda belirtilerin ağırlaşmasını beklemeden cerrahi girişim yapma eğiliminden kaynaklanır. Gecikmenin hastanın yaşamı için büyük tehlike yaratması uzmanları hızlı karar vermeye iter. Komplikasyonsuz apandisitten ölme riski binde 1 dir; bu oran hastalığın kangrenli tipinde binde 6 ya, patlamış apandisitte ise binde 50 ye çıkabilmektedir. Akut apandisiti antibiyotiklerle denetim altında tutmak da doğru bir uygulama değildir. Çünkü bu hastalık, tıkanmış apandisin içinde antibiyotiklerin erişemeyeceği bir enfeksiyondur. Ama gene de cerrahi girişimin gereksiz olduğu ya da uygulanamayacağı olgular vardır. Örneğin, krizden 3-4 gün sonra geçici iyileşme evresinde hekime başvuran hastaya ilk aşamada cerrahi girişim yerine daha yatıştırıcı yöntemler uygulanır.

Yayılmış karın zarı iltihabında ise hastanın genel durumu denetim altına alınmadan cerrahi girişime başvurulmaz. Buna karşılık yaygın karın zarı iltihabının çocuklarda cerrahi olmayan yöntemlerle tedavisi çok daha yüksek ölüm riski yarattığından çocuk peritonitinde aynı yaklaşım geçerli değildir.

Uzmanlar sık sık karın ağrılarından yakınan, ama kronik apandisit tanısı kesinleştirilemeyen hastalara cerrahi girişimde bulunma konusunda artık çok daha dikkatli davranmaktadırlar. Bu yeni yaklaşım, sürekli karın ağrılarından yakınan çocuklarını kronik apandisit kuşkusuyla doktora götüren anne babaları endişeye sokmaktadır. Oysa halk arasında genellikle kronik apandisit olarak yorumlanan bu belirtinin nedenleri çoğu kez başka hastalıklardır. Yineleyen apandisit nöbeti oldukça kolay tanınır. Hastanın özgeçmişinde gerçek bir apandisit krizinin bulunması uzmanı tanıya yaklaştırır. Apandisit krizi geçirmiş bir hasta karın ağrısı dönemlerinden, iştahsızlıktan, sağ alt karın bölgesinde dokunmayla uyarılan ağrıdan ve genel olarak kendini kötü hissetmekten yakınıyorsa apandisin ameliyatla çıkarılması doğru olur. Buna karşılık daha önce akut apandisit krizi geçirmemiş, ama karın ağrılarından yakınan bir hastada apandisin alınması çok daha zor verilebilecek bir karardır.

Özellikle ergenlik çağındaki ve genç kadınlarda uzmanı yanıltabilecek üreme organı hastalıkları sık görüldüğünden apandisit ameliyatı kararının dikkatle verilmesi ayrı bir önem kazanır.

Başlık: Cvp: 12
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ANKSIYETE BOZUKLUKLARI

Kişinin sebebini tam olarak ortaya koyamadığı iç sıkıntısı haline anksiyete (bunaltı) adı verilir. Anksiyete psikiyatri uzmanına müracaat eden hastalar arasında en sık ve yaygın olarak görülen bir belirtidir. Genelleşmiş veya yaygın aksiyete bozukluğu olarak adlandırılabilecek hastalıkta kişi yaşadığı aksiyeteyi korku, endişe, dehşet, kaygı gibi terimlerle ifade edebileceği gibi, sürekli olarak tetikte bekleyiş gerginliği, bilinmeyen ve ayırt edilemeyen bir tehlike veya kötülük duygusu olarak da ifade edebilir.

Kisinin yasami boyunca anksiyete bozuklugu geçirme orani % 25 dolayindadir. Saglikli kisilerde korku ve kayginin nedeni bellidir. Hastalik durumunda ise nedensiz korku ve kaygi duyulur. Bu duygulanımlara ilave olarak bazı hastalarda; başdönmesi, ağız kuruluğu, vücudu soğuk kaplaması, irkilme, huzursuzluk, titreme gibi belirtiler de olabilir. Bazen de tüm bunların bir karışımı olabilir. Fiziksel şikayetleri daha yoğun olan hastalar genelde kaygı, korku ve dehşet duygularını inkar ederler.

Hastalik yüksek bir oranda alkol ve uyusturucu madde kullanimi ile gitmektedir. Kisiler baslangiçta kaygilarini azaltmak için bu maddeleri kullanmakta, ancak sonra bunlar hastaligin gidisini daha kotu bir sekilde etkilemektedir.

Stresle baglantili baska hastaliklar (gastrit, irritabl kolon, gerilim tipi bas agrilari gibi) da buhastaliga eslik edebilmektedir.

Baska ruhsal hastaliklarla birlikte bulunma orani yüksektir (saplanti-zorlanti bozuklugu, depresyon,sosyal fobi,panik bozukluk gibi). Bu hastaliklara ilerleyen dönemlerde dönüsebilme olasiligi bulunmaktadir.

Kisinin endiseleri nedeniyle çevresindekileri kisitlamasi sonrasinda ailesel ve mesleki sorunlar olusabilmekte ,kisi sosyal ortamlardan uzaklasabilmekte ve ayriliklar,bosanmalar ,eriskin-çocuk uyusmazliklari olusabilmektedir.

Ansiyete bozukluklari çesitlidir:

- Panik bozuklugu

- Yaygin anksiyete bozuklugu

- Sosyal fobi ve diger fobiler

- Obsesif kompulsif bozukluk

- Travma sonrasi stres bozuklugu

Endişe duyan, yaşadığı anksiyete belirtilerini ifade eden ve belirgin olarak sıkıntı çektiğini hissettiren hastalar bile altta yatan nedeni tam olarak ortaya koyamayabilirler.

Tedavi hekimin oyacağı anksiyete bozukluğunun alt tiplerine göre değişiklik gösterir. Tedavide mutlaka gerekli değilse ilaç kullanılmamalıdır. Genelde psikoterapi uygulanması daha iyi sonuç verebilir.



Başlık: Cvp: 12
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ARPACIK

Gözkapağı kenarlarındaki bir yağ bezi iltihabıdır. Genellikle etken, stafilokok bakterisidir.

Belirtileri:

Arpacığın çıkacağı yerde kızarıklık, acıma ve yanma vardır.

Tedavi:

Apse ortasındaki kirpiğin çıkarılması, sıcak pansuman yeterli tedavidir, ama iltihabın yayılmasını önlemek amacıyla antibiyotik1i göz merhemleri kullanılmalıdır.

Başlık: Cvp: 22
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ARTROZ

Yaşlanmaya ya da eklemlerde oluşan başka lezyonlara bağlı olarak gelişen kıkırdak dokusu hastalığıdır.

Artroz, bir ya da birden çok eklemde görülen ve eklemi saran kıkırdakdokusunda özgün doku yıkımı yapan kronik bir hastalıktır. Hastalık, eklemdeki kemiklere de zarar verir. Artroz kısaca eklem yıpranması ya da yaşlanması olarak tanımlanabilir. İleri yaşlarda görülen bu doğal artrozdan başka, eklemle ilgili yerel ya da sistemik hastalıklar sırasında görülen erken yaş artrozu da vardır.

Artroz doku yıkımı yapan bir hastalıktır. Biçim bozucu artrit (artritis deformans) ile hiçbir ilgisi yoktur. Artritis deformans ya da öbür adıyla kronik birincil poliartrit, tüm eklemleri ve eklem boşluğundaki dokuları tutan bir hastalıktır. Akut artrit de artrozdan ayrılmalıdır. Akut artrit, mikrobik etkenlerle oluşan eklem iltihabıdır. Eklem romatizması ise gençlerde sık görülen ve boğaz enfeksiyonlarına yol açan beta-hemolitik streptokokların toksinlerine karşı, eklem dokusunun verdiği iltihabi yanıttır.

İleri yaşların tipik hastalığı olarak kabul edilen artroz, gelişmiş ülkelerde ve 40 yaş sonrasında yaygındır. Kadınlarda daha sık görülür. Öncelikle, omurga (özellikle bel ve boyun bölgeleri), kalça, diz, ayak, başparmak elbileği-eltarağı eklemi (başparmağın kökündeki eklem) gibi çok işleyen, hareketli ve/ya da vücut ağırlığını taşıyan eklemlerde ortaya çıkar.

NEDENLERİ

Artrozlar birincil ya da eklemin mekanik (harekete bağlı) İşlevlerini bozan etkenlere bağlı olarak ikincil olabilirler. Birincil artroz nedenleri genel özellikler taşır.

Yaşlanma ve eklemin sürekli hareketi, eklem kıkırdağının aşınmasına, esnekliğini ve kayganlığını yitirmesine yol açar. Eklem kıkırdağı gittikçe daha az beslenir ve parçalanmaya başlar. Kıkırdağın yaşlanmasıyla birlikte artrozun anatomik ve radyolojik bulguları da zamanla belirginleşerek 40-50 yaş sonrasında eklemlere bütünüyle yerleşir. Artroz gelişiminde yaşlanma dışında şişmanlık da etkilidir. şişman kişilerde eklemlere fazla yük binmesi ve kolesterol fazlalığı gibi metabolizma bozukluklukları artroz gelişimini kolaylaştırır. Artrozun başka genel nedenleri arasında hormonal bozukluklar (yumurtalık ve tiroit bezlerinin hastalıkları), karaciğer ve böbrek hastalıkları, kronik çevresel damar yetmezliği (varis) sayılabilir. Menopoz artroz sürecini hızlandırır ve hastalığın gidişini kötüleştirir. Artrozda kalıtsal etkenlerin de rolü olduğu gösterilmiştir.

Eklem yüzeyinin tümünün ya da bir bölümünün aşın ve doğal olmayan yük altında kalması kaçınılmaz bir şekilde artroza yol açar. Eklemin normal işlevini bozan yerel etkenler sonucunda gelişen bu artrozlara ikincil artroz denir. En tipik ömeği doğumsal kalça çıkığı olgularında görülen kalça artrozudur. Doğumsal çıkığa bağlı olarak eklem başlıklarında gelişen biçim bozukluğu (deformasyon), mekanik uyuşumsuzluk yaratır. Böylece ekleme sürekli olarak ek yük yansıması da artroza yol açar. Yanlış kaynamış kemik kırıkları, dışa ya da içe dönük diz çarpıklıkları, kamburluk (kitbz), omurganın "S" biçimindeki eğrilikleri (skolyoz) gibi eklemlerde dengesiz yüklenmeye yol açan durumlar da küçük yaşlarda artroz gelişimine neden olur.

Eklem kıkırdağını etkileyerek yıkımına yol açan hastalıklar, ikincil artroz nedenidir. Bunlar arasında eklem kırık ve çıkıkları, akut artritler, sık eklem içi kanamalar (hemofili), eklemde ürik asit birikmesi (gut) sayılabilir.

YAPISAL ANATOMİK DEÐİşİKLİKLER

Daha önce de belirtildiği gibi ilk değişiklikler eklemi saran kıkırdak kılıfında görülür. Kıkırdak kılıfı pütürlü, kuru, mat bir durum alarak esnekliğini yitirir. Daha sonra da ufalanarak, bazen de yok olarak altındaki kemiği Örtüsüz bırakır. Kıkırdağın bu şekilde ülserleşmesi, kemiğin yoğunlaşmasına, bütünleşmesine ve mermer gibi pürüzsüzleşmesine (fildişi kemiği) neden olur. Yoğunlaşan kemik bölgelerinin iç kısmında, kan damarlannca beslenmeyen, ölü ve bağdokusu bakımından zengin kistik boşluklar gelişir. Kıkırdak kılıfının bittiği eklem ucu çevresindeki kemik dokusu artışı çok yavaş gerçekleşir ve sonunda "osteofit" ya da "gaga" adı verilen kemik çıkıntıları oluşur. Eklem çevresindeki sinovyal kapsüller bu yıkım sürecine sınırlı bir şekilde katılırlar. Kan damarlarının genişlemesine bağlı olarak şişerler ve zamanla eklem yüzeyine yapışarak eklem hareketlerini kısıtlarlar. Bu süreçte iltihap bulgularına hiçbir zaman rastlanmaz.

BELİRTİLERİ

Artroz belirtileri yalnız hastalığa yakalanan eklemle sınırlıdır. Bu hastalarda genel durumla ilgili yakınmalara rastlanmaz. Başlıca belirtiler ağrı ve eklem hareketlerinin sınırlanmasıdır. Ağrı tipiktir: Eklem hareket halinde iken ya da yüklenme olduğunda beliren ağn, dinlenmeyle kaybolur ya da şiddeti belirgin ölçüde azalır. Eklem hareketlerinin yeniden başladığı sabah saatlerinde şiddeti artan ağn, eklemlerin ısınmasıyla yavaş yavaş azalır. Hareket kısıtlılığı mekanik bir nedenle meydana gelir: İki kemiğin birleştiği eklem yüzeyi düzgün, pürüzsüz ve kaygan olacağına pütürlü, çentikli ve bozulmuştur. Kasların kasılması ve kapsülün kalınlaşması her iki eklem başlığını sıkıştırarak eklem hareketlerini sınırlar. Artroza bağlı bu bozukluklar kroniktir. Bazen göreli iyileşme dönemleri yanında darbe, fiziksel zorlanma, soğuk kas zayıflaması ve şişmanlama gibi etkenlerle yakınmaların arttığı dönemler de görülür. Artroz oldukça yavaş gelişir ve gittikçe kötüleşerek ilerler.

Hekime başvurmayı gerektiren ilk eklem yakınmaları artrozun başlamasından yıllar sonra ortaya çıkar.

TEDAVİ

Bu bölümde artroz tedavisinin genel ilkeleri incelenecek, hastalığın sık olarak yerleştiği eklemlere değinilirken tedavinin ayrıntıları da açıklanacaktır. Artrozun temelinde yatan kemik ve kıkırdak yıkımını onaracak hiçbir ilaç ya da fiziksel önlem yoktur. Tedavilerle Artroz gelişimi ancak çeşitli tıbbi ve fiziksel tedavi yöntemleriyle yavaşlatılabilir ya da bazı durumlarda yıkıma neden olan lezyona bağlı yalanmalar uzun bir süre hafifletilebilir. Bu bilgi ışığırtda artroz tedavisinin üç biçimde uygulanabileceğini belirtelim: Koruyucu, tıbbi (genel ya da yerel) ve cerrahi tedavi.

Artrozun önlenmesi, yaşlanmanın yol açtığı kaçınılmaz eklem yıkımını geciktirmeyi sağlayan tüm kişisel önlemleri kapsar. Aşın kilo almaktan kaçınmak, düzenli spor yapmak (yürümek, bisiklete binmek, yüzmek vb), kanda ürik asit, şeker ve kolesterol değerlerini ölçtürerek artrozu hazırlayıcı hastalıkların erken tanı ve tedavisini sağlamak, dengeli beslenerek et çeşitleri, tatlılar, alkol vb yiyecek ve içeceklerde aşırıya kaçmamak gerekir. Eklem ve iskelet yapısının doğumsal, nedeni bilinmeyen (idiyopatik) ya da tam tedavi edilmemiş darbeye bağlı bozukluklarını önlemek için erken cerrahi ve ortopedik tedaviler uygulanır.

Artrozun übbi tedavisi sistemik ya da yerel olabilir. Sistemik tedavide artrozu ağırlaştıran hormonal bozukluklar, şeker hastalığı ve şişmanlık gibi hastalıklar tedavi edilir. Yerel tedavide ise, ağrının başlıca sorumlusu olan yumuşak eklem dokularının örselenmesi azaltılmaya çalışılır. Aynca iskelet sisteminin kan ve kalsiyum gereksinimleri yeterli düzeyde karşılanır, hastalıklı eklemin hareket yeteneği elden geldiğince korunmaya çalışılır. Cerrahi tedavi, artroz yakınmalarına yol açan bozuklukları önemli ölçüde düzelterek en başarılı ve uzun erimli sonuçların alınmasını sağlar. Hasta ekleme ve hastanın yaşına göre değişen bir dizi cerrahi yöntem uygulanabilir. Cerrahi yöntemlerin başlıcalan eklemi oluşturan kemikler arasındaki bağlantıyı yeniden düzenleyen osteotomi (ameliyatla kemiğin bir parçasının çıkarılması ya da kemik eklenmesi), yıkıma uğramış eklem başlıklarının bir bölümünün ya da bütününün protez (yapay kemik uçları) ile değiştirilmesidir.

Başlık: Cvp: 22
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ARTROZ TIPLERI

Omurga artrozu

Omurga, artrozun en çok yerleştiği organdır. Özellikle hareketli eklemlerin bulunduğu bel ve boyun omurlarında sık görülür. İki tür omurga artrozu vardır: Disk artrozu ve interapofizer artroz. Disk artrozunda omurlar arasındaki disk (yastık) esnekliğini yitirerek kemikler arasında ezilir. İnterapofizer artrozda ise hastalık omurların arka kısımlarını birleştiren küçük eklemlere yerleşmiştir ve omurga hareketleri sınırlanır. Bilindiği gibi omurlar arasında kıkırdak yapısında diskler bulunur. Bu diskler esnek ve kaygan olmalarıyla kemikler arasındaki sürtünmeyi en aza indirerek omurga hareketlerini gerçekleştirirler. Disk, artrozun yıkıma uğrattığı ilk, hatta tek eklem yapısıdır. Omurga artrozunun öteki özellikleri hep bu başlangıç lezyonunun sonuçlandır. Disk yumuşar, bütünlüğünü yitirir, ufalanmaya başlar, incelir ve sonunda omurlar arasında ezilir.

İncelmenin, disk yüzeyinde eşit olmaması sonucunda üstteki disk, alttaki hastalıklı diskin incelen bölgelerine doğru kaymaya başlar. Bir yandan da ezilen disk omurların dışına kayar. Omurları birbirine tutturan bağlar, diski bütünüyle hapseder. Böylece iyice gerilen disk, kemiğin en dış yüzünü ve omurga periostunu (kemik dış zan) tahriş eder. Kemik, sürekli etkisinde kaldığı tahriş edici uyaranlara "osteofît" ya da "gaga" adı verilen kemik çıkıntıları oluşturarak yanıt verir.

Kemik dokusundaki artış bazı ileri olgularda birkaç omurun birbiriyle kaynaşmasına neden olabilir. Kaynaşan omurlar arasındaki eklemler ve dolayısıyla hareketlilik sınırlanmış olur.

Omurga artrozunda, ağrı ve omurga sertliğine ek olarak omurga kanalından geçen sinirsel yapılann zedelenmesine bağlı belirtiler de görülebilir. Omurga içinde omurilik yer alır. Omuriliğin hareket ve duyu sinirleri (motor ve sensoryal sinirler) vücudun her yanına yayılır. Sinirler gidecekleri yere ulaşmak için mutlaka omurga içinden geçmek zorundadır. Bu geçiş, yapılarında birçok delik bulunan omurların art arda sıralanarak oluşturduğu kapalı bir kanal içinde gerçekleşir. Böylelikle bir omurun kayması ya da kemik çıkıntısının büyümesi, omur boşluğunu daraltarak sinire doğrudan baskı yapar. Kemik baskısı ile sıkışan sinirin yayıldığı bölgelerde ağrı duyulacaktır. Örnek olarak, siyatik sinirin sıkışması ya da iltihabı sonucunda gelişen siyatik tablosu verilebilir.

Ağrıyı oluşturan tek etkenin sıkışma olmadığı, göğüs hizasındaki omurları tutan artroz örneğinde daha iyi anlaşılır. Göğüs omurlarında boşluğun geniş ve bu omurların çok az hareketli olması, sıkışma olasılığını zayıflatır. Bu durumda sinir kökünü ilgilendiren iltihaplanma ve bazı olgularda mekanik değişimler sonucunda gelişen kanlanma yetersizliği söz konusudur. Sinir kökünün zedelenmesi ağn dışında çeşitli belirtilere de neden olabilir. Özellikle artrozun göğüs ve boyun omurlarını tuttuğu durumlarda, "servîkal sendrom" görülebilir. Bu, gözbebeklerinde genişleme, etkilenen sinir kökü tarafında yanm baş ağrısı, eklem hareketlerinin çıtırtılı olması, denge bozukluktan, kalp çarpıntısı ve mide bulantısıyla seyreden bir tablodur. Tüm bu belirtilere "Neri-Barre-Lieou sendromu" adı verilir.

Omurga artrozu tedavisinin genel ilkelerine daha önce değinilmişti. Bu arada önemli bir noktayı vurgulamak gerekir. Birkaç aydır sırt ve boyun ağrılarından yakınan bir hastanın hekime başvurması ile çekilen röntgen filminde disk ya da omurga arka eklemlerinde artroza bağlı yıkımın yıllar önce başladığı anlaşılır. Aynı hastanın bir-iki yıl önce hiçbir yakınması yokken omurga fîlmi çekilseydi, artroz lezyonlan tüm açıklığıyla görülebilecekti. Öyleyse ağrılar neden birdenbire ortaya çıkar? Bunun nedeni, önceleri her şeye karşın normal olan omurganın statik-dinamik (durağan ve devingen) dengelerinin, bazı yeni etkenlerle artık bozulmuş olmasıdır. Bu etkenler omurgayı destekleyen kasların durumu, omurga kemiklerinin tuttuğu kalsiyum miktarı ve vücudu etkileyen başka sistemik hastalıklardır. Bu nedenle, tıbbi tedavi filmlerde saptanan artrozu tedavi etmekten çok (ki bu olanaksızdır) genel ya da kaslara bağlı bozuklukların giderilerek yakınmaların dindirilmesine yöneliktir. Fizik tedavinin artrozda çok geniş bir uygulama alanı vardır. Özellikle dolaşımı hızlandıran ve kas beslenmesini artıran masaj ve kuru ısı uygulanması (elektrikli yastık, Bier fırını, kısa hertz dalgalan ile yapılan markoniterapi, radarterapi, sıcak kum tedavisi) yaygın olarak kullanılan yöntemlerdir.

Cerrahi tedaviye çok az olguda başvurulur. Artrozun yaptığı yıkım sonucunda omurga kanalındaki sinirsel yapıların sıkıştığı olgularda cerrahi tedaviyle bu sıkışıklıklar giderilir. Birden fazla diskin yıkıma uğradığı ileri omurga artrozu olgularında ağrıya yol açan sıkışmanın olduğu omurların çıkarılması yöntemine başvurulur.

Kalça artrozu

Kalça artrozun en çok görüldüğü eklemlerden biridir. Doğumsal gelişme bozukluğu (konjenilal displazi) olanların büyük bir bölümünde tedavi edilmemiş ya da bütünüyle iyileştirilmemiş doğumsal biçim bozukluğundan kaynaklanan ikincil artroz görülür.

İkincil artrozun başlıca nedenlerinden biri doğumsal gelişme bozukluklarıdır. Çünkü tedavi edilmemiş ya da tam iyileşmeyen doğumsal gelişme bozukluklarında ilerleyen eklem uyumsuzlukları artroza ortam hazırlarlar. Tedavi edilmemiş ya da altı yaştan sonra tedavi edilmiş doğumsal kalça çıkıklarında uyluk kemiğinin (femur) ya da kalça kemiği yuvasının (asetabulum) eklem yapılarında düzensizlikler kalır. Doğumsal kalça çıkığında beliren artroz oldukça ağırdır. Eklemlerdeki düzensizliklerin en az hafif olduğu olgularda bile artroz şiddetlidir. Doğumsal kalça çıkığına bağlı olarak gelişen artrozun belirtileri çok geç ortaya çıkan (30-40 yaşlarında) ağrı ve hareket kısıtlılığıdır. Kemik oluyum bozukluklarının ileri derecede olduğu olgularda, gerçek artroz tablosunun henüz ortaya çıkmadığı erken dönemlerde topallama ve ağrı belirir. Kalça kemiği yuvası (asetabulum) ve uyluk kemiği başı aynı eğime sahip değilse, vücut ağırlığı eklem yüzeyine eşit dağılmaz ve eklem kıkırdağı giderek aşınır. Çıplak kalan kemik yüzeylerinin birbirine değmesiyle çok ağrılı ve zamanla eklem hareketlerini kısıtlayıcı bir tablo ortaya çıkar, ikincil artroz, iki eklem yüzeyi arasındaki kusursuz uyumu bozan herhangi bir nedenin sonucunda gelişebilir. Bu nedenler arasında uyluk başının iltihaplanmasını (osteokondrit) sayabiliriz (Perthes hastalığı). Bu hastalıkta kemik ucu (epifiz) çekirdeğinin 4-10 yaşlarında meydana gelen yerel dolaşım bozukluğuna bağlı olarak normal gelişimini tamamlayamaması söz konusudur. Sonuçta uyluk başı büyük ölçüde yuvarlaklığını yitirir. Uyluk kemiği ucundaki ve uyluk boynundaki kırıklar çoğu zaman kemiği besleyen damarların da tıkanmasına neden olarak kemik beslenmesini önemli Ölçüde bozar. Uyluk başı kemik dokusunda böylelikle kısmen ya da bütünüyle doku ölümü gelişir ve hızla artroz oluşumu başlar.

Kalçanın mikrobik iltihaplarına (septik artritler) ya da Koch basiline (verem basili) bağlı iltihaplar (verem artriti, koksit) eklem kıkırdağında ve kemik başlarında önemli doku yıkımı yapar. Bu hastalıklarda klinik açıdan tam iyileşme sağlansa da bazen ağır artroz tablosunun gelişimi önlenemez,. Kalça artrozuna neden olabilecek belirgin bir yerel etken olmadan gelişen artroza birincil artroz denir. Bu artroz türü başta jngiltere olmak üzere Kuzey ülkelerinde çok yaygındır. Daha çok orta-ileri yaşlarda (50-60 yaşından sonra) görülür ve bir yanda daha belirgin olmak üzere her iki kalça eklemini tutar.

Hastalık eklemlerde ilerleyerek hareketin sınırlanmasına neden olur. Uyluk başı normal biçimini yitirir, büyür ve kalça kemiği yuvasını fazlasıyla doldurarak eklemin tüm mekanik işlevim bozar. Kalça artrozunun en önemli belirtisi kasığa, kalçaya ve sıklıkla dize yayılan ağndır. Kalça ekleminin bacağı uzatan ve içe doğru döndüren hareketleri kısıtlanmıştır. Öte yandan eklemin İçeriye doğru yaptığı bükülme hareketi hastalıktan uzun bir süre etkilenmez. Daha önce değinilen iki belirti sonucunda hastalığa özgü bir topallama (kaçış topallaması) gelişir. Bunun nedeni hastanın yürürken vücut ağırlığını sağlam ekleme bindirerek, ağrılı eklemin yükünü en aza indirmeye çalışmasıdır.

Kalça artrozunun tedavisinde, Öteki eklemlerin artrozunda olduğu gibi tıbbi ve fizik tedavi yöntemleri uygulanır. Tedavide öncelikle eklemdeki iltihabın ve eklem çevresindeki yumuşak dokulardaki (sinovya zan, eklem kapsülü, kaslar) zedelenmenin giderilmesi amaçlanır. Tedavi sonucunda hastanın ağrılarında belli bir azalma olsa da, eklemlerde artrozun yol açtığı doku yıkımı onarılamaz. Kalça artrozunun cerrahi tedavisi, ortopedinin en önemli alanlarından biridir. Cerrahi tedaviden oldukça başarılı sonuçlar alınabilir. Kalça artrozunu önleyici ve artrozu tedavi edici iki tür cerrahi girişim yöntemi vardır. Artrozun koruyucu cerrahi tedavisi çocuk ve gençlere uygulanır. Bu yöntem uyluk başının doğumsal gelişme bozukluğu i]e asetabulum arasındaki mekanik uyumsuzluğu gidermeye yöneliktir. Böylece ileride gelişmesi kaçınılmaz bir artroz önlenmiş olur.

Uyluk boynunun yaptığı açıyı değiştirerek eklemin mekanik İşlevlerini düzeltmeyi amaçlayan osteotomi (ameliyatla kemiğin bir parçasının çıkarılması ya da kemik eklenmesi) ve doğumsal gelişme geriliği nedeniyle uyluk başını barındıracak boyutlara ulaşamamış asetabuluma (kalça kemiği yuvası) uygulanan cerrahi girişimler de Önemlidir. Kalça artrozunun cerrahi tedavisinde lezyonun tek ya da çift yanlı olması, hastanın yaşı ve cinsiyeti, mesleği ve yaşam alışkanlıkları gibi etkenlere bağlı olarak çeşitli yöntemler uygulanır. Kalça artrozunda geçerliliğini koruyan önemli cerrahi girişim yöntemlerinden bazıları şunlardır:

Osteotomi

Osteotomide uyluk kemiğinin başı ile kalça kemiği yuvası arasındaki değme noktalan değiştirilerek uyluğun burada yaptığı yıkım giderilmeye çalışılır. Cerrahi girişimden sonra ağrı kaybolur, artrozun ilerlemesi durur ve kalça işlevleri ile hastanın yürümesinde belirgin düzelme sağlanır, iyileşme bazen kalıcı bazen de geçicidir. Gene de osteotominin genç ve eklem işlevleri henüz ileri derecede bozulmamış hastalarda uygulanan, hastalığın nedenini ortadan kaldırmayan, ama oluşan doku yıkımını onaran bir tedavi olduğu unutulmamalıdır. Kemiklerin, osteotomiden sonra metal plakalarla birbirine tutturulması yöntemi geliştirildikten sonra, hastalara uzun süreli alçı uygulanmasına son verilmiştir.

Artrodez

Artrodez, eklemin cerrahi girişimle kaynaştırılmasıdır ve tek yanlı kalça artrozlarmda uygulanır. Artrodez uygulanan eklem devre dışı kaldığından ağrı bütünüyle ortadan kalkar. Hasta sağlam eklemini kullanarak rahatça iş hayatını sürdürebilir. Ama bu tedavi sonucunda oturma, araba kullanma ya da bisiklete binme gibi edimler güçleşir. Belli bir yaşama alışkanlığı olan hastalar gönüllü olarak kabul etmese de, artrodez en geçerli tedavi yöntemlerinden biridir.

Atroplasti girişimleri

Artroplasti, hastalığın yıkıma uğrattığı eklem başlarına yeniden biçim verilmesidir. Eklem başlarını fasya, yağ vb biyolojik maddelerle kaplama yöntemleri başarılı olmayınca, son zamanlarda yapay eklem başlarının kullanımına başlanmıştır.

Artroprotez

Her iki eklem yüzeyinin (uyluk ve asetabulum) ya da yalnız uyluk başının değiştirilmesidir. Vücudun iyi uyum gösterdiği metal alaşımlardan üretilen yapay protezler kullanılır.

Artroprotez mekanik açıdan kalça artrozunu bütünüyle iyileştiren bir girişimdir. Ağn birkaç gün içinde bütünüyle kaybolur, eklem hareketleri ve yürüme hemen hemen normale döner. Ama gene de bazı sorunlar görülebilir; hastaların bir bölümünde ekleme yerleştirilen yapay maddelere karşı uyumsuzluk gelişir. Elde edilen sonuçlann yüksek başansı ve olguların başka girişimlerle tedavi şansının olmaması artroprotez tedavisini daha da geçerli kılar. Girişimin teknik yönü geliştikçe artroprotez, artroz tedavisinde en seçkin yöntemlerden biri olacaktır.

Diz eklemi artrozu (gonartroz)

Artrozun dizde birincil olarak gelişmesi çok enderdir. Burada hemen her zaman iskelet çatısı eğrilmelerine, küçük yaşlarda geçirilen iskelet yapısını bozan hastalıklara ve darbelere bağlı ikincil artroz söz konusudur. Raşitizmde, küçük yaşlarda görülen kemik kırıklarının yol açtığı içe (X bacak, valgus) ya da dışa (parantez bacak, varus) dönük dizlerde vücut ağırlığı yaşam boyunca eklemin içbükey yüzüne biner. Böylece aşın yük altında kalan eklem erken yaşlanır ve kıkırdak ile altındaki kemik yıkıma uğrar. Diz artrozu belirtileri genellilde 50 yaşlanna doğru daha çok şişman, bacaklannda varis bulunan ve menopoz dönemindeki kadınlarda görülür. Başlangıçta sinsi bir ağn vardır ve eklem hareketleri kısıtlanır. Hastalık yerleştikçe sinovya zarı kalınlaşarak diz şişer. Baldır kaslarında erime (hipotrofi) başlar. Diz hafif gergin, eklem hareketleri kısıtlı ve seslidir (kıtırtıh). Diz filminde eklem kenarlannın inceldiği, hatta dizin iç ya da dış bölümlerinde bütünüyle ortadan kalktığı görülür. Hastanın ayakta çekilen diz filminde kemiklerin denge ekseninin bozulduğu ve eklem kenarlarının inceldiği belirgin bir biçimde saptanır. Hastalığın birincil türünde genellikle dizkapağı kemiğinin eklem yüzeyinde osteofît (kemik çıkıntısı) oluşumu gözlenir. Eklem içinde serbest kemik parçalarına rastlanabilir.

Tıbbi tedavi, öteki artroz türlerinde olduğu gibi ancak geçici rahatlama sağlar ve yalnızca hastalığın başlangıç evrelerinde uygulanır. Belirtiler ortaya çıktıktan ve dizde belirgin biçim bozukluğu oluştuktan sonra ağrının giderilmesi ve ekleme olağan işlevlerini kazandırmak ancak cerrahi tedavi ile sağlanabilir. Cerrahi girişim ile eklemde hareketi sınırlayan ve ağrı yapan tüm ölü dokular çıkarılır ya da uyluk ve kaval kemiklerinin denge ekseni düzeltilerek yükün diz eklemine sağlıklı bir şekilde dağılması sağlanır. İlk geliştirilen cerrahi girişim yöntemlerinden "keiloplasti de eklem İçindeki kemik kırıntıları, bozunmuş menisküs, uyluk ve kaval kemiği yüzeylerini zedeleyen osteofitler, eklem kıkırdağında yıkıma uğramış alanlar çıkarılır. Dokuların bozunması ileri düzeydeyse kaval kemiğinin eklem yüzeyi çıkarılarak açıkta kalan kemik bu bölgeden alınan yağdokusu ile örtülür. Dİze binen yük eksenini düzeltmek amacıyla osteotomî uygulanır. Bu eksenin bozulmasına yol açan, kaval kemiğine ve öteki kemiklere ilişkin iskelet düzensizlikleri de giderilir. Cerrahi girişim, kaval kemiği üst ucundan başlayıp kemiğin içbükey yüzeyi boyunca devam eden bir keşiden oluşur. Bu girişimle eklem yüzeyleri bütünüyle yatay duruma getirilir ve kesik kemik yüzeyleri arasına hastanın kendisinden ya da başkasından alınan takoz biçiminde kemik parçalan sıkıştırılır. Böylece eklemin doğru bir biçim alması sağlanır. Hasta girişimden sonra 3-4 hafta alçıda tutulur. Ekleme birkaç ay boyunca doğrudan yük bindirilmez. Bu girişim 65-70 yaş üzerindeki hastalarda bile oldukça başarılı sonuçlar verir. Artrodez ve diz ekleminin devre dışı bırakılması girişimleri, ancak diz eklemini tutan bir enfeksiyon durumunda ya da çok genç hastalarda darbe sonrası gelişen artroz olgularda uygulanır.

Günümüzde artroz tedavisinde önemli basanlar elde edilmektedir. Farmakolojik araştırmalann ve yeni cerrahi tekniklerin geliştirilmesi sonucunda yaygın bir hastalık olan artrozun yakın gelecekte daha geniş tedavi olanaklarına kavuşacağı düşünülmektedir.

Sporcu Artrozu

Sporcularda darbeye bağlı artroz gelişimi sık görülür. Artroz doğal olarak en çok kullanılan eklemlerde gelişir. Özellikle önemsenmeyen ancak yinelenen hafif ya da şiddetli darbeler ile ters hareketler eklemleri zamanla aşındırır. Tenisçilerin tipik artrozu dirsek ağnsıyla ortaya çıkar. Bu artroz golf oyuncularında da görülebilir. Ayak eklemlerinin artrozu atletlerde, bisikletçilerde yaygındır ve Aşil kirişi ile ayak tabanında ağrılarla seyreder. Bisikletçilerde hastalığın en çok görüldüğü bölgeler omurga, diz ve bileklerdir. Diz ekleminde artroz futbolcularda, bilekte artroz ise boksörlerde daha yaygındır. Futbolcularda top sürmeye bağlı olarak gelişen ve üst baldırda ağrılarla seyreden kalça artrozu oldukça tipiktir. Otomobil ve motosiklet sporlarıyla uğraşanlarda ve su kayakçılannda omurga artrozu yaygındır. Disk, çekiç ve cirit atanlarda ise hastalık öncelikle omuzlarda ve dirseklerde ortaya çıkar.

Başlık: Cvp: 22
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ASIL TENDONU ILTIHABI

Aşil tendonu (kirişi) iltihabı, bacak kaslarını topuğun arkasındaki kemiğe bağlayan tendonun iltihabıdır. Ağrı, dokudaki küçük yırtıkların sonucudur. Bu durum çoğu kez ağır egzersiz sırasında oluşur.

Belirtiler

- Aşil tendonunda, özellikle koşarken ya da sıçrarken, ağrı

- Ağrıya hafif bir şişme ve hassasiyet eşlik edebilir.

- Ayaktaki ağrı ve hareket kısıtlılığı acil tedavi, genellikle ameliyat, gerektirebilir.

Teşhis

Aşil tendonu iltihabında, çekilen röntgen. filminde herhangi bir anormallik görülmez.

Aşil tendonu kopmadıkça, dinlenme, buz uygulaması ve egzersiz programının değiştirilmesi gibi koruyucu tedavi yöntemleri, tendonun kendi kendisini birkaç haftada onarmasına olanak sağlar.

Tedavi

Çoğu kez, etkilenen bölgenin dinlendirilmesi en iyi tedavidir. Başka bir egzersiz biçimine, en azından geçici olarak, geçmek önerilebilir. Aşil tendonuna buz uygulamak rahatlama sağlayabilir. Tendon üstündeki yükü azaltmak için, ayakkabının içinde topuğu yükselten bir ortopedik araç kullanılabilir.

Ameliyat yalnızca, tendonun tam olarak yırtıldığı durumda gerekli olur.

ilaç Tedavisi

Aspirin ve diğer antienflamatuar ilaçlar ağrıyı ve diğer şikayetleri azaltmaya yardımcı olabilir.

Başlık: Cvp: 22
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ASTIM

Astım, hava yollarının daralması ve inflamasyonu ile karakterize kronik bir akciğer hastalığıdır. Hastalık hafif veya şiddetli olabilir, bazı hastalarda da nadiren ortaya çıkan ve çok hafif veya hayatı tehdit edecek derecede şiddetli olabilen ataklarla seyreder. Astımın belirtileri akciğerlerde bronş ve broşiyol adı verilen hava yollarının iç yüzeylerinin inflamasyonuna bağlı olarak gelişmektedir. Bu inflamasyon mukus üretiminin artmasına neden olur ve inflamasyonla ilgili bağışıklık sistemi hücrelerinin hücumu sözkonusudur; her iki durum da hava yolu tıkanıklığına neden olur. Ek olarak hava yollarını çevreleyen kaslarda kasılma meydana gelir ve hava yollarındaki daralma şiddetlenir.

Astımla ilişkili inflamasyon aynı zamanda hava yollarında aşırı duyarlılık gelişmesine neden olur. Bu hava yolları tetikleyici olarak adlandırılabilecek özel durumlara maruz kaldığında genellikle astım atağı denilen durum meydana gelir. Tetikleyiciler genelde allerjen maddelerdir. En yaygın alerjenler; hayvan tüyü ve salyası, polenler, küfler, toz mitleri, hamamböceğinin vüsut artıkları, bazı ilaçlar ve kişiye özgü yiyeceklerdir. Allerjenler dışında sıklıkla astım atağını tetikleyen etkenlerden biri de viral enfeksiyonlardır (nezle ve grip gibi). Diğer önemli tetikleyiciler: egzersiz, soğuk hava solumak, hava kirliliği, odun dumanı, sigara dumanı, bazı boyalar ve duygusal stres. Bazı şiddetli astım hastalarında herhangi bir tetikleyici saptanamayabilir.

Astım genelde 5 yaşından önce başlamakla birlikte, belirtilerin ortaya çıkışı her hangi bir yaşta olabilir. Astım kalıtımsal özellikleri olan bir hastalıktır ve sıklıkla ailesinde allerji olan kişilerde gözlenir.

Belirtiler

Genel olarak, astım belirtileri hırıltılı solumak (dışarı verilen havanın zorlukla çıkmasından), solunum güçlüğü ve inatçı öksürüktür. Bazı hastalarda, sürekli öksürük temel belirtidir. şikayetler genellikle sabahları daha kötüdür ve egzersiz sonrası şiddetlenir.

şiddetli astım ataşında; çarpıntı, terleme, nefesin son derece kısalması, genişlemiş burun delikleri, nefes alma sırasında göğüs ve boyun kaslarının da kullanılması, siyanoz (el tırnaklarında ve dudaklarda morarma) gözlenebilir.

Tanı

Doktorun muayenehanesinde astım krizi geçirmediğiniz sürece, tanıda esas olan sizin anlattıklarınız olacaktır. Astım tanısının doğrulanması kan testleir ile, akciğer röntgen filmi ile ve akciğer fonksiyon testleri ile yapılır. Akciğer fonksiyon testleri:

- Spirometre : hastadan bu cihaza üflemesi istenir ve cihaz bu ava akımını değerlendirir. Genelde ikinci kez hastaya hava yollarını genişletecek bir ilaç verilir ve eğer hava akımında iyileşme olursa astım tanısı doğrulanır.

- Peak flow metre : bu cihaz üflenen havanın hızını ölçer.

- Eğer astım krizine allerjenlerin neden olduğu düşünülüyorsa, ancak allerjen bilinmiyorsa, allerji deri testleri yapılabilir. Deri testinde, allerjiye neden olabilecek değişik maddelerden bir miktarı deri içine veya deri altına enjekte edilir. Eğer 15-20 dakika içerisinde enjeksiyon yapılan yerde, kızarma ve şişme meydana gelirse o maddenin astım krizine yol açan alllerjen olduğu kabul edilebilir.

Erişkinlerdeki Astım genelde hayat boyu süren bir hastalıktır. Çocukluk çağında ortaya çıkan astım olgularının yaklaşık yarısında tamamen iyileşme veya zamanla şiddetinde azalma meydana gelebilir. Ancak ileriki yaşlarda genellikle tekrar başlar.

Bazı hastalarda, astım atakları sigara dumanı, hava kirleticileri ve kuvvetli kimyasalllardan uzak durularak önlenebilir. Evde bulundurulacak bir peak flow metre sayesinde ataklar önceden farkedilerek, gerekli ilaçların alınması sağlanabilir ve atak gelişmesi engellenebilir.

Ayrıca öksürüklerin sıklaşması da astım krizinin habercisi olabilir. Diğer haberciler, balgamın artışı, nefesin kısalması, alında ağrı (sinüs ağrısı), ateş, soğuk algınlığı belirtileri (burun akıntısı veya burunda dolgunluk, hapşırmalar, gözlerde sulanma).

Tedavi

Kronik astım hastalığı olan her hasta mutlaka doktoruna danışarak hangi ilaçları hangi durumlarda kullancağını, atakların önlenmesi için hangi ilaçları alması gerektiğini ve ilgili diğer konuları bir yere yazmalı ve yanında taşımalıdır.

Bilinen allerjenlerden uzak durulmalıdır. Astım hastalarının evlerinde hayvan beslemesi sakıncalı olabilir. Mutlaka beslenecekse de yatak odasından uzak tutulması ve hayvan sıklıkla yıkanmalıdır. Toz mitlerinin alerjen olduğu saptanmış ise ev sık sık ayrıntılı olarak temizlenmeli, yatak odalarında uzun tüylü halıların yerine kilimler ve tüylü battaniye yerine de kumaş örtü kullanılmalıdır. Yatak malzemeleri sık olarak çok sıcak suda yıkanmalıdır. Diğer allerjenlere uygun önlemler alınmalıdır.

Astım tedavisinde kulanılan çeşitli tip ilaçlar vardır. Bunlardan bazıları atakların oluşumunu önlemek için, bazıları da atak sırasında kullanılır.

Bromkodilatör ilaçlar: Bu grup ilaçlar hava yollarının çevresindeki kasları gevşeterek hava akımıı arttırırlar ve genelde solunum yolu ile alınırlar. Bronkodilatörler kendi aralarında etki gücü ve etkinin ortaya çıkış süresine göre gruplanırlar.

Anti-inflamatuvar ilaçlar : bu ilaçlar astım atağının oluşumunu engellemek için düzenli olarak alınan ilaçlardır. Hava yollarındaki inflamasyonu ve kaslardaki kasılmayı azaltırlar. Kromolin sodyum bu ilaçlardan biridir ve hafif - orta şiddetteki astım hastalarında kullanılabilir. Yine bu gruba dahil olan steroid grubu ilaçlarda solunum yolu ile veya tablet olarak alınabilir. Steroidler daha çok orta ve ileri derecedeki hastalarda kullanılırlar. Lökotrien adı verilen maddelere etki eden ilaçlar da anti-inflamatuvar ilaçlardandır. Lökotrienler; hava yollarında inflamasyon ve daralmaya neden olan kimyasal maddelerdir. Tablet olarak alınırlar ve lökotrien adı verilen maddeleri bloke ederler.

Bazı hastalar aşı tedavisi denilen uygulamadan fayda görürler. Bu tedavide, allerjen maddeler hastaya gittikçe artan dozlarda verilerek bağışıklık sisteminin o maddeye karşı alerji oluşturması engellenir. Bu tedavinin hafif-orta dereceli astımlılarda ve genelde ev tozu miti, küfler ve hayvanlara bağlı astım krizi geçirenlerde etkili olduğu görülmektedir.

şiddetli bir atakta vakit geçirmeden hastaneye müracaat etmelidir.

Astım tam olarak tedavi edilememekle birlikte, başarılı bir şekilde kontrol edilebilir. Astımlı hastalar dikkat ettikleri sürece normal bir hayat yaşayabilirler.

Başlık: Cvp: 22
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
ATESLI ROMATIZMA (AKUT ROMATIZMAL ATES=ATESLI EKLEM ROMATIZMASI)

Ateşli romatizma vücudun streptokok türü mikroplara karşı olan bağışıklık cevabı olarak bilinir. Boğazdaki streptokok iltihabı bir veya iki hafta sonra ateşli romatizma başlangıç semptomlarını ortaya çıkarmaktadır. Ateşli romatizmayı önlemede karşılaşılan sorunlardan biri streptokoklar tarafından boğazda meydana gelen iltihabın tam olarak ortadan kaldırılmamasıdır. Bunun için streptokoksal boğaz enfeksiyonları uygun bir şekilde tedavi edilmeli, mikrobik ajanı tam olarak teşhis etmek için boğaz kültürü alınmalıdır.

Yüzyıl önce çeşitli araştırmacılar ateşli romatizmanın kendi kendine geçebilen bir hastalık olduğunu belirtmişlerdir. Görünüşte doğru olmakla birlikte Amerika nın çeşitli şehirlerinde bu hastalığa yakalanan çocuklarda iyileşme görülmekte, ancak hastalık belli bir süre sonra tekrar ortaya çıkmaktadır.

Major -önemli işaretler-

(Teşhis için bunlardan en az iki tanesi gerekir)

- Kalp enflamasyonu

- Bir eklemden öteki ekleme geçen Artrit (eklem iltihabı)

- Kontrolsüz yüz veya kol bacak hareketi (korea)

- Deride kırmızımtırak dökülmeler.

- Deri altı lenf düğümleri

Minör -küçük işaretler

(Teşhis için bir önemli, 2 tane de küçük belirti gerekir)

- İltihapsız eklem ağrısı.

- Ateş

- Daha önce ateşli romatizmaya bağlı kalp hastalığı.

- İltihaplı gösteren kan testleri

- EKG deki kalp hastalığı bulgusu.

Boğaz kültürü neticesinde iltihabı yapan mikroplar pozitif ise doktor uygun antibiyotik tedavisine başlamalıdır.

Eğer antibiyotik haplar ağızdan alınırsa boğazdaki iyileşme 1-2 gün içinde olsa bile verilen kutudaki tüm ilaçlar bitinceye kadar alın-maya devam edilmelidir.

Ateşli romatizma bir veya birkaç organda da iltihaba neden olur. Sık olarak eklemlerde iltihabi şişme, kırmızılık ve sıcaklığa karşı aşırı duyarlılık ile karakterize bir klinik durum ortaya çıkarır.

Kalp kapaklarını tutarak kardite yol açar. Bu şekilde kapaklar görevlerini yapamaz. Bu şekilde kalp, pompalamada etkisiz kalır. Ender durumlarda iltihap nedeniyle kalp kendini dur-durur ve buna bağlı olarak ölüm meydana gelir.

Kalp enflamasyonu sürekli etkili bir olay değildir. Bununla birlikte kalp kapakçıklarında sertleşme (Scar dokusu) meydana gelebilir ve sonuçta kan akışı mümkün olamaz. Bu olaya Stenoz, kan kapakçıktan geriye dönerse buna da Regürjitasyon denir. Bazen aylar hatta yıllar içinde ciddi komplikasyonlar gelişir ve sonuçta kalp kapaklarındaki bu hastalığı ortadan kaldırmak için cerrahi müdahale gerekebilir.

Ateşli romatizma beyni de etkilerse Korea denilen ve kol, bacak ve yüzde kontrol edilemeyen hareketler ortaya çıkar. Deriyi tutarsa Eritema Maginatum denilen kırmızımtırak döküntülere sebep olur.

Tedavi

Hastalığı önleme

Çocuğunuzda boğaz ağrısı ile karşılaştığınızda ve özellikle 24 saat içerisinde ağrının ateşli birlikte artması durumunda çocukla yakından ilgilenmeli ve onu doktora götürmelisiniz.

Boğaz Kültürü

Eğer doktorunuz streptokokun yaptığı boğaz enfeksiyonundan şüphelenirse boğazdan bir mikrop örneği almalıdır. Bu örnek daha sonra laboratuvar testlerinde kullanılır. Eğer kesin olarak streptokoküs olduğu ortaya çıkarılırsa, doktorunuz size çoğu vakada penisilin olmak üzere antibiyotikler önerir.

Ateşli Romatizmanın Tedavisi

Antibiyotikler hastalık etkeni streptokokları temizlemek için verilir. Genellikle etkili antibiyotiklerin kullanımı 2 inci ateşli romatizma atağını önlemek için aylarca hatta yıllarca kullanılabilir. Yüksek dozda aspirin ve bazen Steroidler ateşli romatizmaya bağlı iltihabı ortadan kaldırabilirler.

şu unutulmamalıdır ki, boğaz ağrısı basit fakat yaygın bir problemdir. Ve eğer streptokoksal enfeksiyon varsa ve tedavi edilmeden bırakılırsa, ileride ciddi ve uzun süreli bir kalp hastalığına sebep olabilir.

Başlık: Cvp: 22
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BADEMCIK ILTIHABI (TONSILLIT)

Bademcikler lenf düğümcükleridir. Ağzınızın gerisinde her iki yanda birer tanedir. Diğer görevlerinin yanında ağıza giren zararlı mikroorganizmaları filtre etmek de vardır. Fakat çok fazla bakteri girince direnemezler. iltihaplanır ve şişerler. Buna bademcik iltihabı (tonsilit) denir. özellikle çocuklar arasında çok yaygındır.

Belirtiler

- Boğaz ağrısı,

- Başağrısı,

- Ateş ve üşüme, titreme,

- Boğaz ve çenede ağrıyan bezler.

Teşhis

Tonsilit belirtileri gribinkilere benzer. İlk belirti yutmayı zorlaştıran boğaz ağrısıdır. Bademcikler görülür şekilde kırmızılaşır ve şişer. İltihaplanmış bademciklerin üzerinde nokta şeklinde iltihap alanları da görülebilir. Bölgesel lenf düğümleri (çene altı ve boyundakiler gibi) büyüyüp hassaslaşabilir.

Eğer belirtiler 48 saatten uzun sürerse ya da sizin veya çocuğunuzun geçmişinde tekrarlayan tonsillit öyküsü varsa doktorunuza başvurun; boğazınızı muayene ettikten sonra hastalık etkeninin beta streptokok bakterisi olup olmadığını anlamak için kültür örneği alacaktır.

Tonsillit günümüzde oldukça yaygındır. Tedavi edilmezse bademciklerin çevresinde abse oluşumuna yol açabileceği için, tonsillit mutlaka tedavi edilmelidir.

Tedavi

Kendinizde veya çocuğunuzda bademcik iltihabı belirtileri görürseniz, bol bol dinlenin, yumuşak yiyecekler yiyin ve boğazınızı rahat-atacak sulu gıdalar alın. Ilık tuzlu suyla gargara yapmak ağrıyı azaltır. Aspirin veya benzeri ilaçlar (acetaminopen gibi), yardımcı olabilir.

İlaçlar

Bir bakteri enfeksiyonu söz konusu olursa doktorunuz ağızdan antibiyotik alınmasını tavsiye edebilir (10 gün kadar). Belirtiler birkaç günde geçer. Streptokok bakterilerinin bazı türleri nefrit (böbrek iltihabı) veya romatizma da yapabilir. Bunun için antibiyotik tedavisine gerekli süre devam edilmelidir.

Başlık: Cvp: 22
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BAHAR NEZLESİ

Bahar nezlesinin alerjik astım, kontakt dermatit, ürtiker, alerjik konjunktivit gibi bir alerjik hastalık çeşidi olduğunu ifade eden uzmanlar, yaptıkları açıklamada, burun akıntısı, burun tıkanıklılığı, aksırma, burun kaşıntısı, damak-boğaz ve kulakta kaşınma, gözde sulanma-kaşıntı ve kızarıklılık ile şişme, koku duyusunda azalma gibi belirtilerinin bulunduğunu kaydetti. Bahar nezlesinin, daha çok ilkbahar mevsiminde kendini gösterdiğini ve başlıca nedenleri arasında tahıl, ağaç, çimen, çiçek ve bitki polenlerinin olduğuna dikkat çeken uzmanlar, yaz mevsimi gelinceye kadar iki-üç aylık periyotta belirdiğini söyledi.

Hastalığın tedavisinin ancak hastanın alerji yapan maddeden uzak kalması ile mümkün olabileceğini bildiren uzmanlar, alerji hapları, steroidli burun spreyleri ve alerjik göz damlalarının hastalığa fayda sağlayacağını dile getirdi. Uzmanlar, hastanın bu ilaçları mevsim başlamadan kullanmaya başlaması ve polen mevsimi bitene kadar devam etmesi ile rahat bir bahar mevsimi geçirebileceği açıklamasında bulundu.



Başlık: Cvp: 22
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BAROTRAVMA (HAVA BASINCINA BAGLI TRAVMA)

Orta kulaktaki hava basıncı dış kulaktakine eşittir. Bunu östaki borusu sağlar. Bu boru orta kulağı burnun gerisine bağlayan dar bir kanaldır. Yutkundugunuz veya esnediğiniz zaman açılır ve böylece orta kulağa hava girer vay çıkar. Eğer östaki borusu kapalı kahırsa kulak, zarının iki yanındaki basınç eşit olmaz. Bu duruma barotravma veya barotitis mediya denir.

Belirtiler

- orta derecede veya şiddetli kulak ağrısı

- Kulakta dolguniuk hissi

- Hafif, işitme kaybı.

- Baş dönmesi.

- Kulak çınlaması (Tinnitus)

Teşhis

Burnunuz tıkalıysa, (alerji, soğuk algınlığı veya boğaz enfeksiyonu) eğer uçar veya dalarsanız barotravma belirtileri yaşarsınız. Bir kulakta ağrı, hafif işitme kaybı veya kulakta doluluk hissi duyarsanız bu, hava basıncındaki değişiklik nedeniyle kulak zarının içeri doğru itilmesinden kaynaklanabilir.

Hava basıncındaki farklılık artınca veya östaki borusu tamamen kapanınca daha ciddi bir problem doğabilir. Orta kulağın ince damarları çatlar ve kanar. Kan orta kulağı doldurur ve işitme kaybı olur, insan su altındaymış hissi duyar.

Barotrauma belirtileri başladıktan birkaç saat sonra geçer. Bu ciddi bir yaka değildir ve kalıcı işitme kaybı yapmaz. Gene de eğer barotraumadan şüphelenirseniz doktorunuza görünün. Kulağınızı muayene edecek ve enfeksiyon kapmanızı önlemek üzere durumu kontrol altına alacaktır.

Tedavi

Eğer tıkalı burunla uçmak mecburiyetindeyseniz, havalanmadan ve ya inişe geçmeden bir saat önce dekonjestan etkili ilaç veya antihistamin alın. Bu östaki borusunun kapalı kalmasını önler. Uçuş sırasında yutkunmayı sağlamak için şekerleme emin veya çiklet çiğneyin. Böylece östaki borusu açık kalır. Bunu yapmanın bir başka yolu da havayı içine çekip burnu ve ağzı kapalı tutarak yavaşça havayı dışarı vermeye çalışmaktır.

Eğer birkaç saat içinde belirtiler kaybolmazsa, doktorunuzu görün. Tedavi bir cerrahi müdahale ile kulak zarını geçip oradaki sıvının boşaltılmasını gerektirebilir. Ayrıca doktorunuz orta kulak enfeksiyonunu önlemek için antibiyotik de verebilir.

Başlık: Cvp: 22
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BARSAK GAZI

Herkesin kalın barsağında gaz üretilir. Aslında, barsak gazlarının çoğu kalın barsakta oluşur. Gaz genellikle dışkı yaparken atılır. Bununla birlikte, bazı kişilerde oluşan aşırı miktardaki gaz, bütün gün rahatsızlık yaratır.

Barsak Gazının Bileşimi

Barsak gazı başlıca beş maddeden oluşur: Oksijen, azot, karbondioksit ve metan. Kötü koku genellikle bileşimde daha az miktarlarda bulunan hidrojen sülfid ve amonyak gibi diğer maddelerden kaynaklanır.

Azot ve oksijen soluduğumuz havada bulunur ve hava yutulduğunda barsak gazının içinde bulunabilirler. Karbondioksitin bir bölümü ince barsakta üretilir. Hidrojen, karbondioksit ve birçok kişide metan, ince barsakta sindirilmemiş ve emilmemiş karbonhidratların, kalın barsaktaki bakteriler tarafından fermantasyonuyla oluşur.

Barsak Gazına Neden Olan Gıdalar

Aşırı gaz oluşmasına neden olabilecek gıdalar arasında nohut ve fasulye, buğday, yulaf, kepek, lahana, mısır ve şalgam bulunmaktadır. Bir sindirim enzimi olan laktoz yetersizliği olanlarda süt ürünleri de sorun yaratabilir. Fazla lifli gıdalarla beslenme ve hacim oluşturucu müshillerin kullanımı da aşırı miktarda barsak gazına yol açabilir.

Önlemler

Bazen, aşırı miktardaki gaz sindirim sistemindeki bir hastalıktan kaynaklanabilir; hastalık tedavi edildiğinde, çoğu kez gaz da azalacaktır. Ancak çoğu durumda, gazın kaynağı bir hastalık değildir.

Çok can sıkıcı olabilse de, aşırı barsak gazı önemli bir durum değildir. Bazı insanlar belirli "gaz yapan" gıdaları, özellikle fasulye ve süt yemekten kaçınarak bu durumun düzeldiğini keşfederler.

Yutulmuş Hava

Yutulan hava barsak gazlarının küçük bir bölümünü oluşturur. Diğer taraftan, midenizde hissettiğiniz şişkinlik genellikle yutulan havanın sonucudur. Hava, yiyecek ve içeceklerle birlikte ya da başka nedenlerle yutulabilir. Çok hızlı yemek ya da sakız çiğnemek soruna katkıda bulunabilir. Geğirme ve karnın üst bölümündeki basınç hissi yutulmuş havanın bir sonucu olabilir. Hava yuttuğunuzun farkına varmayabilirsiniz. Gazlı içecekler midede karbondioksit açığa çıkararak gaz oluşmasına yol açabilir.

Yutulan havanın bir bölümü gıdalarla birlikte ince barsağın içinde ilerler. Bu havanın bir kısmı vücut sıvılarında çözünür ve sonuçta akciğerler yoluyla atılır.

Başlık: Cvp: 22
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BAS DONMESI (POZISYONA BAGLI)

Bu bozukluk bir yanınıza veya diğer tarafınıza yattığınızda veya bakmak için başınızı geri verdiğinizde ortaya çıkan aşırı baş dönmesi olanak tarif edilir.

Belirtiler

- Birden baş dönmesi (kendinizi veya etrafınızı dönüyor hissetmeniz). Bu durum bir dakikadan kısa süren ve başınızı belli bir yöne çevirdiğinizde meydana gelir.

- Baş dönmesiyle beraber kontrol edilemeyen göz hareketleri.

Baş dönmesini oluşturan neden başın hareketi değil pozisyonudur. Bu tür özelliği onu diğer baş dönmelerinden ayırın. Problem iç kulaktaki sıvı dolu bölüm olan ve dengeyi kontrol eden vestibüler labirenttedir fakat nedeni bilinmemektedir.

Teşhis

Bir yanınız üzerine (sağ veya sol) yatanken veya başınız geriye verilmişken eğer çevreniz dönüyor veya siz kendinizi havada uçuyor gibi hissediyorsanız ve gözleniniz kontrolünüz dışında bin yandan bin yana kayıyorsa, siz pozisyona bağlı baş dönmesi geçiniyorsunuz. Kriz genellikle 1-2 dakikada düzelir. Ancak neden baş dönmesi geçirdiğinizi bulmak için testler yaptırılmalıdır. Başka bin rahatsızlığın bu duruma sebep olup olmadığını belirlemek gerekecektin.

Tedavi

Pozisyona bağlı baş dönmesi hoş olmayan bir dunumdun. Çok nadiren ciddi bin problem sayılır. Ancak işiniz nedeniyle kısa baş dönmeleri bile zararlı oluyorsa, bu bin problem sayılabilir. En yaygın tedavi yolu, belirtilere neden olan pozisyon veya faaliyetlere girmekten sakınmaktır.

Başlık: Cvp: 32
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BASUR (HEMOROID)

Basur, makat civarındaki toplar damarların genişlemesi sonucu meydana gelen hastalıktır. Toplar damarlardaki bu genişleme şişlik, kaşıntı, ağrı ve kanamaya neden olabilir. Basur gelişimi normal olmamakla birlikte, insanların çoğunda zaman zaman basur gelişmektedir. Uzun süreli oturmak zorunda olma, kabızlık, besinlerimizdeki bazı maddeler bsaur gelişimine neden olabilmektedir. Yine gebelik sırasında basur gelişimi sıktır, ancak bunlar doğumdan sonra ortadan kalkar. Basura neden olabilecek yiyecekler arasında en sık rastlanılanları: güçlü baharatlar (özellikle kırmızı biber ve hardal), kafeinli ve kafeinsiz kahve ve alkoldür. Sık sık basur gelişenlerin bu yiyeceklerden ve sigaradan uzak durmaları gerekir.

Daha çok lifli besin yiyerek kabızlıktan uzak durabilirsiniz. Veya sinameki çayı veya sinameki tabletleri alabilirsiniz. Bol miktarda su içmek de faydalı olur (ihtiyacınız olduğunu düşündüğünüzden daima daha fazla su için).

Basurla için en iyi tedavi yöntemi binlerce yıldır kullanılan oturma banyolarıdır. Uygun büyüklükte bir leğenin içerisine yanmayacağınız ve sizi rahatsız etmeyecek kadar sıcaklıkta su doldurun, günde 3-4 kez 15 dakika kadar oturun.

Yine kabızlık tedavisinde sıklıkla kullanılan sarısabır (Aloe vera) isimli bitkiden elde edilen kremleri sık basurun üzerine sürmeniz faydalı olur.

Tuvaletten sonra kesinlikle kuru tuvalet kağıdı ile temizlik yapmayın. Kuru tuvalet kağıtları buradaki genişlemiş damarlara hasar verir ve basuru ilerletir. Bunun yerine tuvalet kağıdını ıslatıp o şekilde temizlenin. Veya bu amaçla üretilmiş ıslak kağıt mendiller kullanın.

Çin tıbbında kullanılan ve basura neden olan vücut dengesizliğini giderici bir yöntem de şöyle: her sabah aç karnına iki adet muz yiyin veya günde 3 kez birer tane portakal yiyin.

Başlık: Cvp: 32
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BEHCET HASTALIGI

Bu hastalık 1937 yılında Dr. Hulusi Behçet tarafından üçlü beulgular kompleksi olarak (ağızda aft, cinsel bölgede yaralar, gözde iridosiklit) tanımlanmıştır. Ancak daha sonraki bulgular hastalığın vücudun bir çok yerinde belirti ve değişikliklere neden olabileceğini göstermiştir. Erkeklerde daha sık görülür.

Hastalığın nedeni bugüne kadar tam olarak belirlenememiştir, virüs kaynaklı olduğu yönündeki düşünceler yerini oto-immün hastalık düşüncesine terketmektedir.

Ağızdaki belirtiler: dudaklarda, dilde, yanakta, damakta veya ağız arka duvarında tek veya çok sayıda yaralar (aftlar) şeklinde görülür. Bu yaralar, genellikle bir mercimekten bezelye büyüklüğüne kadar (nadiren daha büyük), kenarları kırmızı bir hale ile çevrili, sınırları belirgin, yuvarlak veya oval, zemini kirli tereyağı görünümünde ve ağrılı aftlardır.

Cinsel bölgedeki belirtiler: erkeklerde peniste ve testisleri çevreleyen deride, kadınlarda vajina ve vajina ağzında (dudaklarda), her iki cinste idrar kanalı ucunda (üretra) ve makatta aft şeklinde yüzeyel veya daha derin yaralar gözlenebilir.

Gözdeki belirtiler genelde ağrı ve ışıktan rahatsız olma şeklinde başlar. Erken dönemde konjonktivit (~göz kapağının iç yüzeyinde enfeksiyon) gelişebilir. Behçette en sık gözlenen göz rahatsızlığı tek veya çift taraflı hipopiyonlu iritis tir (bunu doktorunuz saptayacak). Bazı hastalarda kanlı (hemorojik) koriyo-retinitis saptanabilir.

Ağız ve genital bölgedeki yaralarla birlikte hastada ateş ve bölgesel lenf büyümesi gözlenebilir. Gözdeki belirtiler daha ileriki dönemlerde meydana gelir ve körlükle sonuçlanabilir.

Behçet; ataklarla kriz şeklinde seyreden bir hastalıktır. Göz ve sinir tutulumlarında durum son derece ciddidir. Kendiliğinden iyileşme son derece nadirdir.

Teşhis

A-Temel Kriterler

1- Ağızda aftlar

2- Cinsel bölgede aft benzeri yaralar

3- Göz bulguları

B-Diğer Kriterler

1- Atrit : Hastaların yarısından fazlasında eklem iltihabı veya eklem ağrısı vardır. Yaklaşık 1-4 haftada iz bırakmadan düzelirler. En sık diz ve ayak bilekleri tutulur. Tutulan eklem sayısı fazla olmaz.

2- Damarlarda tıkaç oluşumu: özellikle göz toklar damarlarında

3- Sinir tutulumu : beyin sapı tutulumu (dissemine skleroz benzeri), omurilik tutulumu (transvers miyelit), organik konfüzyonel sendrom (ensefalit).

4- Mide - barsak tutulumu : mide ülseri, ülseratif kolit, karın ağrısı, ishal

5- Kalp tutulumu : anevrizma, kardit

6- Akciğer tutulumu

7- Diğer bulgular : idrarla protein atılması, kanlı idrar, amiloidozis, ailede behçet hastalığı

Behçet Hastalığı ile karışabilecek diğer hastalıklar

1- Aftöz stomatit

2- Cinsel bölgede aftlar

3- Deride vaskülit (damarsal rahatsızlık)

4- Gözde benzer rahatsızlıklar

5- Artritler

6- Reiter sendromu

7- Stevens-Johnson hastalığı

TANI KOYABİLMEK İÇİN YUKARIDAKİ KRİTERLERDEN 3 ADET GEREKİR, ANCAK TEMEL KRİTELERDEN İLK İKİSİNİN OLMASI ZORUNLUDUR.

Hastaların %90 ında paterji testi pozitiftir (deriye iğne batırıldıktan 24-48 saat sonra deride küçücük apseler meydana gelir).

Yine hastaların %80 inde HLA-B5 saptanır.

Tedavi

Etkili ilaç yoktur. Göz için kortikosteroidler kullanılır. Kolşisinin de etkili olduğu durumlar vardır.

İlk atakalar sırasında kortizon oldukça etkilidir.

Duruma göre bir çok ilaç kullanılabilir.

Başlık: Cvp: 32
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BEL AGRISI

Yetişkinlerin %80 inde, yaşamlarının bir döneminde önemli derecede bel ağrısı olmaktadır. Bel ağrısı, işgücü kaybına neden olan ve faaliyetlerimizi etkileyen sağlık sorunlarından birisidir. Belle ilgili zedelenmeler, işyerinde çalışanlar arasında görülen toplam yaralanma ve hastalıkların yaklaşık %20 sini oluşturmaktadır.

Bel ağrısının önlenmesi amacıyla yaygın olarak uygulanan stratejiler, vücut formunun geliştirilmesine yönelik egzersiz, sırt mekaniği ve ağırlık kaldırma konusunda eğitim ve lomber desteklerdir (genellikle ek destek sağlamak üzere belin çevresine hafif bir elastik kuşak sarılması). Ancak bu önlemlerin etkinliği tam olarak bilinmemektedir.

Bel ağrısına birkaç etken neden olabilir. Bunların başında zedelenmeler ve yaşlanmanın etkileri gelir. Bel ağrısı vakalarının çoğunluğunun önemli olduğu düşünülmemektedir ve bunlar, doktorun önereceği basit tedavilerle geçmektedir.

BEL AÐRISININ ÖNLENMESİ :

- Sırt kaslarınızın güçlü ve esnek olmasını sağlamak için düzenli egzersiz yapın.

- Ağırlık kaldırırken, doğru teknikleri uygulayın (bütün cisimleri, vücudunuza yakın tutarak kaldırın ve bükülmekten, ileriye doğru eğilmekten ya da cismi kaldırırken uzanmaktan kaçının)

- Uygun vücut ağırlığını koruyun ve sigara içmekten kaçının

Ayakta dururken ya da otururken uygun pozisyonda olmaya dikkat edin.

NE ZAMAN DOKTORA GİTMENİZ GEREKİR?:

Belirtiler şiddetliyse ve birkaç gün içinde geçmiyorsa

Ağrı günlük etkinlikleri engelliyorsa

Barsak ya da mesane kontrolüyle ilgili sorunlarınız varsa

Kalça ya da rektum bölgesinde uyuşma hissediyorsanız

Bacağınızda güçsüzlük ya da uyuşma varsa

TEDAVİ SEÇENEKLERİ :

İlaç :

Hafif ila orta şiddette belirtileri olan kişilere asetaminofen, aspirin ya da ibuprofen gibi ağrı kesiciler yeterli olabilir.

Sırta sıcak ya da soğuk uygulaması:

Belirtilerin başlangıcını izleyen 48 saat içinde, her seferinde 5-10 dakika süreyle olmak üzere, sırtınıza soğuk su torbası (ya da buz torbası) uygulayabilirsiniz. Kırk sekiz saatten uzun süren belirtiler için, ağrıyı gidermek amacıyla bir sıcak su torbası uygulamayı ya da sıcak su banyosunu deneyebilirsiniz.

Spinal manipülasyon :

Bu tedavi sadece bu konuda uzman bir kişi tarafından uygulanmalıdır ve bazı vakalarda, belirtilerin ortaya çıktığı ilk ay içinde yararlı olabilir.

AMELİYAT

Bel ağrısı vakalarının çoğunluğu, ameliyata gerek olmadan tedavi edilebilmektedir. Ameliyatın en sık rastlanan gerekçesi, disk kaymasına bağlı basınç nedeniyle sinirde ve bacakta oluşan ağrıdır.

Başlık: Cvp: 32
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BEYIN FELCI

Beyin felci, çocukluk döneminin en yaygın olarak görülen sakatlık nedenlerinden biridir. Doğum öncesinde, sırasında veya sonrasında merkezi sinir sisteminin hareket işlev alanlarının hasar görmesinden kaynaklanır.

Beyin felcinin birçok nedeni vardır. Yaygın nedenlerden biri; beyin dokusu içinde yeterli oksijen bulunmamasıdır (anoksi). Yapılan araştırmalar beyin felci olan bebeklerin üçte birinin vücut ağırlığının 2250 gramın altında olduğunu da ortaya çıkarmıştır. Doğum sancısı ve doğum sırasında beynin hasar görmesi, bakteriyel menenjit gibi bir enfeksiyon ve hemoraji (kanama) de diğer nedenleri oluşturur. Ancak genellikle belirgin bir açıklama bulunamamaktadır.

Dört tip beyin felci vardır: Spastik beyin felci, ekstrapiramidal beyin felci, atonik beyin felci ve bu tiplerin karışımından oluşan beyin felci.

Spastik beyin felci en yaygın olan tiptir. Spastik beyin felci bulunan bir bebekte, yeni doğanlara özgü bazı reflekslerde anormal inatçılık görülür. Hiperaktif bir tutma refleksi bebeğin ellerinin iyice sıkılmış bir yumruk biçimini almasına yol açar. Bebek büyüdükçe kol ve bacakları daha spastik ve katı bir hal alır.

Hastalık her iki kolu ve her iki bacağı da tutabilir (spastik kuadrepleji). Bu durum varsa genellikle bir ölçüde zekâ gecikmesi de söz konusu olmaktadır. Yaygın olarak konvülsiyonlar görülür.

Hastalık tüm kol ve bacakları tutuyor, ancak kollar daha hafif bir derecede etkileniyorsa, bu durum dipleji (iki taraflı felç) olarak anılır. Diplejili çocukların ellerini oldukça iyi kullandıkları da görülebilmektedir. Zekâ düzeyleri genellikle normal ya da normale yakındır, fakat resim çizmeyi ve harf yazmayı öğrenmekte bazı güçlüklerle karşılaşabilirler.

Beyin felci bulunan tüm çocukların üçte birinde spastik hemipleji (vücudun yalnızca bir tarafını tutan felç, yarım felç) söz konusudur. Spastik hemiplejili çocuklar genellikle alt-normal gruba giren bir zeka düzeyine sahip olma eğiliminde olmakla birlikte, bu durumdaki bazı çocuklar orta ve hatta ortanın üstü zekî düzeylerine sahip olabilmektedir.

Ekstrapiramidal beyin felci ilk olarak bir bebeğin kaslarının zayıflığı ve esnekliği ile kendini gösterir. Bu beyin felci tipi genellikle, bebek 6 aylık olana kadar teşhis edilememektedir. Erken bir belirti, bebek bir şeye uzanmaya çalışırken, ellerinin anormal bir pozisyon almasıdır.

Kronik beyin felcinin iki biçimi vardır; atonik ve konjenital beyincik ataksisi. Atonik dipleji ileri derecede zekâ gecikmesi ile birlikte görülür. Spastisite genellikle daha sonra, çocukluk döneminde gelişir. Konjenital beyincik ataksisi beyin felcinin seyrek görülen bir biçimi olup hafif derecede zeka gecikmesi ile birlikte bulunmaktadır.

Beyin felci bulunan bir çocuğun geleceği büyük ölçüde zeka özürlülüğü de bulunup bulunmadığını bağlıdır. Bir çocuk, tekerlekli sandalye kullanmasını gerektiren ciddi hareket sorunlarına sahip olsa bile kendi kendine gözleme yeteneğine sahipse, bir dereceye kadar düzelme sağlanması daha kolay olur. Çocuğun sakatlığına karşı ailenin tavrı, bu bireyin olumlu bir kişilik imajı geliştirip geliştirememesi üzerinde etkili olur.



Başlık: Cvp: 32
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BLUMIA NEVROZA

Adipozite, şişmanlık enerji bilançosunun bozukluğundan olabildiği gibi artmış yeme gereksinimi ile fazla kalori alınması sonucu da meydana gelebilir. Bu bozukluk büyük bir olasılıkla, acıkma-doyma mekanizmasının uyarılmasına bağlıdır ki, bunda psikovegetativ etkiler de rol oynayabilmektedirler.

Merkezi hipotalamustan yönetilen acıkma ve doyma duyusu, besin alımının düzenlenmesi yani bedenin enerji harcaması ile kalori alımının birbirine uyması konusunda önemli sinyaller verir. şişmanlarda bu sinyal fonksiyonunda bir bozukluk vardır. Acıkma ve doymanın düzenlenmesi duruma uygun biçimde yönetilemez ve kişi fizyolojik açlığı ile doymasını yeterince algılayamaz. Açlık ve tokluk duygusunun yoğunluğu daha çok gerçeğe uymayan duygusal durumlarla kararlaştırılır.

şişmanlardaki patolojik derecede artmış olan yeme davranışı bir yandan açlık duygusunun artmış olması, öte yandan da tokluk duygusunun azalmış olmasına, yani sonuçta her iki duygunun algı niteliğinin bir arada bozulmasına bağlıdır.

Patolojik yeme davranışına bağlı olarak. artmış kalori alımı, şişmanların çoğunda onları hoş olmayan duygulardan (narsistik zedelenmelerden, depresyondan) korumaya yarar ve obje yitimi durumlarında daha da sivri bir davranış gösterir.

Bu patolojik ruhsal durumlar genellikle çok yoğun cinsel gelişim öncesi gelişim bozuklukları temeline dayanır. Yemek yeme ile kişi için hoş olmayan duyguların hafifletilmesi sağlanır Böylece kişi geçici de olsa kendini ruhsal açıdan biraz dengelenmiş hisseder.

Bazı hallerde ise yeme sırasında aşırı neşe, öfori durumuna rastlanır. Sonuç olarak, şişmanlarda psikolojik savunma nedenlerinin fizyolojik bir eyleme dönüştürülerek yararsız biçimde kullanılmaları söz konusudur.

BELİRTİLERİ

- Kişide kilo alma korkusu, yeme gereksinimini kontrol edememesine neden olur.

- Ruhsal travmalarda, çalkalanmalarda kriz halinde yeme davranışı gözlenir.

- Aşırı yemek yemenin rahatsız edici etkisiyle kusma amaçlı ilaç kullanımı görülür.

- Sosyo-ekonomik kültür düzeyi yüksek bireylerde görülme sıklığı daha fazladır.

- Cinsel güçlerinde bir azalma gözlenir.

- Kilo verme amaçlı yapılan diyet ve egzersizlere rağmen zayıflama gözlenmez.

- Normal beden ağırlığının çok üstünde bir ağırlığa sahiptirler.

Başlık: Cvp: 32
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BOGMACA (PERTUSSIS)

Bordetella pertussis isimli bakterinin neden olduğu boğmaca hastalığında en belirgin belirti, hastalığın kendine özgü öksürük nöbetleridir. 1-3 yaşlarındaki çocukların bu hastalığa daha sık yakalandıkları saptanmıştır. Fakat bebeklerin ve yetişkinlerin de hastalığa yakalanma olasılığı vardır. Bağırma, öksürme ve aksırma sırasında mikroplar havaya verilir ve solunum yoluyla bulaşır. Bulaşma olasılığı, hastalığın nezle halinde başladığı döneme rastlar. Fakat öksürük sürdüğü sürece bulaşıcı niteliğini korur. Mikroplar gırtlakta ve solunum borusunda balgamlı bir iltihap oluşturur.

Kuluçka devresi: 1-3 hafta, ortalama 15 gündür.

Belirtileri: Belirtiler üç bölümde incelenebilir:

1. Nezleli ön devre.

2. Kramp halindeki öksürük devresi.

3. İyileşme devresi.

İlk devrede üşütme sonucu oluşan hastalıklardaki belirtileri gösterir ve hafif ateş yapar. 1-2 hafta süre içinde hastalık kendini belli etmez. Bu devre, hastalığın en bulaşıcı olduğu devredir. İlk iki haftada burun akıntısı, konjonktivit ve öksürük gözlenir, ateş görülmez.

Özellikle akşamları nöbetler halinde baş gösteren öksürük devresi ortalama 5 hafta sürer. Öksürük kramplar halindedir ve öksürük nöbetlerinin sonunda kusma görülebilir. Öksürük nöbetleri başlar başlamaz kesin teşhis konur. Nöbetler önce birkaç kez kuvvetli öksürük halinde başlar, bunu derin soluk alma izler. Öksürük sesi ıslığa benzer ve boğucudur. Nöbetlerin sayısı ve şiddeti hastalığın seyrine göre değişik olur. Yirmi dört saat içinde, çoğunluğu geceleri olmak üzere elli öksürük nöbetinin sayıldığı vakalar görülmüştür. Eğer çocuğun alt dişleri çıkmamışsa, dişetlerinin yanında küçük bir ur oluşumu görülebilir. Öksürük nöbetleri arasında hastada bir rahatlama görülür. Hastalık 2-3 haftada tamamen geçer.

Seyri:

Bütün hastalık süresi, yan etkiler görülmediği takdirde 8 haftadır, ama altı ay sürdüğü de görülmüştür. Hafif geçen boğmacalarda öksürük nöbetlerine pek rastlanmaz. Büyüklerde öksürük nöbeti hiç görülmez ve hastalık zararsızdır. Boğmaca hastalığında en sık görülen yan etki zatülcenptir ve bebeklerde ölüm nedeni olabilir. Boğmaca geçtikten sonra yerini bronşit alabilir. Kan dolaşımı sisteminde görülebilecek bozukluklar nedeni ile beyinde arıza bırakabilir ve felç, adale krampları ve kasılmaları, sağırlık, körlük gibi durumlar ortaya çıkabilir.

Tedavi:

Hastanın 3-4 hafta için diğer kişilerden izole edilmesi gerekir. Bir yaşındaki çocuklara antibiyotik tedavisi uygulanır. Antibiyotik tedavisi, ilk 7-15 günlük nezle döneminde verilirse yararlı olur. En sık eritromisin kullanılır. Alternatif antibiyotik olarak ampisilin, kloramfenikol, tetrasiklin de kullanılabilir. Hastalığın ağır seyrettiği durumlarda hastane tedavisi salık verilir. Ateş düşmediği sürece hastanın yatakta dinlenme zorunluluğu vardır. Hasta odası güneşli olmalı ve sık sık havalandırılmalıdır. Oda nemlendirilmelidir. Ateş düştükten sonra hasta bol bol açık havaya çıkartılmalı, ama sağlam çocuklardan uzak tutulmalıdır.

Kuru yiyecekler gıcık yaparak öksürüğe neden olabileceği için genellikle sulu gıdaların verilmesine ve bu gıdaların vitamin yönünden zengin olmasına dikkat etmelidir. Öksürük sonucu kusma olabileceği dikkate alınarak yemeklerin nöbetten on beş dakika sonra verilmesi uygundur.

Korunma:

Çocukları boğmacalı hastalara yaklaştırmamalıdır. Boğmaca aşısının yararları hala tartışma konusudur, ama genellikle uygulanır ve bir dereceye kadar bağışıklık sağlar, hastalığın hafif seyretmesinde yararlı olur.

Başlık: Cvp: 32
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BOTULINUM TOKSINI

İnsan için bilinen en zehirli madde olan botulinum toksininin, kilogram başına 0.001 mikrogram (0.000000001 gram) uygulanması öldürücü olabilmektedir. Botulinum toksini, en çok bilinen zehirlerden olan VX maddesinden 15.000 kez ve sarin gazından 100.000 kez daha güçlü bir zehirdir. Bu niteliklerinden dolayı boltulinum toksini biyolojik silahlar arasında en gözde olanlardan birisidir. Saldırı sonrasında 24-72 saatte ölüm meydana gelebilir. Ölüm gelişmeyen durumlarda hastalık, aylarca sürebilir.

Botulinum toksinleri (zehirleri), spor oluşturan Clostridium botulinum ve diğer iki Clostridium türleri tarafından üretilen ve sinirler üzerine etki gösteren bir grup toksine verilen isimdir. Bu toksinler (A-G tipleri) bilinen en güçlü sinir toksinleridir, ancak ilginç olarak felçle ilgili olabilecek bazı durumlarda (şaşılık, gözyaşı yokluğu, tetanus, boyun kası felci gibi) ve kozmetik amaçla kırışıklıkların giderilmesinde kullanılmaktadır. Bakteriye ait sporlar havasız ortamlarda da toksin üretebilmektedirler. Endüstriyel amaçla kurulan tesislerde çok fazla miktarlarda toksin kolaylıkla üretilebilir. Biyolojik bir saldırı olmaksızın doğal yolarda meydana gelen botulinum zehirlenmesinin (botulizm) üç tipi bulunmaktadır: yiyecek kaynaklı, yenidoğan ve yara botulizmi. Botulinum; aerosol şeklinde hava yoluyla, yiyeceklerle veya sulara katılarak saldırı amaçlı kullanılabilir. Toksin solunduğunda, yiyeceklerle meydana gelen botulizme benzer şikayetler meydana gelir ancak felç benzeri belirtilerin gelişmesi daha geç olabilir, ve solunan toksinin miktarına bağlı olarak değişik belirtiler de gözlenebilir.

Belirti ve Bulgular:

Genellikle kranial sinirlerde kısmi felçlerle başlar (ptozis, bulanık görme, çift görme, ağız kuruluğu, yutma güçlüğü, konuşma güçlüğü gibi). Daha sonra gelişen simetrik ve yukarıdan aşağı gelişen gevşek felçler ve genel güçsüzlük hali, solunum yetmezliğine ilerler. Belirti ve bulgular, toksinin solunmasından 12-36 saat sonra başlar, ancak solunan miktar çok az miktarda ise şikayetlerin başlaması 3-5 gün sürebilir.

Tanı:

Tanı esas olarak şikayetlerin incelenmesi ve muayene ile konur. Bir bölgede birden fazla kişide aynı anda gevşek felçler gözleniyorsa biyolojik saldırıdan şüphelenilmelidir. Kişilerin serumlarında yapılacak laboratuvar analizi ile (mouse nötrolizasyon) tanı doğrulanabilir. Tanıda kullanılabilecek diğer laboratuvar testleri: çevresel materyallerde ELISA veya ECL testi, çevresel örneklerde bakteriyel DNA varlığını araştırmak için PCR testi veya sinir iletimi kontrolü için EMG testi.

Tedavi:

Erken dönemde hastaya trivalan antitoksin veya heptavalan antitoksin verilmesi, solunum yetmezliği gelişmesini önleyebilir veya hafifletebilir ve iyileşmeyi hızlandırabilir. Solunum yetmezliği gelişenlerde entübasyon ve solunum desteği gerekir. Bazı vakalarda trakeostomi gerekebilir.

Korunma:

Botulinum toksinine maruz kalma riski yüksek olan kişiler için pentavalan toksoid aşı (tip A, B, C, D ve E) mevcuttur. Yapılan 3 doz aşının koruyuculuğu maymunlarda %100 dür. İnsandan insana geçiş söz konusu değildir.

İzolasyon ve Dekontaminasyon :

Sağlık personeli için standart yöntemler uygulanır. Toksin ciltte aktif değildir ve hastaların solunum yolu ile dışarı attıkları toksin zararlı değildir. Sabun ve su ile dekontaminasyon sağlanır. Toksin, havada 12 saatte etkisiz hale gelir. Botulinum toksini, güneş ışığında 1-3 saatte inaktive olur. Ayrıca ısı (80 derecede 30 dakika ve 100 derecede birkaç dakika) ve klorlu su ile (3mg/Litre klor içeren su ile 20 dakikada toksinin %99.7 den fazlası inaktive olur) inaktive edilebilir. Ancak toksin depo sularında ve depolanmış gıdalarda haftalarca etkisini kaybetmeden kalabilir.

Başlık: Cvp: 32
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BOYUN AGRILARI

Boyun ağrıları bel ağrıları kadar sık görülmemekle birlikte, her yaş grubunda karşılaşılabilen, yaşam kalitesini düşürüp iş gücü kaybına neden olabilen önemli bir sorun.

Yanlış duruş, psikolojik stres, soğuğa maruz kalmak, yorgunluk gibi etkenler boyun bölgesinde ağrı nedenidir. Uzun süreli bilgisayar - daktilo kullananlar, sürekli tek noktaya odaklaştıkları için boyun kaslarının yeterince hareket etmemesi sonucu ağrı çekerler.

Boyun ağrısı nedenleri 3 temel grupta incelenebilir:

Kas iskelet sistemi kaynaklı mekanik nedenler

Boyun dışı bölgelerin hastalıklarının neden olduğu ağrının boyun bölgesinde hissedilmesi (yansıyan ağrı)

Boyun bölgesini tutan yangısal, enfeksiyöz ve tümöral hastalıklar.

Akut boyun ağrısının en sık nedenleri:

Boyun fıtığına bağlı ağrı atakları

Miyofasiyal ağrı sendromu

Boyun bölgesindeki yumuşak dokuların zorlanması (Servikal strain)

Kronik boyun ağrısnın en sık nedenleri:

Boyun kireçlenmesi

Sık görülen bazı iltihaplı romatizmal ağrılar (Ankilozan Spondilit, Romatoid artrit)

Fibromiyalji

Özellikle stres boyun kaslarında kasılmaya neden olur ve boyun ağrısı ve gerilim baş ağrısı ortaya çıkar. Bu şekilde ortaya çıkan ağrılarda kas gevşeticilerin yanı sıra bölgeye yapılan enjeksiyonlar, gevşeme egzersizleri, fizik tedavi yapılması ve antidepresan ilaç verilmesi yoluna gidilir.

BOYUN FITIÐI

Belde olduğu gibi boyunda da fıtık olabilir. Omurları birbirinden ayıran diskler yarı eklem sayılırlar. Disk ortasında jel kıvamında bir madde ve bunun çevreleyen yastıkçıklardan oluşur. Bu yastıkçıklardan daha dışta olanlar içtekilerine göre serttirler. Yaşın ilerlemesi ve travmaya maruz kalma durumlarında bu yastıkçıklar yıpranmaya başlar. Dıştaki tabaka giderek incelir, ani yapılan ters bir hareket sonrasında yırtılır. İçteki jel kıvamındaki madde bu yırtıklardan dışarı doğru kayarak, omurilikten çıkıp kolumuza giderek o bölgelere hareket emri veren veya o bölgelerin duyusunu algılamanızı sağlayan sinirinize baskı yapar. Böylece boyun-kol ağrısı ve o kolumuzda uyuşma, karıncalanma, bazen de güçsüzlük hissederiz.Böyle durumlarda ilaç tedavisinin yanı sıra öncelikle istirahat, daha sonra fizik tedavi, yetmediği durumda ise son zamanlarda gelişen tekniklerle bölgeye iğne (epidural steroid enjeksiyonu) veya kateter (epidural lizis) adı verilen ince sondalarla girilerek ilaç verilmesi, bu da olmadığı taktirde cerrahi girişim gerekebilir. Hasta düzenli olarak boyun egzersizlerini yaparak ve boyun koruma prensiplerine uyarak ağrının sık tekrarlamasını önleyebilir.

BOYUN KİREÇLENMESİ

Servikal omurgayı meydana getiren yapıların(kemik, bağ, kas) yozlaşması sonucu ortaya çıkan ve buna bağlı sinir ve damarsal bozuklukları da içeren klinik bir tablodur. Nedenlerinin yaşlanma, mikro travmalar, makrotravmalar, duruş bozuklukları ve genetik faktörler olduğu düşünülmektedir. Boyun ağrısı, kola yayılan ağrı, baş ağrısı, boyunda tutukluk, kolda güçsüzlük - hissizlik- yanma- batma, ellerde zayıflık- beceri azalması- uyuşma- karıncalanma, kulak çınlaması, baş dönmesi ve bulanık görme gibi yakınmalara neden olabilir.

Boyun kireçlenmesine bağlı ağrının tedavisinde kullanılan yöntemler:

İstirahat

Boyun korsesi

İlaç tedavisi

Fizik tedavi

Egzersiz

Enjeksiyon yöntemleri

Eğitim

FİBROMİYALJİ

Fibromiyalji; süregen ağrı, tutukluk, yorgunluk ve vücudun bazı noktalarında derin hassasiyet ile tanımlanan bir hastalık grubudur. Sıklıkla 30- 60 yaşları arasında ve kadınlarda görülür. Ağrı, yaygın olmakla birlikte sıklıkla boyun ve bel bölgesinin derin dokularında hissedilir. Omuz, dirsek, diz ve ellerde de ağrı olabilir. Baş ağrısı sıklıkla eşlik edebilir. Hasta, el ve ayaklarının şiş olduğundan yakınabilir. Ancak şişlik sıklıkla saptanamaz. Sabahları dinlenmeden uyandığını ifade eden hasta sayısı oldukça fazladır.

Yakınmalar soğuk ve/ veya nemli hava, yorgunluk, psikolojik gerginlik ve hareketsizlikle artarken sıcak ve kuru havada, masaj ve aktivite ile azalır.

Fibromiyalji genellikle kendisinden ve çevresinden beklentileri fazla olan kişilerde görülür.

Fibromiyalji hastalığında tedavi oldukça güç ve yavaştır. Hastalık genellikle yıllar boyu devam eder. Çeşitli tedavi programları ile geçici bir rahatlama sağlanabilir. Ancak yakınmaların tamamen kaybolması nadirdir. Tedavide 1. basamak hastaya hastalık hakkında bilgi vermektir. 2. basamağı ise ağrıyı geçirme ve fonksiyonu artırmaya yönelik tedavi girişimleri (ilaç tedavisi, fizik tedavi ve egzersiz) oluşturur.

SERVİKAL STRAİN

(Boyun bölgesindeki yumuşak dokuların zorlanması):

Travma ve duruş bozukluğu sonucu gelişen, boyunda tutukluk ve lokal ağrı ile karakterize bir tablodur. Masa başında çalışanlarda olduğu gibi boynu uzun süre aynı pozisyonda tutmak, yatarak televizyon seyretmek, uygun olmayan yastık ve yatakta yatmak gibi nedenler boyunda zorlanmaya yol açabilirler. Kaslarda kasılma gelişeceğinden boyundaki normal olan eğrilik azalır, boyun hareketleri ağrılı ve kısıtlı olur. Boyna yönelik radyolojik tetkiklerin sonucu genellikle normaldir.Tedavi; ilaç, fizik tedavi ve egzersiz yöntemleri ile mümkündür.

Başlık: Cvp: 32
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BRONS VE AKCIGERLERDE ANORMALLIK (YENIDOGAN)

Anormal bronş ve akciğer hastalığı (Bronchopulmonary dysplasia) yüksek konsantrasyonlu oksijen almış olan yada yeni doğumun hemen sonrasında mekanik soluk alma aygıtına gereksinim duyan bebeklerde, bir solunum güçlüğü sendromu komplikasyonu olarak ortaya çıkar.

Hastalığın belirtileri arasında hırlama, öksürme, siyanoz (ki bunun belirtisi olarak dudaklar ve tırnakların altı mavi renk alır) ve solunum güçlüğü sayılabilir.

Anormal bronş ve akciğer hastalığı çoğunlukla solunum bozukluğu sendromu olan bebeklerde gelişir ve bu bebeklerde kolaylıkla geçmez.

Teşhis edilebilmesi için göğüs röntgeninin alınması gerekir.

Belirtiler

-Hızlı soluma;

-Hırlama;

-Öksürme;

-Güçlükle nefes alma;

-Dudakların ve tırnakların mavimsi bir renk alması (siyanoz)

Eğer yeni doğmuş bebeğiniz anormal bronş ve akciğer hastalığı rahatsızlığına sahipse, hastaneye yatırılması ve gözetim altına alınması gerekir.

Çoğu bebek yavaş yavaş iyileşir ve bu aylar alır. Bununla beraber, yine de ciğerleri hassastır ve enfeksiyon oluşmaması için ciğerlerinin soğuk almamasına dikkat sarfedilrnelidir. Bu bebekler, solunumlarını kolaylaştırmak için oksijen desteğine ve theophylline (bronş genişletici) gibi ilaç desteğine gereksinim duyarlar. Ciğerleri kolayca sıvı birikmesine eğilimli olduğundan, su retansiyonuhu önlemek için diüretikler kullanılır. Bu bebekler (sözgelimi, zatürre gibi) enfeksiyonlara karşı daha fazla risk altındadırlar ve yakından gözetilmelidirler. Dolayısıyla doktorunuz bebeğinizi sık sık muayene etmek isteyebilir.

Başlık: Cvp: 32
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BRONSEKTAZI (BRONS GENISLEMESI)

Bronşların doğuştan ya da sonradan dönüşsüz biçimde genişlemesidir. Kronik bronşit bu gelişmenin başlıca sorumluları arasında yer alır.

Bronşektazi, yani bronş genişlemesi çeşitli biçimlerde ve bronş ağacında değişen yaygınlıkta görülebilir. Doğumsal olduğu kadar, bronşlara yerleşen enfeksiyon etkenlerinden de kaynaklanabilen bir bozukluktur. Hastalık uzun süre belirti vermez. Ama iltihaplanma ilerlediğinde ilk kez iltihaba bağlı belirtilerle fark edilebilir.

NEDENLERİ

Bebekken ortaya çıkan bronş genişlemeleri doğumsaldır. Bronş duvarının esnekliğini ve desteğini sağlayan etkenlerin yetersizliği sonucu, bronşlar doğumdan başlayarak sürekli geniş kalır. Aslında edinilmiş bronşektaziler de aynı yetersizlik sonucu gelişir.

Edinilmiş bronşektazilerde birçok bozukluk birlikte rol oynar. Kronik bronş iltihapları sırasında gelişen olaylar bronşun esnekliğini ve direncini bozarak sağlıklı yapısını kolayca değiştirebilir. İnatçı bir öksürük ya da güçlü soluk verirken karşılaşılan bir engel sonucunda bronş içindeki basıncın artması, bronş duvarının çökmesini kolaylaştırır. Bronş çevresindeki dokularda ya da bağdoku artışıyla birlikte gelişen süreçler de bronş duvarını çevreye doğru çekerek bronşun genişlemesine neden olur.

Bronş genişlemesi salgı birikimini kolaylaştırır. Bu da iltihap yapıcı mikropların barınmasına son derece uygun bir ortam oluşturur. Böylece bronş genişlemesi iltihaplanmaya ve bronş duvarında direncin azalmasına neden olur.

BELİRTİLERİ

Bronş genişlemesi uzun süre klinik belirti vermeden sessizce ilerler. Hastalık başka nedenle çektirilen bir akciğer filminde rastlantı sonucu saptanabilir. Ama genişleme yaygınsa ya da özellikle iltihap varsa erken belirtiler görülür.

Bronş genişlemesinin yaygınlaşmasıyla akciğerin işlevsel dokusunda eksilme olacağından solunum zorlaşır. Başlıca belirtiler öksürük ve balgamdır. Bunlar hemen her zaman birlikte görülür. Öksürüğün kuru olmasına çok seyrek rastlanır. Hasta daha çok sabahları uyanır uyanmaz öksürük nöbetine yakalanır ve bunun sonucunda aşırı miktarlara oluşabilen balgam, çıkarır. Çıkarılan balgam gece boyunca genişlemiş bronşlarda biriken salgılardır. Öksürük nöbetiyle birlikte balgam çıkarma vücudun konum değiştirdiği sırada da görülür. Hasta sonunda bronş ağacını öksürerek temizlemek için en uygun olan duruş biçimini öğrenir.

Yaygın ve büyük bronş genişlemelerinde oldukça fazlalaşan balgam bir cam kaba alındığında üç bölüme ayrıldığı görülür: Üstte mukustan oluşan bir katman, arada seruma benzer bir sıvının bulunduğu orta katman, bunların alanda daha yoğun atık maddelerden oluşan irinli bir çökelti. Aynı durum akciğer apsesinde çıkarılan balgamda da görülebilir. Bronş genişlemesinde balgam kanlı olabilir. Ender durumlarda öksürükle kan gelebilir. Aynca balgamda oksijensiz ortamda üreyen bakterilerin bulunması çok kötü bir kokunun yayılmasına yol açar.

İltihap çok şiddetli ve genişlemiş bronşun boşaltılması bazı engeller nedeniyle güç ise, solunum yollarında salgılar birikmeye başlar. Bu durumda düzensiz, fazla yüksek olmayan ateş ve bazen de irinleşmeyle birlikte yüksek ateş görülebilir, iltihaplanmanın yüksek ateşle birlikte uzun sürmesi, hastanın genel durumunu, beslenmesini ve kan değerlerini önemli ölçüde bozabilir.

Nefes darlığı genellikle öne çıkmaz. Belirgin olması, bronş genişlemesinin yaygınlığına ya da bu durumla birlikte akciğer amfizeminin gelişmesine bağlıdır. Bazen akciğerlerde bronş genişlemesi ortaya çıktığından sağlam bronşlar daralarak nefes darlığı yaratabilir.

Hastalığın ağır ve uzun sürmesi durumunda aşırı beslenme bozukluğuna ve kansızlığa da bağlı olarak hipertrofik pulmoner osteoartropati denen kemik hastalığının ortaya çıkabileceği unutulmamalıdır. Bu hastalıkta parmak uçları uzayıp kalınlaşırken tırnaklar da düzleşip saat camını andırır. Bunun nedeni bronşun genişlediği bölgelerde atar ve toplar damarlar arasında ağızlaşmaların yol açtığı kısa devreler sonucunda gelişen dolaşım bozukluğudur.

GİDİşİ

Bronş genişlemeleri, bronşlarda gelişen geriye dönüşsüz özellikte yapı bozukluklardır. Koşullar aynı biçimde sürerse bu genişleme çok daha yaygınlaşır. Daha önce de açıklandığı gibi belirtiler itihaplanmayla ortaya çıkar. Düzensiz aralıklarla görülen, bu belirtiler her keresinde biraz daha uzayıp sıklaşırken genel durum giderek bozulur. İtihaplanmanın yayılması, bronş ağacında enfeksiyonun ilerlemesine, hastalığın her atağa kalkışında daha geniş bir akciğer doku bölgesinin yıkımına yol açar. Sonuçta solunum işlevleri giderek bozulur ve solunum yetmezliği gelişir.

TANI

Küçük bir bölgeyle sınırlı kalan iltihaplanmamış bronş genişlemelerinin tanısı yalnız radyolojik incelemeyle konabilir. Burada kullanılan başlıca radyolojik inceleme yöntemi bronkografîdir. Bronş genişlemesine iltihaplanma eklenirse tanı kolaylaşır. Balgamın bol olması, özellikleri ve en kolay atıldığı duruş biçimleri ya da iltihabın akciğer filmlerinde değişmeden hep aynı bölgede kalması tanıyı yönlendirir.

Ama kesin tanıya bronkografiyle varılır. Bu yöntemde, bronş ağacını röntgen ışınları altında görünür kılan kontrast bir madde verilir. Bu kontrast maddeyle dolarak genişlemiş bronşlar röntgende muz hevengi ya da tespih tanesine benzeyen tipik görüntüler verir. Bronş genişlemesinin büyük dallara da yayılma durumunda, tanıya varmak için bronkoskopiden de yararlanılır.

BEKLENEN GİDİşİ (PROGNOZ)

Bronş genişlemeleri daha önce de belirtildiği gibi yapısal olarak geriye dönüşsüz bozukluklardır. Bu durumun belli bir bölgeyle sınırlı kaldığı olgular cerrahi girişimle tedavi edilebilir. Cerrahi girişim yapılamıyorsa hastalığın ilerleyici özelliği ve komşu dokuları da yıkıma uğratabileceği dikkate alınarak düzenli ilaç tedavisi uygulanır, îlaç tedavisinde amaç hastalığın ilerlemesini durdurmak ve sağlıklı dokuları korumaktır. Bu tedavi biçimiyle hastalık belirtilerinde uzun süreli gerilemeler sağlanabilir.

TEDAVİ

Bronş genişlemesi dar bir alanda ya da akciğerin bir lobunda ise bu bölge cerrahi girişimle alınabilir. Cerrahi girişim dışında salgıların boşaltılması ve enfeksiyon odaklarının antibiyotikle kurutulması yoluna gidilir. Dolan bronşları boşaltmak için önce akciğer filminde hangi bronşların genişlediği saptanır. Daha sonra hastaya bu bölgeyi en rahat boşaltacak duruş biçimi verilir. Aynca balgam söktürücü ve balgam yumuşatıcı ilaçlar da kullanılır. İçilerek kullanılanların yanı sıra aerosol biçiminde püskürtülerek ya da bir sonda aracılığıyla doğrudan bronşlara gönderilen antibiyotikler enfeksiyon odaklarına karşı yaygın biçimde kullanılmaktadır. Uzun süre kullanılması gereken antibiyotiklerin, gerekli balgam incelemesi yapılıp varılacak sonuçlara göre seçilmesi daha doğrudur.

Başlık: Cvp: 42
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BRUSELLA (BRUSELLOZIS)

Uzun süreli ancak dalgalı ateşle karekterize bir enfeksiyon hastalığıdır. 8-10 günlük ateşli dönemler arasında 4-5 günlük ateşsiz veya hafif ateşli dönemler mevcuttur. Ateşin çıkış ve inişi yavaş yavaş olur.

İnsanda brusella yapan mikroplar arasınd aen sık karşılaşılanı Brucella melitensis dir. Mikrobu taşıyan hayvanların salgılarından, pastörize edilmemiş veya kaynatılmamış sütlerden (özellikle keçi sütü), ve böyle sütlerle hazırlanmış süt ürünlerinden (peynir, krema gibi) insanlara bulaşabilir. Hasta insandan sağlam insana geçiş nadirdir. Hayvancılıkla ve hayvan ürünleri ile uğraşanlarda daha sık olarak görülebilir.

Mikrobun kuluçka dönemi ortalama 2 haftadır (5 gün - bir kaç ay).

Uzun süre ateşin yüksek olmasına rağmen genel durum iyidir. İştah normaldir. Baş ağrısı, eklem ve kas ağrıları görülür. Bol terleme vardır. Ateş aralıklı olarak aylarca sürebilir. Sık görülen durum; hafif yüksek ateş, akşama doğru artan halsizlik ve bol gece terlemeleridir.Karaciğer ve dalak büyümesi hastaların yarısına yakınında görülür. Lenf düğümlerinde de büyüe olabilir. Belirli organların tutulumu olabilir (diz ve ayak bileği artriti, testis iltihabı gibi).

Wright testi adı verilen test ile ilk haftadan sonra tanı konulabilir. Vücuttaki çeşitli sıvılardan kültür yapılarak mikrop tespit edilebilir. Yine ilk haftanın sonundan itibaren tanı koymak için Combs testi kullanılabilir.

Korunmak için pastörize ve kaynatılmış sütlerin içilmesi ve salamurada bekletilmiş peynirlerin yenmesi en iyi önlemdir. Hayvancılıkla uğraşanların eldiven, gözlük kullanmaları ve hastalık tespit edilen hayvanların derhal ortamdan uzaklaştırılması gereklidir.

Tedavide tetrasiklin, streptomisin ve prednisone kullanılabilir. şiddetli eklem ağrısı durumunda kodein kullanmak gerekebilir. Ateş yükselmelerinde yatak istirahati önerilmektedir. Yine aniden ortaya çıkan krizlerde istirahat etmelidir.

Başlık: Cvp: 42
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
BURUN TIKANIKLIGI

Burun tıkanıklığı, nefes almada zorluk çekme insanlığın en eski şikayetlerinden biridir. Bazıları için bu çok önemli olmasa bile kimileri bu şikayetlerden dolayı çok zorluk çeker.

Doktorlar burun tıkanıklarının nedenlerini dört bölümde inceler ve bunlar arasında bazen benzer noktalarda olabilmektedir. Özellikle şikayetlerine birden fazla şeyin neden olduğu hastalarda bu ortak noktalar artmaktadır.

YAPISAL NEDENLER

Bu sınıf içinde burnun ve ince bir kıkırdaktan oluşan ve burnu iki ayrı bölüme ayıran burun septumunun bozuklukları incelenir. Bu bozukluklar genellikle insanın hayatında geçirdiği herhangi bir kaza sonucu oluşmaktadır. Kaza çocukluk çağında olmuş olabileceği gibi unutulmuş bile olabilir. Yeni doğan bebeklerin yüzde yedisinde doğum esnasında burun zedelenmesi olabilmektedir. şu bir gerçektir ki insan, hayatı boyunca en az bir kere burnunu bir yere çarpar. Bu nedenlerden dolayı burun deformiteleri ve septum deviasyonları çok sık görülen nedenlerdir. Eğer bunlar soluk almayı güçleştirirse cerrahi olarak düzeltilebilir.

Çocuklarda en sık rastlanan burun tıkanıklığı nedeni geniz etinin büyümesidir. Bu bademciğe benzeyen ve damağın gerisinde burnun arkasında yer alan bir dokudur. Bu problemi olan çocuklar geceleri sesli nefes alırlar, hatta horlarlar. Bunun yanı sıra bu çocuklar sürekli olarak ağızlarından nefes alırlar, yüzlerinde bir mutsuzluk ifadesi vardır. Hatta dişlerinde de bozukluklar söz konusu olabilir. Geniz etini almaya yönelik cerrahi girişimler önerilebilir.

Bu kategori içinde yer alan başka nedenler arasında burun tümörleri ve yabancı cisimler de vardır. Çocuklar küçük parçacıkları burunlarına sokma eğilimindedir. Bunlar düğme, çengelli iğne, oyuncak parçaları, bezelye ve nohut olabilir. Tek taraflı kötü kokulu akıntı hissettiğinizde dikkatli olun. Çünkü bu yabancı cisim tarafından tıkalı bir burnun uyarısı olabilir. Bu durumda muhakkak bir doktora başvurulmalıdır.

ENFEKSİYON

Normal bir insan yılda ortalama bir iki kez soğuk algınlığı geçirebilir. Bu gençlerde daha fazla, bağışıklık sistemi gelişmiş yaşlı kişilerde ise daha azdır. Soğuk algınlığı virüsler tarafından oluşturulan bir hastalıktır. Bazı virüsler hava yoluyla geçerken çoğunlukla el burun yoluyla bulaşır. Virüs bir kere buruna yerleşince vücutta bulunan histamin adında bir kimyasal maddenin salgılanmasına neden olur. Bu madde sonucunda buruna giden kan miktarında belirgin bir artış gözlenir. Sonuç olarak burun zarları şişer. Diğer taraftan burun zarlarından sıvı salgılanması da artar. Antihistaminikler ve dekonjestanlar bu şikayetlerin azaltılması için kullanılabilir. Fakat soğuk algınlığı zaman içinde kendi kendine geçer.

Virüs enfeksiyonları sırasında burnun ve sinüslerin bakteri enfeksiyonlarına olan direnci azalır. Bu da soğuk algınlığı sırasında neden sıklıkla burun ve sinüs enfeksiyonu görüldüğünü açıklar. Burun akıntısı berrak görünümünden sarı veya yeşile dönerse bu bakteriyel enfeksiyonu gösterir ve muhakkak doktora başvurulmalıdır.

Ani sinüs enfeksiyonlarında burunda tıkanıklık, Koyu bir akıntı, hangi sinüsün etkilendiğine bağlı olarak yanaklarda ve üst dişlerde, gözler arasında ve gerisinde veya üzerinde ağrı ve hassasiyet bulunur.

Kronik sinüs enfeksiyonları ağrı yapabilirde yapmayabilir de. Fakat burun tıkanıklığı ve burun akıntısı sürekli vardır. Bazı hastalarda sinüslerden polip denilen yapılar gelişir. Hastalık aşağı hava yollarına da yayılarak kronik öksürük, bronşit ve astıma neden olabilir. Akut sinüzit genellikle antibiyotik tedavisine cevap verir, kronik sinüzit için ise genellikle cerrahi tedavi önerilir.

ALLERJİ

Saman nezlesi allerjik rinite verilen isimdir. Allerji; yabancı bir cisim, polen, ev tozu akarı, hayvan atıkları veya ev tozundaki bazı parçacıklara karşı oluşan aşırı enflamasyon yanıtıdır. Bazen besinler de rol oynamaktadır. Polenler ilkbaharda veya sonbahar da sorun yaratırlar. Bunun yanında ev tozu bütün bir yıl boyunca rahatsız edebilir. Bunun ideal tedavisi şikayetlere neden olan şeylerden uzak durmaktır. Ancak çoğu zaman bu pratik değildir. Allerjik hastalarda, soğuk algınlığında olduğu gibi, vücutta histamin salgılanmasına neden olan parçacıklar sonucunca burun tıkanıklığı ve akıntısı oluşur. Antihistaminik ilaçlar histaminin etkisini önleyerek şikayetleri ortadan kaldırılabilir. Dekonjestanlar genişlemiş kan damarlarnı büzerek burnun açılmasını sağlarlar. Antihistaminiklerin büyük çoğunluğu uykuya meyli artırırken dekonjestanlar ( Burun damlalari ,Sudafed gibi ilaclar) tam bunun aksi olarak uyarıcı etki gösterir. Bu nedenle bu ilaçları bir arada kullanmak en doğru seçim olacaktır.

Antihistaminik kullanırken uykuya meyili olanların otomobil kullanmaları veya tehlikeli işlerde çalışmaları çok sakıncalıdır. Dekonjestanlar kalp hızını ve kan basıncını artırdıkları için yüksek tansiyonu, kalbin ritim bozukluğu, glokomu ve idrara çıkmada zorluğu olan hastalarda kullanılmamalıdır. Hamileler alacakları herhangi bir ilaç için mutlaka doktorlarına başvurmalıdırlar.

Kortikosteroidler (Kortizon) birçok allerjik hastada belirgin bir şekilde etkindir ancak bilinen yan etkilerinden dolayı muhakkak doktor kontrolunda kullanılmalıdır. Bunun yanında bu ilaçlar burun spreyi olarak kullanıldıklarında da etkilidirler ve bu kullanım şekli daha güvenlidir.

Allerji iğneleri en spesifik tedavi yöntemidir ve yüksek düzeyde başarıya sahiptir. Bazan hastanın hangi maddelere karlı allerjik oluşunu anlamak için kan ve deri testleri yapılır. Doktor tedavinin başlangıç şemasını belirleyecektir. Bunlar genelde enjeksiyonlar şeklinde olacaktır.

Bu tedavi insandaki antikorları bloke ederek allerjik reaksiyonun önlenmesi yoluyla etki gösterir. Birçok hasta ilaçların yan etkilerinden dolayı enjeksiyonu tercih eder.

Allerjisi olan hastaların sinüs enfeksiyonu olma eğilimleri daha da artmışdır.

VAZOMOTOR RİNİT

Rinit burunun ve burun zarlarının enflamasyonu demektir. Vazomotor kan damarları ile ilgili demektir. Burun zarları çok miktarda genişleme ve daralma yeteneğine sahip atar damar, toplar damar ve kılcal damarlara sahiptir. Normalde bu damarların yarısı açık yarısı kapalıdır. Fakat kişi ağır egzersiz yapıyorsa uyarıcı etkili hormonların (adrenalin) salgılanması artar. Adrenalin damarların büzülmesine neden olur. Bunun sonucunda zarlar büzülür, hava yolu açılır ve kişi daha rahat nefes alır.

Bunun tam tersi allerjik atakta veya kişi soğuğa maruz kalınca gelişir. Kan damarları genişler ve burun tıkanır. Allerji ve enfeksiyonlara ek olarak bazı başka nedenler de burun damarlarının genişlemesine sebep olarak vazomotor rinite yol açar. Bunlar arasında stres, tiroid foksiyonlarında yetersizlik, hamilelik, bazı tansiyon ilaçları, doğum kontrol hapları ve dekonjestan ilaçların aşırı veya uzun kullanılması sayılabilir.

Bütün bu nedenlerin başlangıcında burun tıkanıklığı geçici ve geri dönebilir niteliktedir. Yani neden ortadan kaldırılırsa hastalık düzelecektir. Bunun yanında eğer yeterince uzun sürerse bu sefer de kan damarları elastikiyetini kaybedecek ve olay geri dönülmez bir duruma dönüşür. Varisleşmiş damarlara benzerler. Hasta sırt üstü yattığında veya bir tarafına döndüğünde aşağı kısımları kanla dolar.



Başlık: Cvp: 42
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
CILTTE PIGMENT DEGISIMLERI

Cildimizin rengini, deri hücrelerince üretilen "melanin" pigmenti belirler. Bazen bu renklendirme mekanizmasına bir şey olur ve cildin bir bölgesi çok fazla melanin üreterek rengi koyulur (chloasma).

Bunun tersi de olur; cildin bir bölümünde hiç melanin üretilmeyince orası beyazlaşır. Beyaz bir leke periyodik olarak geliştiğinde "vitiligio" denen hastalığınız var demek olabilir.

Belirtiler

-Deride yavaş yavaş büyüyen beyaz lekeler,

-Deride koyu kahverengi lekeler.

Chloasma lekeleri en sık yüzde görülür ve pek uzaklara yayıldığı nadirdir. Bunlar en çok hamilelikle veya doğum kontrol hapı kullanmakla bağlantılıdır. Fakat hem kadınlar, hem erkekler, görünüşte hiçbir neden yokken rahatsızlığa tutulabilir.

Vitiligo en fazla 2 ile 30 yaşlarında ilk olarak ortaya çıkarsa da, herhangi bir yaşta başlayabilir. Yüzünüzde, gözlerin yukarısında, veya boyunda, koltuk altı, kasık, el veya dizlerde başlayabilir. Bunlar, çoğunlukla simetriktir ve bütün vücuda yayılabilir. Kalıtım faktörü sıklık-la söz konusudur.

Neden, melanin üreten hücrelerin bağışıklık sistemi tarafından tahrip edilmesi olabilir; bazı durumlarda tiroid sorunları veya pernisiyöz anemi gibi bağlantılı hastalıklar vardır.

Vitiligo da chloasma da hayatı tehdit etmez. Lekeleri gizlemek için kozmetikler veya cilt boyaları kullanılır. Vitiligo lekeleri güneşte kolayca yandığı için güneş yağı kullanmak gerekir.

Tedavi

Cildin düzenli rengini geri getirmek için repigmantasyon ve depigmantasyon tedavileri yapılır. Vitiligo lekelerinin repigmantasyonu, o bölgeyi lokal veya ağızdan alınan ilaçlarla (psoralen) duyarlı hale getirdikten sonra güneşe veya ultraviyole ışınına tutmakla yapılır. Bu 2 ile 3 yıl süreyle haftada 2-3 kere kullanıldığında 10 kişiden 6 sında işe yarayabilir. Ancak, yan etkileri olabilir.

Depigmantaspyon, chloasma lekelerinin rengini açan veya eğer vitilogonuz varsa geriye kalan cildin rengini açan losyonlar (benoquine veya hydroquinone) kullanarak yapılır.



Başlık: Cvp: 42
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
CROHN HASTALIGI

İltihaplı barsak hastalığı terimi genelde nedeni bulunamamış (gastro entestenial bölgeyle ilgili) iki hastalığın tarifinde kullanılır. Bu hastalıklar Crohn hastalığı ve ülserleşmiş kolittir. Sık sık ileitis veya bölgesel enteritis diye de geçen crohn hastalığı barsağın kronik iltihaplanmasıdır. Daha çok bağırsağın alt kısmında (ileumda) görülür. Fakat kolonunuzu veya hazım yolları-nın diğer bir bölümünü de etkileyebilir. Sık sık iltihap bağırsak duvarının tüm kalınlığını sarabilir. Crohn hastalığı oldukça seyrek görülür. Aşağı yukarı her 50.000 insandan birinde ortaya çıkar. Tipik hasta beyaz ırktandır ve 15 ila 30 yaşları arasındadır.

Belirtiler

- Uzun süreli ishal,

- Düşük tansiyon,

- Yorgunluk,

- Kilo kaybı,

- Karın ağrıları ve göğsün etrafında veya karnın sağ tarafında ağrılar,

- Kas ağrıları,

- Deri lezyonları.

Baryumlu radyografik tetkik Crohn hastalığını belirler.

Crohn hastalığının seyri bir insandan diğerine farklılık gösterir. Crohn hastalığına yakalanmış birçok hasta da başlangıç safhasında çıkan bir iki hadiseden sonra hiçbir belirti görülmez. (asemptomatik, Semptomsuz) Fakat diğer bir çoğunda tekrar tekrar karın ağrısı, ishal ve düşük tansiyon olayı yaşanır. ishal o derece sulu olur ve gitgide artan bağırsak tıkanmasının getirdiği karın ağrıları o kadar şiddetlenebilir ki yemek yememeye başlayabilirsiniz. Crohn hastalığının komplikasyonları çok ve çeşitlidir. Gitgide artan özellikle ince bağırsakta görülen bağırsak tıkanması Crohn hastalığında cerrahi müdahalenin en sık rastlanan nedenidir. Tıkanma belirtileri uzun zaman içinde gelişir. Anal ve rektal (anüs ve rektumla ilgili) bölgelerin içinde ve çevresinde sık sık fistül ve fısür görülür. Fistül, bağırsağın iki bölümü veya bağırsak-la deri arasında oluşan anormal geçittir. Bir anal fisur anüsde veya etrafındaki deride olan çatlak veya yarıktır. (Anal Fisürler ve Fistüller). Fistüller oluştuğunda yemek buradan, olduğu gibi, gerekli özümleme yapılamadan geçer. Crohn hastalığında kanama da olabilir. Ancak çok miktarlarda kanama görülmez. Ekseriyetle, artan tıkanma, iltihaplı doku veya fistül ilaçla tedaviye cevap vermez ve cerrahi müdahale gerekebilir. Crohn hastalığında, bağırsakla ilgisiz belirtiler ve işaretler de olabilir. Artrit, özellikle büyük mafsallarda veya gözün veya cildin iltihaplanması ve nadiren de safra kanalındaki iltihaplanma crohn hastalığı ile ilgili olabilir. Ayrıca böbrek taşları oluşmasına da sık rastlanır. Crohn hastalığı ilerleyen bir rahatsızlıktır.

Tedavi

İlaç Tedavisi. Crohn hastalığı belirtisiz ya da hafifleme dönemindeyse, tedavi gereksiz olabilir. Belirtiler hafifse, örneğin günde birkaç kez gevşek dışkı söz konusuysa, doktorunuz ishale karşı bir hap ya da bitkisel lifler içeren bir katılaştırıcı yazabilir.

Hastalığınız daha aktifse, doktorunuz sulfasalazine ve kortikosteroidler gibi iltihaba karşı ilaçlar vermeyi düşünebilir. Kolon da rahatsızlığa dahilse, sulfasalazine özellikle etkilidir.

İltihap rektumla sınırlıysa, bir kortikosteroid lavmanı, iltihabın kontrol altına alınması ve belirtilerin hafiflemesi için yararlı olabilir. Son yıllarda rektumdaki iltihabı kontrol altına almak için aspirine benzer ilaçlar içeren yeni lavman preparatları, kullanılmaktadır. Bunlar yararlı görünmektedirler.

Kortikosteroidler, hastalığın daha önemli alevlenmelerine saklanır. Hastalığa kolonun ve ince barsağın dahil olduğu durumda etkilidirler. Bazı doktorlar, azathioprine gibi antikor oluşmasını önleyen bir ilaçla tedavi önerebilirler. Genellikle, bu ilaçların etkili olması aylar sürmektedir.

Özellikle anüs bölgesinde fistüller ya da çatlaklar varsa, metronidazol etkili olabilir. Genellikle bu ilacın yalnızca fistül ya da çatlak iyileşene kadar değil, tekrarlamayı önlemek için sürekli alınması gerekir. Bazen, kolondaki Crohn hastalığı için metronidazol kullanılır. Metronidazol, uzun bir süre kullanılırsa bacak-ta uyuşmaya ve yanmaya yol açabilir. Böyle bir şey olursa, doktorunuzla görüşün.

Bu ilaçlardan hiçbiri Crohn hastalığını tedavi etmez. Bu ilaçlar, belirtilerin azalmasını sağlamak için iltihaba karşı maddeler olarak kullanılırlar.

Bugün, araştırmacılar, ağızdan verilebilen ve ince barsak tarafından emilmeyen aspirine benzer bileşiklerin kullanımı üzerinde çalışmaktalar. Böylelikle, bu bileşiklerin iltihaba karşı özellikleri doğrudan iltihap bölgesinde etkili olabilir. Başka ilaçlar da araştırılmaya başlanmıştır.

Beslenme

Yeterli besin özümseme kabiliyeti, özellikle hastalık ince barsağın büyük bir kısmını etkiliyorsa ya da ince barsağın büyük bir kısmı ameliyatla alınmışsa, Crohn hastalığı olan insanlarda sınırlıdır.

Doktorunuz, yetersizlik kanıtları varsa, bazı vitaminler ya da mineraller önerebilir. Crohn hastalığı olan kişilerde, ince barsağın alt kısmında (ileum) emilen B12 vitamini eksikliği seyrek görülen bir durum değildir. Böyle bir durum varsa, B12 vitamini deriden aylık enjeksiyonlarla kolayca verilebilir.

Safra tuzları da ince barsağın alt kısmında emilir. Bu emilim zayıflarsa, doktorunuz düşük yağlı özel bir diyet önerebilir. Safra asitleri ince barsakta emilmezse, kolonda su emilimine müdahale ederek ishale neden olabilirler. Bazen, kolestiramin gibi safra asidi bağlayanbir ilacın kullanımı, dışkı miktarını azaltmakta etkili olabilir.

Bazı doktorlar, özellikle aktif Crohn hastalığı için, basit şekerler, amino asitler ve mineraller içeren sıvı preparatlardan oluşan temel besinlerin kullanımını savunmaktadırlar. Bu beslenme biçiminin etkililiğine ilişkin uzun dönemli kanıtlar olmadığı halde, bazen besinlerin daha fazla emilmesini sağlamak üzere barsaktaki iltihabı azaltabilmektedir. Hastalıktan etkilenen bazı kişilerin, Crohn hastalığının şiddetli nöbetleri sırasında, haftalar, hatta aylar boyu damardan beslenmesi gerekmektedir. Ağızdan gıda almaktan kaçınılması, barsağa dinlenme olanağı sağlamaktadır.

Ameliyat

Crohn hastalığı olanların yaklaşık yüzde 70i, hiç değilse bir kez ameliyata ihtiyaç duyarlar. Bu ameliyatlar genellikle tıkanma, abse ya da delinme gibi komplikasyonlar için yapılır. Cerrahi müdahale, yıllar boyu belirtileri hafifletebilse de, bir tedavi değildir ve hastalığın tekrarlaması çok yaygındır.

Hastalığın kolon bölgesiyle sınırlı olduğu insanlarda, özellikle ilaçla tedavi başarısız olursa, kalın barsağın alınması tavsiye edilebilir. Bu ameliyatta, tüm kolon, rektum ve anüs alınır ve ileumun (ince barsağın son kısmı) ucu, dışkının geçmesi için karın duvarından çıkarılır. Deliğin üzerine dışkının boşaltılacağı bir torba takılır Hastalık ince barsakla sınırlı olduğu zaman, cerrahi müdahale barsağın hastalıklı kısmının alınmasından ve sağlıklı barsağın iki ucunun birleştirilmesinden ibarettir.



Başlık: Cvp: 42
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
DEMIR EKSIKLIGI ANEMISI

Demir eksikliği anemisi kendi başına bir hastalık değildir, her zaman başka bir hastalığın bir semptomudur. Nedenleri arasında Uzun süreli kanamalar; gebelik, emzirme ve gelişme çağı gibi demir gereksiniminin arttığı durumlar; yiyecek emilim bozukluğu, şpru hastalığı gibi demir emilim bozuklukları; besinlerle yeter miktarda demir alınamaması sayılabilir. Özellikle üreme çağındaki bayanlarda çok sık rastlanan bir durumdur.

Belirtiler

Solukluk, çarpıntı, nefes darlığı, yorgunluk, halsizlik gibi genel anemi belirtileri yanında dudak köşelerinde çatlaklar, tırnakların kırılması, saçların kırılıp dökülmesi, dil yanmaları, yutma güçlüğü (Plummer-Vinson sendromu), iştahsızlık, kabızlık gibi semptomlar da bulunur.

Laboratuar

Hipokrom anemi bulguları olarak Ortalama Eritrosit Hacmi 81 den az, Otralama Eritrosit Hemoglobin 27 den düşük bulunur; eritrosit morfolojisinde mikrositoz, poikilositoz, anülositoz, anizositoz saptanır. Serum demir düzeyi normalden düşük bulunur. Serum ferritin düzeyinin veya kemik iliğinde sideroblastların azalmış bulunması tanıyı kesinleştirici kriterlerdir; kemik iliğinde demir deposunun yokluğunu ifade ederler. Kemik iliği tetkikinde eritrosit yapım hızının arttığı saptanır. Serum ferritin düzeyinin azalmış bulunduğu vakalarda kemik iliği incelemesine gerek kalmaz.

Tedavi

Demir eksikliğini yaratan sebebin araştırılması:

Demir eksikliği anemisi tanısı konduktan sonra demir eksikliği oluşturan sebebe yönelik inceleme yapılmalıdır. Mesela mide tümörü veya diyafragma fıtığı gibi uzun süreli kanama yapan bir neden ortaya çıkarılabildiği takdirde bunun cerrahi yoldan tedavisine çalışılır, aksi halde demir tedavisi yarar sağlamaz.

Kan verilmesi: Ağır demir eksikliği anemilerinde tedaviye kan transfüzyonları ile başlanılmasının akut yararı vardır, kemik iliği uyarılmış olur.

Demir tedavisi: Uzun süreli demir eksikliği anemilerinde demir tedavisine ağızdan demir ilaçalrıyla başlanmalıdır. Saf demir ilaçları tercih edilmelidir. Demirli ilaçlar aç karnına veya yemekler arasında alınırsa daha iyi emilir, fakat hastaların çoğu mide yakınmaları nedeniyle tok karnına almayı tercih ederler. Ağız yoluyla aşırı dozda demir alınmasının sakıncası yoktur, zira ince barsaklardan demir emilimi vücudun gereksinimi oranında olur ve hemosideroz (fazla demir depolanması) tehlikesi ortaya çıkmaz.

Ağızdan günlük demir elementi dozu 100-200 mg dır. Preparatları kullanırken her birinin içerdiği demir miktarı göz önünde tutularak dozlama yapılmalıdır.

Vitamin C, mineral ve diğer vitaminlerle takviye edilmiş demir preparatlarının saf demir preparatlarına bir üstünlüğü yoktur. Demir tedavisine başlamadan önce retikülosit sayımı yapılmalı ve hastanın tedaviye cevabı 7 gün sonraki retikülosit sayımı ile kontrol edilmelidir.

Retikülosit krizi denen retikülosit artışı (% 20 nin üzerine çıkması) demir tedavisine cevap alındığını ifade eder. Aksi halde demir eksikliği dışında bir başka anemi ihtimali araştırılmalıdır (aplastik anemi?). Demir tedavisine retikülosit kriziyle cevap alındıktan sonra ağızdan demir verilmeye 3 ay kadar ayni dozda devam edilerek vücudun demir depoları doldurulmalıdır. Hemoglobin miktarı 10 gün sonra artmağa başlar ve yeterli hemoglobin artışı tedavinin 25 inci gününden sonra sağlanmış olur.

Parenteral (iğne şeklinde) demir tedavisi, uzun süreli demir eksikliği anemilerinde pek gerekmez. Ancak ince barsaklardan emilim bozukluğu olanlarda veya oral (ağızdan) demir tedavisine tahammül gösteremeyenlerde başvurulabilir. Kas içi ve damar içi zerkleri mümkündür. Damar içi zerklerinin teknik zararları ve yan etkileri fazla olduğu için pek tutulmamaktadır. Kliniklerde kas içi demir zerkleri tercih edilmektedir. Jectofer ampullerinin i.m. zerkleri ağrılıdır. Ferrum Hausmann ın i.m. zerkleri ise ağrısızdır.

Ampulünde 100 mg elemanter demir bulunur. Parenteral demir dozajı: Hemoglobini % 1 g artırabilmek için ortalama 200 mg demir elementine gereksinim olduğu hesaplanmıştır. Kadınlarda bu miktar 50 mg kadar fazladır. Hemoglobin açığı (normal miktar - hastadaki HIb miktarı) 200 ile çarpılır. Bulunan rakama depo demiri olarak 1000 mg eklenir ve elde edilen gr kadar parenteral demir, Ferrum Hausmann ampulündeki 100 mg a bölünür. Böylece kaç ampul Ferrum Hausmann kullanılacağı hesaplanmış olur. Bu şekilde bulunan sınırın aşılması doğru olmaz, zira i.m. yoldan verilen demirin hepsi dolaşıma ulaşacağı için hemosideroz (karaciğer yetmezliği, diyabet) tehlikesi doğar. Genellikle parenteral demir tedavisi için 20-30 ampul yeterli olmaktadır.

Demir tedavisinin yan etkileri:

Oral kullanımda bulantı, kusma, mide ağrısı, ishal görülebilir. Kas içi kullanımda ise zerk yerinde ağrı, iltihaplanma, hafif solunum güçlüğü ve göğüs ağrısı olabilir. Damar içi zerklerde ise şok, aşırı kusmalar, terleme, sırt ve göğüs ağrıları olabilmektedir.



Başlık: Cvp: 42
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
DEPRESYON

Herkes zaman zaman bir çökkünlük hissedebilir. Ancak haftalarca süren hüzün, umutsuzluk ya da günlük etkinliklere karşı ilgisizlik, daha ciddi bir soruna işaret edebilir. Depresyon, özellikle bir kayıp ya da hayal kırıklığı yaşandıktan sonra ortaya çıktığında, normal bir durum olarak kabul edilebilir. Depresyon, enfeksiyon gibi başka bir hastalığın semptomu olarak da görülebilmektedir. Ancak 2 haftadan uzun sürmesi ve başka belirtilerin de eşlik etmesi durumunda, önemli bir sıkıntı ve işlevsel yetersizlik nedeni olan depresif hastalık olasılığı akla gelmelidir. Depresif hastalık, insanların %10-%15 inde, yaşamlarının bir döneminde görülebilmektedir.

Yaşlılarda (70 yaşın üzerinde) depresyon semptomlarının, fiziksel kapasiteyi daha fazla azalttığı saptanmıştır. Dört yıllık bir süre içinde depresif belirtiler, yürüme hızı ve ayakta dururken birkaç pozisyonda ya da sandalyeden kalkarken dengenin korunması gibi fiziksel performansla ilgili işlevlerde %55 azalmaya yol açtı. Fiziksel performanstaki bu azalma, ağır depresyonu olan daha yaşlı erişkinlerde en belirgin düzeydeydi; ancak depresyonu aynı ölçüde ağır olmayan yaşlılarda da depresyonun benzer etkileri olduğu görüldü.

Bu hastalığa ait en az 5 tipik belirtinin, en az 2 hafta devam etmesi durumunda, majör depresyon tanısı konulur. Ancak bu belirtilerin sadece birkaçının bulunması bile sıkıntıya ve işlev yetersizliğine yol açabilmektedir. Sürekli olarak depresyon belirtileri bulunan herkesin, bir hekim tarafından muayene edilmesi gerekir. Neyse ki, depresyonda etkili olan birkaç tedavi şekli bulunmaktadır.

Depresyon Semptomları:

- Sürekli olarak hüzünlü, kaygılı ya da "boşluk" hissi ile nitelenen duygu durumu.

- Cinsel ilişki de dahil olmak üzere çeşitli etkinliklerden zevk almama ya da bunlara ilgi duymama.

- Huzursuzluk, çabuk irkilme ve aşırı ağlama

- Suçluluk, değersizlik, çaresizlik, umutsuzluk ve kötümserlik duyguları

- Çok az ya da aşırı uyuma

- İştah ve/ya da kilo kaybı ya da aşırı yeme ve kilo alma

- Enerji azalması, yorgunluk, "yavaşlama" hissi

- Dikkatini toplama, hatırlama ya da karar vermede zorluk

- İntihar düşünceleri ya da girişimler.

Tedavi Seçenekleri:

- Psikoterapi : Terapistle görüşmelerin yapıldığı birkaç tedavi yönteminin etkili olduğu görülmüştür. Bu tedaviler, ilaç uygulamasıyla birlikte yürütülebilmektedir.

- İlaç Tedavisi : Antidepresan ilaçlar, genellikle hastaların üçte ikisinden çoğunda etkili olmaktadır. Günümüzde hekimler birkaç tip antidepresan arasında seçim yapabilmektedir.

- Elektrokonvülsif Tedavi (EKT) : Özellikle diğer tedavilere yanıt vermeyen, daha ağır depresyonu olan hastalara uygulanır.



Başlık: Cvp: 42
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
DIABETES INSIPIDUS (SEKERSIZ DIYABET)

İsim ve belirtilerdeki benzerliğe rağmen bu rahatsızlık şeker hastalığı ile karıştırılmamalıdır. İnsülin (hücrelere enerji temin etmek için vücudun glikozu kullanmasını ve korumasını temin eden hormon) yetersizliği nedeniyle ortaya çıkan şeker hastalığının (diabetes melitus) aksine, şekersiz diyabet (diabetes insipidus) antidiüretik hormon (ADH) yetersizliği nedeniyle ortaya çıkar. Bu hormon hipofiz bezinin arka lobu tarafından salgılanır.Eğer antidiüretik hormon yetersizliği varsa, vücutta su dengesini kontrol olayı kaybolur. Uygun sıvı seviyesini korumak için gerekli olan suyu yeniden emmenin yerine, böbrekler suyu dışarı atar.

Belirtiler

- Aşırı susama

- idrar miktarının artışı

- Su kaybı, fiziki çöküntü ve düşük tansiyon koma halini ortaya çıkarabilir.

şekersiz diyabet hastalığı olanların yaklaşık yarısında rahatsızlığın nedeni bilinmez. Ancak belirtilerin ortaya çıkmasından birkaç yıl sonra bir hipofiz tümörü açıkça görülebilir. Kafada herhangi bir yaralanma veya hipofiz tümörleri için herhangi bir yaralanma veya hipofiz tümörleri için herhangi bir ameliyat nedeni ile hipofiz bezlerinde ortaya çıkan zararlar tanımlanabilen nedenler arasındadır.

Teşhis

En önemli bulgu idrar artışıdır. 24 saatte 5 ila 20 litre idrar çıkarılabilir. Gece ve gündüz her yarım saatte bir idrara çıkılır. İdrardaki bu artış aşırı su kaybına yol açar, sonuçta deri kuruluğu ve aşırı susama hissi ortaya çıkar.

Eğer doktorunuz şekersiz diyabetten kuşkulanıyorsa susuzluk testi yapacaktır. Bu testte şahıs birkaç saat susuz bırakılır. Bu süre içersinde çıkardığı idrar ölçülür. Bu testte, antidiüretik hormonu normal düzeyde olan birinde idrar miktarı azalırken, şekersiz diyabeti olan-da ise idrar miktarı azalmaz. Doktorunuz ayrıca su ve tuz dengesini saptamak için kan testleri yapacaktır.

şekersiz diyabet hormon takviyesi ile etkili bir şekilde tedavi edilebilir. Belirlenen nedenin (bir tümör veya hastalık) sorunları ortaya çıkardığı durumlar dışında, şekersiz diyabet hastalığı olan bir kişinin normal bir yaşam sürmesi beklenir.

Tıbbi Tedavi

Bir burun spreyi şeklinde veya sentetik bir hormonun enjekte edilmesi ile antidiüretik hormon verilecektir. Bu hormon tedavisi genellikle yaşam boyunca sürer. Ancak bilinen nedenin baştaki bir yaralanma veya herhangi bir ameliyat olduğu durumlarda bir kaç ay ile bir yıl arasında değişen bir süre içerisinde bez normal fonksiyonunu yeniden kazanır hale gelebilir. Bu durumda ilaç tedavisi kesilmelidir.

Thiazid grubundan diüretik bir ilaç da önerilebilir. Diüretiklerin aslında idrar miktarını artırmak için kullanıldığı gerçeğinin yanı sıra, thiazidler bazı kişilerde şekersiz diyabetin tedavisinde etkilidir.

Cerrahi Tedavi

Neden hipofız bezindeki bir tümör ise ameliyat veya radyasyon terapisi uygun olabilir.

Beslenme

Bazı durumlarda sodyumun kısıtlanmasına yardımcı olduğundan, yemeklerde tuz miktarının sınırlandırılması tavsiye edilebilir.



Başlık: Cvp: 42
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
DIFTERI (KUS PALAZI)

Difterinin nedeni olan Corynebacterium diphtheriae bakterisi oldukça tehlikeli bir zehir salgılar. Bakterinin salgıladığı bu zehir kalpte ve sinir sisteminde oldukça ciddi bozukluklara yol açar. Mikrobun kaynağı hastalar ve bakteriyi taşıyan kişilerdir. Genellikle damlacık yoluyla bulaşır. Çok ender vakalarda doğrudan temasla geçer. Vücudun hemen kabul ettiği bir hastalık değildir. Bebeklerde çok ender olarak rastlanır. Çocuklarda 2-6 yaş arası çok sık görülür. Yaş ilerledikçe hastalığa yakalanma olasılığı giderek zayıflar.

Oluştuğu yerlere göre difterinin aşağıdaki çeşitleri vardır:

Burun difterisi

Difterinin bebeklerde en çok görülen şeklidir. Bazen çok az ateş yapar. Solunum güçleşir. En belirgin işareti burun akıntısının iltihaplı ve kanlı olmasıdır. Burun difterisi çoğu zaman fark edilmez ve ağır hastalık olması nedeniyle tehlikelidir.

Ağız ve boğaz difterisi

En sık görülen difteri şeklidir (yüzde 50). Boğaz ağrısı ve yutkunma güçlüğü ile başlar. Bademciklerin üstü ve küçükdil boğazın arka duvarına (ağır seyreden vakalarda ağız dokusuna) kadar uzanan beyazımsı gri renkli lekelerle kaplanır. Lekeler, tahta bir spatula ile kazındığında kanama olmaz. Boyun lenf bezlerinde şişme görülür.

Gırtlak difterisi

Kimi zaman kendiliğinden kimi zaman da boğaz difterisinden yayılarak oluşur. Çocuklarda 1-4 yaş arası çok sık görülür. Yavaş yavaş sıcak basması, kuru ve boğucu öksürük ve solunum güçlüğü ile başlar. Bu belirtiler birkaç gün içinde şiddetlenir. Belirtilerin nedeni gırtlak zarındaki şişliklerin difteri pasına dönüşmesidir. Eğer gerekli müdahale yapılmazsa solunum yollarında hayati tehlike oluşturabilen sıkışmalar olabilir. Solunum güçlüğü giderek artar ve soluk alınırken ıslığa benzer bir ses duyulur. Boğaz kasları gerilir. Göğüs kafesi ve karın boşluğu zorlanır. Çocuklarda morarma olur. Yüz soluk, nabız zayıf, kalp atışları hızlıdır. Boğulma krizleri ölümle sonuçlanabilir.

Göz difterisi

Gözün bağdokusu üzerinde oluşur. Göz şişer ve beyazımsı gri renkli bir tabakayla kaplanır. Bazı durumlarda göz açılamayacak kadar şişer, gözden kanla karışık iltihap akar. Saydam tabakanın zedelenmesi sonuçta kör olma olasılığı vardır.

Deri ve yara difterisi: Oldukça tehlikelidir ve belirli bir yara tabakası oluşturarak kendini belli eder.

Göbek difterisi : Yara difterisinin göbekte görülen şeklidir.

Ortakulak difterisi : Çok ender olarak görülür.

Kuluçka devresi: 1-7 gün.

Belirtileri

Hastalık ateşle başlar. Baş ağrısı, kusma, çocuklarda karın ağrısı olur. Belirtileri bakterilerin yerleştiği bölgeye göre değişiklik gösterir.

Seyri

Çok hafif geçen durumlarda hasta olan kişiyi fazla sarsmaz ve ateş aşırı derecede yükselmez (38,5 dereceye kadar). Çok belirgin olmayan yutkunma güçlüğü görülür. Kimi zaman, difterinin belirgin özelliği olan iltihaplı tabaka bile olmaz. Bu takdirde hastalığın hızla yayılma olasılığı vardır, çünkü hastalık teşhis edilemediği için hastanın ayrılması söz konusu olmamıştır.

Hastalık sürekli ilerleme gösteriyorsa boğaz, burun ya da gırtlak difterisi vb. gibi difteriler ortaya çıkabilir. Hastalık seyrinin çok ağır geçtiği durumlarda kuvvetli zehir etkileri görülür. Çok yüksek ateş, nabız düzensizliği, huzursuzluk, sürekli kusma, burun ve deride ufak tefek kanamalar, boğazda şişme gibi ağır yan etkiler ortaya çıkar.

Difteri bakterilerinin salgıladığı zehir kana geçerse kalp, kan dolaşımı ve sinir sistemlerinde bozukluklar baş gösterir. Sonunda kan zehirlenmesinden kaçınılamaz.

Hastalığın seyri sırasında en belirgin işaretler şunlardır:

Aşırı solukluk, kusma, nabız atışlarının düzensizliği, soğukluk duygusu, ısı ve tansiyon düşmesi, 2. ya da 3. hafta içinde kalp kaslarındaki iltihaplanma sonucu ani ölüm. İyileşme sırasında bile kalp kaslarının iltihabı sonucu ölüm görülebilir. Diğer bulaşıcı hastalıklara oranla kalp daha çok etkilenir. 2. ve 4. haftalar arasında görülen felçler, sinir sisteminin de hastalıktan ötürü etkilendiğine işarettir. Hastalık nedeniyle oluşan felçler hastayı ve ailesini korkutursa da, hastalık teşhisinde yardımcıdır ve çoğu kez birkaç ay sonra felç durumu ortadan kalkar.

Tedavi

En iyi ilaç l894te bulunan difteri serumudur. Difteri serumu, kanda serbestçe dolaşan zehirli maddeleri yakalar, ama kalp kasları . ya da sinir sistemine yerleşmiş olan zehirli maddelere ulaşamaz ve hastalığa neden olan bakterileri öldüremez. Bu nedenle difteri .serumu mümkün olduğu kadar erken verilmelidir. Serumla birlikte penisilin de verilmelidir. Penisilin yalnızca difteri bakterilerini yok eder, zehirleri etkileyemez. Kan dolaşımının sürekli kontrol altında tutulması çok önemlidir. Kalp üzerindeki yan etkisi dikkate alınarak hastanın 8-14 gün süreyle yatakta tutulması gerekir. Difterinin her çeşidinde ve kalpteki yan etkilerinde hastanın mutlaka bir hastane tedavisi altına alınması zorunludur.

Korunma

Burun ve gırtlak salgılarının .bakteriyolojik laboratuvar araştırmasında sonuç negatif alındığında hastalık bulaşıcı niteliğini kaybetmiş demektir. Çocuklara difteri aşısı yapılmalıdır. Hastalığın bulaşmasını önlemek amacıyla hastanın mutlaka ayrılması gerekir. Beklenir bir difteri olasılığına karşı çocuklara serum verilebilir.

Difteri aşısı dört haftalık aralarla yapılır. İlk aşı, bir yaşına kadar yapılmalı, 2 ve 6 yaşlarında tekrarlanmalıdır. Difteri aşısı tetanos aşısı ile birlikte de yapılabilir. Hastanın evde tedavi edilmesi halinde, hastaya bakan kişinin hastanın yanına girerken bir maske takması ve oksijen peroksitli suyla gargara yapması gerekli önlemler arasında sayılabilir.

Difteride penisilin, eritrosin ve streptomisin kullanılır. Ağır vakalarda kortikosteroidler kullanılabilir.

Başlık: Cvp: 42
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
DIS KULAK ILTIHABI (EXTERNAL OTIT)

Yüzücü Kulağı diye de bilinir. Yüzücü kulağı (External otitis) dış kulak kanalının ısrarlı biçimde tahriş olması ve iltihaplanması halidir. Ayrıca bir enfeksiyon da bulunabilir. Kanalda cildin kat kat soyulması (egzama) gelişebilir. Egzamayı kaşırken cilt çatlar ve kulak kanalını bakteri ve mantar istila eder. Kirli suda yüzmek bu hastalığı kapmanın yollarından biridir. Kulak salgısı kanaldan temizlenmeye kalkışıldığında, cilt tahriş olur, kaşınır veya yırtılır. Bu da o kişinin en gözde "aletiyle" (toka vs.) kulağını daha fazla karıştırmasına sebep olur. Bir risk daha da vardır. 0 da kulak zarını delme olasılığıdır. Saç spreyleri ve saç boyaları da kulak kanalını tahriş edebilir. Dış otit yüzücü kulağı bazen mantardan kaynaklanır. Aspergillus niger en sık görülen mantardır. Belirtileri, urukkulosisle aynıdır. furunkulosis tekrar tekrar çıbanlar çıkması halidir ve kulak kanalındaki bir tüy kesesinin mikrop kapmasıyla başlar. Bu rahatsızlık sık sık tekrar eder Dış otit (yüzücü kulağı) genç yetişkinlerde görülür.

Belirtileri

- Dış kulak kanalının kaşınması

- Kulak ağrısı

- Kulakta sarı veya yeşil sarı kötü kokulu cerahat oluşması

- Başın hareketiyle kulakta ağrı duyulması

- Duyma kaybı.

Teşhis

Eğer kulağınızda kaşınma,kulağınızın içinde pullanma ya da kulak kanalınızda ağrı varsa, bunlar dış kulak yolu iltihabının göstergesi olabilir. Çoğu kez kulaktan dışarı doğru sarımsı ya da sarımsı yeşil bir akıntı olur ve bazen bu akıntıdan sonra ağrı hafifler. Eğer iltihap ya da dokudaki şişme kulak kanalını tıkarsa duyma-da bir azalma olabilir.

Doktorlar otoskop denen bir aletle kulak kanalına bakarak dış kulak yolu iltihabı tanısını koyarlar. Eğer iltihap varsa örnek alınarak laboratuvara gönderilebilir.

Çoğu dış kulak yolu enfeksiyonu rahatsızlık duygusu yaratsa da, uygun tedavi edildiklerinde genellikle tehlikeli değildirler. Bu enfeksiyon,özellikle şeker hastalarında tedavi edilmezse çevre kemiklere ve kıkırdaklara yayılarak hasar verebilir.

Tedavi

Eğer yüzücü kulağı rahatsızlığınız olduğundan şüphelenirseniz, doktora gitmeden önce sancıyı geçirecek bazı şeyler yapabilirsiniz. Kulağınızın üzerine ılık (sıcak değil) bir ufak yastık koymak faydalı olur. Aspirin veya başka bir ağrı kesici de sancıyı azaltır.

Teşhisten sonra doktorunuzun kulak kanalını bir emme aletiyle veya pamuklu çubukla temizlemesi beklenir. Bu tahrişin ve sancının geçmesini sağlayabilir. Doktor daha sonra çeşitli tedavi metodlarından birini önerebilir. Ekseriyetle kortikosteroidli (kaşıntıyı durdurmak ve iltihabı azaltmak için) bir kulak damlası ve bir antibiyotik (enfeksiyon kontrol etmek için) verilir. Bazen ağızdan alınan haplar da kullanılabilir. şiddetli ağrı olduğundan ağrı kesici tavsiye edilir. İyileşme sırasında kulağa su kaçmamasına dikkat edilmelidir.

3 veya 4 gün sonra eğer gözle görülür bir iyileşme olmazsa, doktorunuz ağızdan alınmak üzere antibiyotik verebilir. Enfeksiyona neden olan organizma laboratuvar testleriyle belirlenmişse, özellikle onu etkileyecek antibiyotik seçilir. Dış kulak iltihabı (yüzücü kulağı) mantardan kaynaklanıyorsa sülfanilamid tozu serpilerek urunkolisisden kaynaklanıyorsa, ağızdan alınan veya kulak damlası şeklinde verilen antibiyotikle tedavi edilir. Özellikle neden mantar olduğunda bu durum birçok defa tekrar edebilir.

Önlenmesi

Dış otit ekseriyetle önlenebilir. Pis suda yüzmeyin. Banyodan ve yüzmeden sonra kulaklarınızı kurutun. Kulak kanalının rutubetli olması enfeksiyon kapmasını kolaylaştırır. Saçınızı boyarken veya saç spreyi kullanırken kulak deliklerinizi kuzu yününden ufak toplarla kulağınızı kapayın. Bunlar suyu geçirmez.



Başlık: Cvp: 42
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
DIYAFRAGMATIK FITIK

Diyafragmatik fıtık, diyaframda normal olmayan bir açıklığın karın bölgesi içeriğinin bir kısmının göğüs bölgesine doğru taşmasını mümkün kıldığı durumlarda meydana gelir. Çok ciddi vakalarda, mide ve barsakların büyük bir kısmı, kalp ve akciğerlerin yer değiştirmesine neden olur.

Bu anormallik doğumdan kısa bir süre sonra bebeğin fıtık yüzünden solunum güçlüğü çekmesi ile teşhis edilir. Bu durum bebeğin yaşamını tehdit eden bir durumdur ve acilen ameliyat edilmesi gerekir. Bununla beraber; çoğunlukla fıtık aylar sonrasına kadar kendini belli etmeyebilir.

Geç ortaya çıkan diyafragmatik fıtık semptomları arasında kusma, ağır karın ağrıları, beslenme sonrası rahatsızlık ve kabızlık sayılabilir. Kimi zaman herhangi bir belirti ortaya çıkmaz ve problem ancak rutin röntgen çekimleri esnasında keşfedilebilir. Eğer doktorunuz bebeğinizde diyaframatik fıtıktan kuşkulanıyor ise, teşhisi desteklemek için röntgen çekimine gerek duyulabilir.

Ameliyat gerekli bir tedavi şeklidir. Doğduktan sonraki ilk 3 gün esnasında diyafragmatik fıtık teşhisi konan ve hastalıktan ciddi şekilde etkilenmiş olan bebeklerde, ölüm oranı %50 dir. Bununla beraber, solunum güçlüğü şikayeti olmayan bebeklerin çoğu hayatta kalmayı başarabilir.



Başlık: Cvp: 52
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
DOLAMA

Dolama, tırnağın çevresindeki derinin yüzeysel bir enfeksiyonu olup en büyük sıklıkla stafilakoklar veya mantar tarafından meydana getirilir. Bu durum genellikle bir şeytan tırnağını ısırıp kopartma gibi bir yaralanmanın veya tırnak dibindeki deriyi bir işleme tabi tutmak veya deri itmek gibi hareketlerin sonucu olur.

Tırnağa bitişik olan cildin üzerinde kırmızı, şişkin bölge ile kendini gösterir.

Bakteriyel dolama genellikle ani ve ıstıraplı bir enfeksiyondur. Yüzeysel cerahat dolu kabarıklar belirebilir. Tutulan bölgeyi bastırınca cerahat sızıntısı olabilir.

Dolamanın bir başka çeşidine mantar enfeksiyonu sebep olur ve bu, şeker hastalığı olan kişilerde ve ellerini uzun süre su içinde bulunduranlarda yaygındır. Mantar enfeksiyonları ağır ağır gelişir, fakat inatçı olma eğilimi gösterir. Bazen hem bakteriler hem de mantar vardır, böylece daha fazla şişme ve cerahate yol açılır.

Akut bir enfeksiyon tırnağın çevresinden ve epidermisten dolaşarak bunların altına işleyip ağrılı bir apse meydana gelmesine yol açar. Tırnak dibindeki deri kabarır. Tırnak ayrılabilir.

Tırnakta bozulma veya renk atması meydana gelir. Nadir olmakla birlikte, bu enfeksiyon parmağın içine işleyerek tendon dokusuna yayılabilir. Deri boyunca görülen kırmızı çizgiler, bakteriler kanınıza karıştığının işaretidir. Eğer böyle bir durum olursa, doktora gidin. Teşhis için dolamaya hangi tip mikroorganizmanın neden olduğunu belirlemek amacıyla cerahat kültürü yapılabilir.

Tedavi

Sıcak banyolar: Dokuların iltihapla şişmesini azaltmaya yardım edecektir. Bunları takiben bir antibakteriyel madde (bakteri enfeksiyonları için) sürülebilir veya eğer bir mantar enfeksiyonu varsa yüzde 1 lik gentian violet solüsyonu kullanılabilir



Başlık: Cvp: 52
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
DUPUYTREN KONTRAKTURU

Bu hastalık adını 19. yüzyıl başlarında yaşamış ve onu tarif etmiş olan Fransız cerrahı Baron Dupuytren den almıştır. özelliği cildin altındaki dokunun üstünün sertleşmesidir (palmar fascia).

Belirtiler

- Bir veya birkaç parmağı açamamak,

- Avuç içinde küçük bir şişkinlik veya sertlik.

Dupuytren kontraktürü genellikle ağrılı değildir, fakat elde ilerleyen bir deformasyon meydana getirebilir. Aynı zamanda ayak tabanında da buna benzer doku sertleşmesi ve çekmesi görülebilir. Bu rahatsızlık en çok yüzük parmağı ve küçük parmakta oluşur fakat herhangi bir parmağı, ayak tabanını hatta penisi etkileyebilir.

Hastalığın nedeni bilinmemektedir. Fakat kalıtım öğesi güçlü görülmektedir. Çünkü bu problem aynı ailenin bireylerinde daha fazla görülür. Bir diğer ortak özellik, orta yaşlı erkekler olup bazıları alkolik veya epileptiktir. Bu bağlantının nedeni bilinmiyor. Tek bir travmatik olaya bağlı olma ihtimali fazla değildir.

Teşhis

Bu hastalığın teşhisi için fizik muayene genellikle yeterlidir. Hasta bölgenin üzerindeki derinin çukurlaşması oldukça karakteristiktir. Derinin altında, hareket ettirilemeyen bir doku şeridi de olabilir. Bileğin pozisyonundaki bir değişiklik kontraktürü etkilemez.

Teşhis koyulduktan sonra, hastalığın ilerlemesini gözlem altında tutmak önemlidir. Doktorunuz avuç içiniz aşağı gelecek şekilde elinizi düz bir yüzeye koymanızı isteyebilir. Eğer bu durumda parmağınızı açamazsanız, tedavi gerekebilir. Testin sonucu negatif bile olsa, zaman zaman bu testi tekrarlamanız gereklidir. Sonuç, durumun kötüleştiğini gösterirse, ameliyat yapılabilir.

Bu sık rastlanan hastalık, çoğunlukla ağrılı olmamasına rağmen parmakların esnekliğinin gittikçe azalması zaman içinde rahatsızlığa yol açabilir. Fakat birçok vakada tedavi gerekmez.

Ameliyat gerekli olduğu zaman sıklıkla, normal hareket yeteneğinin tamamı veya çoğu geri dönebilir, yine de, bazı kimselerde rahatsızlık nüksedebilir.

Tedavi Ameliyat

Ameliyat, büzüşmüş dokuların çıkarılması ve bazı vakalarda vücudun diğer bölgelerinden alınan derinin bu bölgeye nakledilmesi (gref) ya da diğer cerrahi girişimlerden oluşur. El birkaç gün ya da hafta açık pozisyonda parmaklarla birlikte sarılacak ve daha sonra parmak ve el egzersizlerinden oluşan fizik tedavi başlayacaktır.



Başlık: Cvp: 52
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
DUSUK TANSIYON (HIPOTANSIYON)

Kan basıncının düşük olması nadir olarak görülen bir durumdur. Genel olarak sağlık açısından her hangi bir tehlikesi yoktur; dahası tansiyonu düşük insanların daha uzun yaşasığını ve kalp ve böbrek hastalıklarına daha az yakalandıklarına dair bulgular mevcuttur. Bununla birlikte, bazı araştırmacılar tarafından sikulatuvar asteni (dolaşım zayıflığı denebilir) denilen bir hastalık tanımlamışlar ve bunun tedavisine yönelik oalrak, kan basıncını yükselten ilaç geliştirmişlerdir.

Tansiyon düşüklüğü olanlarda ani kalkışlar sırasında; hafif bir başağrısı ve zihin bulanuklığı olabilir. Bunu engellemenin en iyi yolu pozisyon değiştirirken dikkatli olmaktır.

Sürekli yorgunluk ve halsizlik hissedenlerin bazılarında sinirsel kaynaklı tansiyon düşüklüğü olduğu ileri sürülmektedir. Bu kişilerde uzun süre ayakta durmaya, egzersize veya sıcak ortamlarda uzun süre kalmaya bağlı olarak ani tansiyon düşmeleri meydana gelmektedir. Johns Hopkins Universitesinde gerçekleştirilen bir çalışmada, bu tür rahatsızlığı olanlara bol-tuzlu diyet ve kan basıncını yükselten ilaç vermeyi müteakip hastaların %75 inde, yorgunluk şikayetlerinin ortadan kalktığı gözlenmiştir.

Benzer bir durum yaşlılarda da meydana gelebilir. Yaşlılarda özellikle yemeklerden sonra kanın sindirim organlarına hücum etmesine bağlı olarak, bir halsizlik hissedilebilir. Bu duruma yemek-sonrası tansiyon düşüklüğü adı verilir ve genellikle tansiyonu yüksek olan hastalarda gözlenir. Bu kişilerde asıl problem, kan basıncının yüksekliğinden dolayı, göreceli olarak dolaşımda azalmış olan kanın hayati organlardan olan beyne pompalanmasının azalmaya uğramasıdır. Eğer böyle bir probleminiz varsa, günde en az 6 bardak su içerek damar içinde dolaşan kan miktarını arttırın ve yemeklerden sonra az bir miktar yürüyün.

Kan basıncı düşük olan yaşlılarda ölüm oranının daha fazla olduğunu iddia eden araştırmacılar bulunmakla birlikte, sorunun kanbasıncından kaynaklanmadığını öne sürenler de vardır; bunlara göre sorun kalpten kaynaklanmaktadır ve tedavi edilebilmektedir.

Başlık: Cvp: 52
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
EGZAMA

Atopik dermatit oalrak da bilinen egzama, allerjik bir deri hastalığıdır. Yeni doğanlarda, çocuklarda ve genç yetişkinlerde sık olarak gözlenir. Kaşıntılı, kalınlaşmış, kırmızı alanlarla kendini gösterir ve vücudun değişik yerlerinde olabilir. Kaybolup tekrar ortaya çıkabilir ve astım gibi allerjik hastalıklarla birlikte bulunabilir.

Tedavide genelde steroidli pomadlar kullanılmaktadır. Ancak uzun süre bu tür tedaviler almış ve tedavi olamamışsanız, aşağıdaki tedavi yöntemi sizin için uygun olabilir.

- Diyetinizden süt ve tüm süt ürünlerini çıkarın.

- Günde iki kez 500 mg kuş üzümü yağı veya bulamıyorsanız 50şer gram kuş üzümü yiyin. 12 yaşından daha küçükler için miktarların yarısını verin. Buna 6-8 hafta devam edin.

- Sizi rahatlatacak herhangi bir yöntem bulun, bu hipnoz olabilir. Hipnozun allerjik durumlarda fayda sağladığını ortaya koyan sonuçlar vardır.

- Kaplıcalar egzamada son derece faydalı olabilir. Bunun için uzun süre her gün kaplıca suyu ile yıkanmanız gerekir. Bu süre içerisinde ilaç kullanmamanız daha iyi olabilir.

- Sarı sabır bitkisinden elde edilen krem ve nergis losyonu etkilenen bölgelere sürülebilir.

- Protein tüketiminizi azaltın, günlük kalori alımınızın %10unu geçmesin. Protein kaynağı olarak hayvansal ürünler yerine bitkisel ürünleri tercih edin.

- Doğal şartlarda yetiştirilmiş sebze ve meyveleri tüketin, suni gübre ve ilaçlarla yetiştirilen besinlerden uzak durun.

- omega 3 yağ asitlerini daha fazla tüketin.

- hidrojenize veya kısmen hidrojenize yağlardan kaçının (margarinler, hamburger yağları...)

- banyodan sonra sadece kurulanın, derinizi ovalamayın.



Başlık: Cvp: 52
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
EPIGLOTIT (NEFES BORUSU KAPAKCIGI ILTIHABI)

Epiglotit nefes borusunun üstündeki ufak kıkırdağın iltihabıdır. En sık 2-5 yaş arasındaki çocuklarda görülür ama yetişkinlerde de rastlanır. Erkeklerde kadınlardan, beyaz ırkta diğerlerinden daha sıktır. Epiglotit bakteri enfeksiyonudur. Hodgkin hastalığı, lösemi ve bağışıklığı yok edici hastalıklar epiglottitisli ortam yaratırlar.

Belirtiler

- Boğaz ağrısı

- Ateş

- Yutma zorluğu

- Kısık-boğuk ses

- Nefes alma güçlüğü (acil).

Teşhis

Epiglotit belirtileri farenjit ve bademcik iltihabı belirtilerine benzer. Çocuğunuzda boğaz ağrısı görülür ve yutma çok güçleşir. Ateşlenirler ve sesleri kısılır. 1-2 günden uzun sürerse doktora başvurun. Doktor boğazını muayene edip, kültür testi yaptırmak için örnek alacaktır. Bakteri bulunursa, doktor antibiyotik tedavisine başlar. Belki boğaz röntgeni de ister. iltihap hızlı bir şekilde başlayıp 1-2 saatte akut hale gelir. Küçük dil şişince nefes borusunu tıkayıp nefes almayı güçleştirebilir. Kişi boynunu ileri uzatıp öne eğilerek daha yi nefes almaya çalışır. Böyle bir durumda derhal ambülans çağırın ve hastaneye ulaşın.

Tedavi

Genelde antibiyotik tedavisiyle bakteri yok edilebilir. Çok güç nefes alma hallerinde nefes borusundan içeri tüp sokularak nefes almaya yardımcı olunur (tracheostomi).



Başlık: Cvp: 52
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
EPILEPSI (SARA)

Epilepsi (nöbetleri), beyindeki ani elektriksel aktivite artışları sonucu meydana gelen ve beynin normal işlevlerini hasara uğratan bir durumdur. Epilepsili hastalar, genelde doğumsal olarak bu hastalığı taşırlar, ancak bazılarında daha sonraki yıllarda (kaza sonrası gibi) gelişebilir. Epilepsi ataklarının şiddeti çok değişken olabilir. İlk kez gözlendiğinde kesinlikle bir acil servise ve nöroloji uzmanına müracaat etmek gerekir.

Epilepsi tedavisinde antikonvülzan adı verilen ilaç grubu kullanılır, bunlar genelde yatıştırıcı etki gösterirler. Bunlardan en eskisi fenobatbital ve fenitoindir. şu an için piyasada bu amaçla kullanılan çok sayıda ilaç bulunmaktadır. İlaçlarınızı kesinlikle bir nöroloji uzmanının kontrolünde kullanmanız gerekir.

Epilepsi için önerilen tedaviye yardımcı yöntemlerden birisi ketojenik diyettir. Bu diyet yüksek oranda yağ, az miktarda karbohidrat ve protein ile sınırlı miktarda sıvı içerir. Bu diyet vücutta keton cisimlerinin artmasına yani ketozise neden olur. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte bu durum (ketozis) epilepsi ataklarının sıklığını ve oluşumunu azaltır. Özellikle 1-10 yaş arasındaki çocuklarda ve ilaçlarla yeterli derecede tedavi edilemeyen (ilaçlardan fayda görmeyen) hastalarda etkilidir. Yetişkinlerde ve adölesan dönemde etkin olmadığı gözlenmiştir.

Aşağıda epilepsi hastalarının tedavilerine yardımcı olabilecek bazı öneriler sunulmuştur, ancak BU YÖNTEMLERDEN FAYDA GÖRSENİZ BİLE KESİNLİKLE HEKİMİNİZE DANIşMADAN İLAÇLARINIZI BIRAKMAYIN VEYA İLAÇ DOZUNU DEÐİşTİRMEYİN.

- uyarıcı özelliğe sahip tüm alışkanlıklarınızı bırakın: tütün, kahve, kola, çikolata gibi.

- yemeklerle birlikte hergün 3 kez 500 mg kalsiyum ve 250 mg magnezyum alın. Bunlar sinirlerin aşırı uyarılabilirliğini azaltmaya yöneliktir.

- vitamin - E alın. bu konudaki çalışmalar yetersiz olmakla birlikte, fayda sağladığı hastalar bulunmaktadır. önerilen doz 40 yaş altındakiler için 400 IU / gün, daha yaşlılar içinse günde 800 IU dir.

- solunum egzersizleri ve stres kontrol egzersizleri yapın.

- bu yöntemler muhtemelen ilaç kullanma gereksiniminizi ortadan kaldırmayacaktır, ancak uzun sürede ilaç dozunu azaltmanıza yardımcı olacaktır.



Başlık: Cvp: 52
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
FARENJIT

Farenks (Pharynx) bademciklerle ses kutusu arasında kalan kısımdır. Dolayısıyla farenjit boğaz ağrısı denilen hastalığın başka bir adıdır. Bu akut veya kronik olabilir. Akut farenjite sebep ya bir bakteri (beta-streptococcus) veya bir virüstür. Beta-Streptococcus hastalığına strep throatı adı da verilir. Kronik şekli sürekli sinüs, akciğer veya ağız enfeksiyonundan olabilir ve sinüslere yayılır.

Belirtiler:

- Boğaz ağrısı,

- Yutma güçlüğü,

- Ateş.

Ayrıca çok alkol, sigara veya kötü, dumanlı hava solumak da başlıca sebepleri arasındadır.

Teşhis

Boğazınız kızarıp şişerek, yutkunmayı ve bazen soluk almayı bile zorlaştırabilir. Cerahat da görülebilir. Boğazınızda yanma hissedebilirsiniz. Bu belirtiler birkaç günden fazla sürerse doktorunuza başvurun.

Doktorunuz boğazınızı muayene edecek ve enfeksiyon etkeninin bir bakteri olup olmadığını belirlemek için, laboratuvara gönderilmek üzere bir kültür örneği alacaktır. Ayrıca burun ve solunum yolları enfeksiyonu gibi diğer hastalıklar yönünden de muayene edecektir.

Tedavi

Çoğunda tedavi gerekmez. Ancak bakterinin yaptığı farenjit için antibiyotik verilebilir. Virüs nedeniyle olanlarda antibiyotiğin yararı olmaz.

Bol bol dinlenmeli, aspirin veya benzer bir ilaç olmalı ve günde birkaç kez ılık tuzlu suyla gargara yapmalısınız. Pastiller de rahatlatabilir.

Yumuşak yiyecekler yiyerek boğazınızı tahrişten kaçınabilirsiniz.

Başlık: Cvp: 52
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
FIBROZ DISPLAZI

Bir ölçüde Paget hastalığına benzeyen fibröz displazide kemik dokusunun anormal kistik büyümesi söz konusudur. Bu hastalıkta kemik dokusu daha çok fibröz yapıdadır. Nedeni bilinmeyen bu hastalık genellikle ilk çocukluk döneminde ortaya çıkar ve birden fazla kemiği etkileyebilir. Fibröz displazinin bir tipi, kızlarda erken cinsel olgunlaşma (Albright sendromu) ile birlikte görülür.

Belirtiler

- Özellikle bacağın alt bölümünde kemik ağrısı,

- Yürüme zorluğu,

- Nadir olarak kırıklar ve birçok kemikte şekil bozukluğu,

- Çoğu kez herhangi bir belirti vermez.

Teşhis

Fibröz displazinin varlığı, kemik röntgenleri ve biyopsi yapılarak kemik dokusundan alınan örneğin laboratuvarda incelenmesi ile doğrulanır.

Tedavi

Fibröz displazi tedavi edilebilen bir hastalık değildir, ancak kemiklerdeki aşırı fıbröz büyüme ameliyatla çıkarılabilir. Kemik grefi de (başka bir kemikten alınan dokunun etkilenen bölgeye yerleştirilmesi) gerekli olabilir.

Başlık: Cvp: 52
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
FITIKLAR

Çoğu kimse fıtığı ağır kaldırmanın bir neticesi olarak düşünür. Esasında fıtığın genel olarak belirli bir nedeni yoktur. Herhangi bir kimse hatta yeni doğmuş bir bebeğin bile fıtığı olabilir. Karın içi organlarımız ince bir kas örtüsüyle yerlerinde tutulurlar. Bu organlardan birinin herhangi bir kısmı bu kas örtüsünün zayıf bir yerinden dışarı çıkar ve fırlarsa veya bu kas duvarını yırtarsa, fıtık oluşur.

Belirtileri

- Eğilirken veya bir şey kaldırırken rahatsızlık duymak;

- Kasıkta hassas bir kitle bulunması.

Karın bölgesini etkileyen üç tip fıtık vardır. Kasık (inguinal) uyluk (femoral) ve göbek (umblikal) fıtığı. Başka bir fıtık da hiatal fıtıktır. Bu da diyaframın yemek borusuna açılan deliğinden (midenin bir bölümünün) fırlamasıdır. Eğer sıkışan bağırsak parçasına kan gitmezse buna bağırsak düğümlenmesi denir.

Kasıkta Görülen Fıtık

Erkeklerde fıtık ekseriyetle testise uzanan sperm kordonunun karından çıkıp skrotuma (torba) girdiği yerde belli olur. Bu geçitteki (halka) bağ dokusu (dış kasık bağı) zayıflarsa, bağırsağın bir bölümü buradan dışarı çıkabilir ve kasık bölgesinde bir kitle oluşturur. Bu doğrudan (direkt) kasık fıtığıdır.

Karından çıkan bir bağırsak kitlesi sperm tüpünün yolunu izleyip skrotumdan (torba derisinden) içeri girerse buna dolaylı (endirekt) kasık fıtığı denilir. Bu fıtık çok sancılı olabilir ve skrotumu şişirebilir. Bu iki tür fıtık erkeklerde görülen her 5 fıtığın dördünü oluşturur. Kadınlarda kasık fıtığı az görülür ve karından mesaneye idrar yolu geçitleri saran dokularla bir araya geldiği yerde meydana gelir.

Uyluk Fıtığı

Özellikle şişman veya hamile kadınlarda görülür ve uyluğun üst kısmındadır. Ana kan damarlarını (uyluk arteri) bacağa taşıyan kanalda oluşur. Bu fıtık ekseriyetle kasıkta görülen fıtıktan biraz aşağıdadır. Uyluk fıtığının düğümlenmesi olasılığı diğer bütün fıtıklardan daha fazladır.

Göbek Çevresi Fıtığı (Paraumilical Hernia)

Bu tür fıtığa çok daha az rastlanır. Göbeği saran karın duvarındaki zayıflık nedeniyle göbekte bir kitle meydana çıkar. Bazı yeni doğmuş bebeklerde buna benzer bir problem görülür ve ona göbek fıtığı denir. Bu türde bağırsağın bir kısmı bir kısmı kanına dönmek yerine göbek kordonunda kalmıştır.

Kesi Yeri Fıtıtı (Incisional Hernia)

Cerrahi bin müdahaleden sonra gerektiği gibi eski halini almayan bir karın duvarı fıtık yapabilir. Bu tip fıtıklar genellikle az problem yaratır. Fakat bağırsakların bir bölümü fıtıktan dışarı çıkıp rahatsızlık verebilir.

Baskı yapılarak karın duvarından geri (içeri) itilemeyen fıtıkların sıkışmış ve düğümlenmiş olması mümkündür.

Tedavi edilmezse, düğümlenmiş ve sıkışmış olan kısım dolaşan taze kandan oksijen alamaz. Neticede kangren olur. Bu da hayatı tehlikeye atan ve derhal ameliyat gerektiren bir durumdur.

Tedavi

Ameliyat : Birçok fıtık için en iyi tedavi fıtığı ameliyatla karına geri itmek ve karın duvarındaki zayıf adaleyi dikmektir. Ameliyattan aşağı yukarı bir ay sonra güç gerektiren normal hareketlerinizi yapmaya başlayabilirsiniz.

Diğer Tedaviler

Korsa giymek kabul edilebilir bir fıtık tedavisi şekli değildir. Doktorunuz ameliyattan önce problemin ilerlemesini önlemek üzere korse giymenizi isteyebilir. Bu kalıcı bir çare değildir.

Başlık: Cvp: 52
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
GALAKTORRHEA

Normal olarak, sadece doğum yaptığınızda veya 1-2 gün evvel süt salgılarsınız. Eğer bunun dışında memelerinizden süt sızarsa olağan dışı bir durumunuz var demektir; buna galaktorrhea (Yunanca gala: süt, rhoia: akıntı) denir. Araştırmacılar vakaların yüzde 50 sinde sebebin bulanamadığını, yüzde 25 de sebebin, prolaktinma denilen bir tür hipofiz tümörü olduğunu söylemektedirler. Bu tümör genellikle selim olmasına karşın, süt üretimini düzenleyen prolaktin hormonu salgılar. kalan yüzde 25te galaktorrhea çeşitli nedenlere bağlı olabilir (Örneğin, hipertiroidizm belirtisi veya bir ilacın yan etkisi), Galaktorrhea ya sebep olan ilaçlar methildopa (yüksek tansiyon için kullanılan bir ilaç), phenotiazinler (bir müsekkin grubu) depresyona karşı çeşitli ilaçlar ve dekstroamfetamin içerirler.

Belirtiler

- Genellikle her iki meme başından beyazımsı veya yeşilimsi akıntı;

- Amenore ile birlikte olabilir.

Teşhis

Doktor memenizi ve (bazen kanserle birlikte görülen kanlı akıntı olmadığından emin olmak için) memeden gelen sıvıyı inceleyecektir. Tıbbi olarak tarihçeniz, galaktorrheanın aldığınız bir ilacın yan etkisi olup olmadığını aydınlatır. Prolaktin seviyenizi belirlemek için kan testleri ve hipotalamus ve hipofizin CT scani (bilgisayarlı tomografi) yapılabilir.

Galaktorrhea bir hipofiz tümöründen kaynaklanmadığı takdirde sağlığınızı tehdit etmez. Bu cins tümörler yavaş gelişir ve bazıları sonunda olduğu gibi kalır. Çoğunlukla ilaçla tedavisi başarıyla sonuçlanır. Eğer başarısız olursa ameliyat veya radyoterapi kullanılabilir.

İlaç Tedavisi

Hipotiroidizm için tiroksin verilir. Hipofiz bir tümörünüz varsa veya testten galactorrhea için hiçbir izahat alınamıyorsa, doktorunuz muhtemelen tümörü küçültebilmek, prolatin seviyesini düşürebilmek için bromokriptin verecektir. Bromoktriptin, çoğunlukla belirlenmeyen bir sebepten de olsa, galaktorrhea yı tedavi eder.

Ameliyat

Büyük bir hipofiz tümöründe ameliyat gerekli olabilir. Çünkü bu tümörler yeniden gelişebilirler. Uzun süreli bir bromokriptin tedavisine veya radyoterapi ye ihtiyacınız olabilir.



Başlık: Cvp: 62
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
GANGLION

Ganglion, cildin altında beliren bir şişliktir, genellikle el bileğinde olur fakat bazen ayağın üst kısmında veya bileğin (el) iç tarafında veya parmaklarda olabilir.

Belirtileri

- Bilekte bir şişkinlik

- Bu şişkinlikle birlikte ağrı, özellikle bilek açıldığı veya eğildiği zaman bulunabilir fakat genelde bu şişlik ağrısızdır.

Bir mafsal veya tendon içine sızmış olan koyu bir sıvının birikmesinden meydana gelir. Genellikle dokunulduğunda esnektir ve çeşitli büyüklüklerde olabilir.

Teşhis

Bir fizik muayene yapıldıktan sonra, başka sorunların varolmadığından emin olmak için bazı testler ve röntgen gerekebilir. Teşhisi doğrulamak için bazen ultrason incelemesi yararlı olur.

Esas itibariyle zararsızdır. Fakat bileğinizde veya ayağınızda bir şişlik fark ederseniz, habis bir tümör gibi diğer nedenleri saf dışı bırakmak için bir doktora danışın. Eğer ganglion ağrılıysa doktorunuz ameliyat veya diğer yollarla rahatlama sağlayabilir fakat çoğu durumlarda bu zararsız küçük şişlik tedavi gerektirmez ve yaşayışınızı etkilemez.

Tedavi, Ameliyat

Doktorunuz ganglionu birkaç yerden iğneyle deldikten sonra üzerine basınç uygulayarak patlatabilir veya içindekileri iğneyle çekebilir. Çoğu vakalarda ameliyat gereksiz görülür fakat gangliyon ağrılı ise ve direnaja cevap vermiyorsa cerrahi olarak çıkartılabilir.



Başlık: Cvp: 62
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
GILBERT HASTALIGI

Doğumsal ve ailevi bir hastalıktır. Nadiren görülür. Hafif olan olgularda hastalığın farkına varılmaz. Mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte, karaciğer hücreleri kandaki bilirubini alamamaktadır. Bazı hastalarda karaciğer içerisine giren bilirubinin ancak bir kısmı konjüge hale çevrilebilir. Bu durumda indirekt bilirubin 10 mg a kadar çıkabilir.

Hafif derecede bilirubin artışı ile seyreden bir hastalıktır. Serumda indirekt bilirubin değerlerinin arttığı gözlenir. Toplam bilirubin düzeyi 2-5 mg civarındadır.

Doğuştan olmakla birlikte, 15-45 yaşlarında ve erkeklerde sık olarak görülür. Zararsız bir sarılık türüdür.

Hastalarda bilirubinin arttığı dönemlerde hafif bir halsizlik, bulantı ve karın üst kısmında ağrılar meydana gelebilir. Karaciğer ve dalakta büyüme olmaz.

Karaciğer testleri ve SGOT, SGPT değerleri normaldir. Karaciğer biyopsisi normaldir. Hemolitik anemi hastalığı ile karışabilir, ancak kan sayımı ile kolayca ayırt edilebilir.

Hastalık şiddetlenme ve hafifleme şeklinde seyreder. Yorgunluk, açlık, heyacan ve üzüntülerin sarılığın ortaya çıkışında ve alevlenmesinde etkili olduğunu gösteren çalışmalar vardır.

Tedavi gerektirmez, sarılık bir kaç günde kendiliğinden kaybolur. Uzun süren sarılıklarda barbitüratlar verilebilir.





Başlık: Cvp: 62
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
GLOKOM (KARASU)

Göz duvarının iç yüzeyi bir basınç altındadır. Bu durumu, kabaca, gözkapakları kapalıyken gözün üzerine iki parmakla basarak saptamak mümkündür. Göz doktorları özel aygıtlar yardımıyla bu basıncı kesin olarak saptayabilirler. Basıncın sürekli artmasına glokom ya da karasu adı verilir. Genellikle gözlerin ikisi birden bu hasta1ığa yakalanır. Hastalık, görme sinirlerinin zedelenmesine ve görüş açısının daralmasına neden olur. Göz içindeki basıncın artması, başka göz hastalıklarında da görülebilir. Fakat çoğu zaman tamamen sağ1ık1ı gözleri yakalayan bir hastalıktır ve sinirsel etkenler büyük rol oynarlar.

Belirtileri:

İki tür glokom vardır. Basit glokom, krizlere neden olmaz, ama görme güçlükleri hastayı doktora gitmeye zorlar. Ameliyatlar bu durumda etkili olmaz ve çoğu zaman muhtemel bir kör1üğün önüne geçilemez. iltihaplı glokomda geçici göz kararmaları, gözlerin önünde renkli daireler görülmesi, hafif baş ve göz ağrısı gibi belirtilerle ortaya çıkar. şiddetli ve tek yanlı baş ağrısı, göz. boş1uğunda dayanılmaz basınçlar yapar. Alında, diş1erde, yanaklarda zonklama ve görme güçlükleri glokom krizlerinde ortaya çıkan şikayet1erdir. Göz akları kriz sırasında kanlı ve suludur. Kornea tabakası dumanlı, gözbebekleri büyük ve sabittir.

Seyri:

Glokom krizleri günlerce ya da haftalarca sürebilir. Krizler ne kadar uzun sürer ve ne kadar sık görülürse hasta1ığın iyi1eşme ~ansı da o kadar azalır. Bazen bir tek kriz kör1üğe yol açabilir. Krizler arasında tüm belirtiler sürebilir ya da iltihaplı bir durum olabilir.

Tedavi:

Erken tedavi şarttır. Eğer bir iyi1eşme olmazsa ameliyat gerekebilir. Önemle üzerinde durulması gereken konulardan biri de genel tedavidir. Heyecan ve ruhsal zorlamalardan kaçınmalı, hafif giysiler giymeli, giysinin yakaları boğazı sıkmamalıdır. Yere doğru eği1erek ça1ışma1ardan, ağır kaldırma ve ağır eşya taşımaktan kaçınmalıdır.





Başlık: Cvp: 62
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
GRİP

Grip, Influenza denilen virüsün, solunum yoluyla insan vücuduna girerek özellikle sonbahar sonu, kış ve ilkbahar başında salgınlara neden olduğu bir infeksiyon hastalığıdır.

Grip enfeksiyonu toplumun yüzde 1’ini etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. Toplumun yüzde 10’undan fazlasını etkilemesi ise bir grip salgını anlamına geliyor. Grip, tüm dünyada, işe devamsızlığın yüzde 10’undan sorumlu enfeksiyondur.

Grip, daha önceden de bilinmesine rağmen aslında 1918 yılında yol açtığı büyük salgınla gündeme oturmuş bir hastalıktır. İspanyol gribi nedeniyle 1918 yılında yaklaşık 20 milyon kişi öldü. Daha sonra da daha ufak çapta salgınlar görüldü. Örneğin, 1957 yılında Asya gribi diye bilinen, 1968 yılında Hong Kong gribi diye bilinen grip salgınları oldukça büyük sayıda insan topluluklarını etkiledi.

1957-1985 yılları arasında ortaya çıkan 16 salgının her birinde ABD’de 10 bin-40 bin arasında ölüm vakası kaydedilmiştir.

NASIL BULAşIR?

Grip de nezle gibi, hasta kişilerin bulunduğu ortamlarda, hapşırma ve öksürme yoluyla ve virüs bulaşmış ellerle temas (örn.tokalaşma) sonrasında kolaylıkla bulaşır.

Enfekte olanlar enfeksiyon başlamadan 2 gün öncesinden başlayarak semptomlar başladıktan 7 gün sonrasında kadar virüs yayarlar. Bu süre içinde duyarlı kişiler için enfekte olma riski yüksektir. Dünya nüfusunun tahmini olarak yüzde 10’u ila yüzde 20’si her yıl gribe yakalanmaktadır.

RİSK GRUPLARI

Küçük çocuklar ve 65 yaşından büyük olan kişiler en önemli risk grubunu oluşturmaktadır.

Bunların dışında uzmanlar özellikle;

*şeker hastaları

*Astım ve kronik akciğer hastalığı olanlar

*Transplantasyonlu organ nakli yapılmış hastalar

*Böbrek hastaları

*Bakımevlerinde ve huzurevlerinde kalanlar

*Bağışıklık sistemini baskılayıcı tedavi gören kişiler

*Anne adayları (gebeliğin 3. ayından sonra)

*6 aylık veya daha büyük bebeklere de grip aşısı yaptırılması gerektiğini kaydediyorlar.

Yapılan analizler sonucunda Türkiye’de bu gruptaki hasta sayısının 10 milyon olduğu belirlenmiştir.

GRİP HASTALIÐININ BELİRTİLERİ NELERDİR?

*Ateş

*Titreme

*Baş, sırt, kol ve bacaklarda ağrı

*Boğaz ağrısı ve kuru öksürük

*Halsizlik

*İştah kaybı

*Kas ve eklem ağrısı

*Bulantı

*Gözlerde yanma

*Burun aktıntısı

Grip, solunum hastalığı veya diğer kronik rahatsızlığı olanlarda çok ciddi durumlara yol açabilir.

GRİP, BAşKA HASTALIKLARA NEDEN OLABİLİR Mİ?

Bütün üst solunum yollarında infeksiyonlara neden olan virüsler gibi, influenza, yani grip etkeni olan virüsler, sadece gribal infeksiyon tablosuyla sınırlı kalmaz;

*Farenjit

*Larenjit

*Sinüzit

*Orta kulak iltihabı da yapabilir.

Sağlıklı insanlarda grip, 1 hafta içerisinde kendiliğinden iyileşir. Ancak bazı kişilerde, örneğin kronik hasatalık nedeniyle vücut direnci zayıf durumda olanlarda, kalp-akciğer hastalığı olanlarda, yaşlılarda, şeker hastalarında, pnömoni (zatürre), meningoensefalit (beyin iltihabı), miyokardit (kalp kası iltihabı) gibi ciddi ve ağır seyredip ölümle sonuçlanabilecek hastalıklar görülebilir.

GRİBİN EKONOMİK VE SOYAL SONUÇLARI

*Üretkenliğin kaybedilmesi ile ortaya çıkan işgücü kaybı

*Küçük çocukların anne ve babalarından çocuklara geçebilecek enfeksiyon riski

*Çalışanların işlerine gidememelerinden kaynaklanan ekonomik maliyetler

*Yalnız yaşayan çocuklu kadınların hem işlerinden kalmaları, hem de çocuklarının karşı karşıya kaldıkları riskler

KORUNMA YOLLARI

Gripten korunmanın en başta gelen yöntemi grip aşılarıdır. Grip aşısı, özellikle hastalığa yakalanma ve sonrasında oluşabilecek hastalıklar yönünden risk taşıyan Yüksek Risk Grubu dediğimiz kişilere faydalıdır.

Her yıl Eylül sonu - Ekim aylarında tek doz şeklinde yapılmalıdır. Aşı ile koruyuculuk sağlıklı kişilerde %80 lere varmaktadır; yaş ilerledikçe koruyuculuk %50 - 60 lara inmekle birlikte hastalığın hafif geçirilmesi sağlanmaktadır.

Aşı uygulaması, erişkinlerde omuz kası içine veya cilt altına, 2 yaşın altındaki çocuklarda uyluğun ön-yan kısmına bir sağlık görevlisi tarafından yapılmalıdır. Her sene aşı içeriği değiştiğinden kişi o sene üretilen aşı ile aşılanmalıdır. Bu şekilde yapılan aşı, 1 yıl kadar gripten koruma sağlar. Aşı, embriyonlu yumurta kesesinden elde edilmektedir; bu nedenle yumurta allerjisi olanlar kullanmamalıdır.



Başlık: Cvp: 62
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
GUATR

Latince boğaz anlamında olan guttur kelimesinden gelen guatr terimi, çeşitli birçok durumu belirtmek için kullanılır. Aslında guatr sadece tiroid bezinin büyümesini belirtir. Bu büyüme az. küçük, lokalize bir şişkinlik şeklinde, veya her iki lobun daha genel bir şişkinliği şeklinde olabilir.

Büyüyen tiroid bezi hormonunu, normal, normalin altında veya aşırı ölçüde salgılayabilir. Nadir durumlarda büyüme nefes borusunun çevresini sararak nefes borusunun daralmasına yol açar. Bu büyüme yutkunmayı zorlaştırabilir. şaşırtıcı olan şey, genelde guatrların fazla rahatsızlık vermemesidir. Kişinin boğazında bir basınç veya şişkinlik hissi duyulduğu çoğu vakalarda rahatsızlık duygusal gerginlikten kaynaklanmaktadır.

Geçmişte guatrın en sık görülen nedeni, toprağın iyot yönünden yetersiz olduğu bölgelerde beslenmedeki iyot eksikliğiydi. İyotlu tuz piyasaya çıktıktan sonra, guatr çok daha nadir görülür oldu, hem de şimdi yiyeceklerimiz öyledir ki insan iyotlu tuz kullanmasa bile iyot eksikliği olma ihtimali pek yoktur. Dünyanın başka yerlerinde eksiklikleri pek de az rastlanan bir durum olmasa da Amerika Birleşik Devletleri nde iyot takviyesi almak gereksiz ve dolayısıyla arzu edilmeyen bir şeydir.

Basit Guatr

Basit guatrın özelliği, tiroid bezinin yumuşak ve yaygın şekilde büyümesidir. En yaygın olduğu dönemler hamilelik ve buluğ çağıdır şayet basit guatr estetik problemi yaratacak kadar büyükse, küçültmek için tiroid hormonu verilebilir

Graves Hastalığı

Graves hastalığı, genellikle tiroid bezinde hafif, fakat genel bir şişme meydana getirir. Bu, tiroid bezinin 1 aşırı derecede uyarılmasının sonucudur. Bazen bezin kendisi de büyüyebilir.

Adenomlu Guatr

Adenomlar, kendilerini bezin geri kalan kısmından bir duvar gibi ayıran az çok normal tiroid dokusu büyümeleridir. çok sık rastlanmayan bir durum olarak, bir veya daha fazla adenom aşırı miktarlarda tiroid hormonu üretir ve bunun sonucunda hipertiroidizm ortaya çıkar. Bazen de ender olarak bir adenom nefes borusunu kısmen tıkar ve bu durum yüzeysel olarak astımı andıran bir nefes alma zorluğu doğurabilir

Tiroid Kanseri

Çoğu tiroid kanserleri yavaş gelişir. Bunlar, boyundan radyasyon tedavisi görmüş olan kimselerde bir ölçüde daha sık görülme eğilimi gösterirler. Sık görülen tipleri papiler ve folüküler tiplerdir. Papiler tipi boyundaki lenf bezlerine yayılma (sıçrama) eğilimi gösterir. Folüküler tipi akciğerlere ve vücudun daha uzak yerlerine atlayabilir.

Tiroid kanseri gelişirken, başlangıçta tiroid bezinde küçük bir şişkinliktir ve bir adenomdan kolayca ayırt edilemeyebilir.

Kanserli olduğundan şüphelenilen şişkinlikten iğneyle doku alınıp mikroskop altında incelenir. Bu test her zaman şişkinliği kanserli olup olmadığı konusunda net bir cevap sağlamazsa da alınan sonuç şişkinliği cerrahi olarak çıkartılmasında yol göstermeye yeterli olur.

Ameliyatta şişkinliğin habis olduğu ortaya çıkarsa. (patalog, cerraha çıkartılan şişkinliğin habis olup olmadığını birkaç dakika içinde söyleyebilir), cerrah tiroid bezinin büyük bölümünü çıkartacaktır. Belirli şartlar altında ameliyattan sonra cerrahi tedaviyi desteklemek için radyoaktif iyot verilebilir ilaç olarak tiroid hormonu vermenin de geri kalan kanser hücrelerinin büyümesini geciktirdiği düşünülmektedir.

Tiroid Bezinin Medüler Kanseri

Bu az görülen bir tiroid kanseri çeşididir. Bu kanserin hücreleri Kalsitonin denen bir hormon salgılar ve kanserin ilerlemesi kandaki Kalsitonin konsantrasyonunu ölçülmesi yoluyla izlenebilir. Medüler karsinom sıklıkla aynı ailenin üyeleri arasında ortaya çıkar ve buna tutulan kişide aynı zamanda feokroma sitoma da bulunabilir.

Lenfositik Tiroidit

Bu tip guatra bazen Hashimoto hastalığı denir; bu isim hastalığı tarif eden Japon pataloğun adıdır. Bu durumda anormal bir antikor, tiroidin normal fonksiyonunu kaybetmesine neden olur. Bu etki hipotiroidizme yol açar. Genelde bez orta derecede büyümüştür ve doku olarak oldukça esnek lastik gibidir.

Genellikle tiroid hormonu tedavisi bezin küçülmesini sağlar; öyle ki ameliyata gerek kalmaz. Bu, bütün tiroid bozuklukları içinde en çok görülebilir. Antikoru tespit etmek için yapılan kan testi teşhise yardımcı olur ve yapılacak tiroid iğne biyopsisi genellikle bunu teyid edecektir.

Subakut Tiroidit

Bu, yutkunma ile artan bir tiroid ağrısına yol açan, az görülen bir durumdur. Tiroid bezi hafifçe büyümüş olup çok hassastır. Sedimantasyon hızı testi denen özel bir test yapılabilir. Subakut tiroidit durumunda sedimantasyon hızı çok yüksek, tiroid hormonu değerleri düşük veya yüksek olabilir.

Tiroid genellikle birkaç ay içinde normale döner. Çoğu zaman aspirin, belirtiler düzeltebilir, yalnız doktorunuz, eğer belirtileri daha belirgin hale gelirse kortikostiroid ilaçlar verebilir.



Başlık: Cvp: 62
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
GUILLAIN-BARRE SENDROMU

Guillain Barre sendromu akut bir sendrom olup periferik sinirlerin tümü ya da bir bölümü üzerinde ciddi hasara yol açar. Hastalık, sinir liflerini kaplayan miyelin tabakasının iltihaplanması ve tahrip olmasından kaynaklanır.

Belirtiler

- Ayak veya el parmaklarına yayılan uyuşmalar ve karıncalanma;

- Kas zafiyeti

- Yaygın karıncalanma ve uyuşma;

- Solunum zorlukları.

Guillain-Barre sendromunun nedeni belli değildir ancak vakaların üçte ikisinde viral bir enfeksiyondan sonra ortaya çıktığı görülür. Bu viral enfeksiyon, Epstein-Barr virüsünde olduğu gibi bir tür herpes olabileceği gibi, grip, nezle veya diğer basit enfeksiyonlardan sonra da ortaya çıkabilir. Bu sendrom ayrıca Hodgkin hastalığı gibi diğer rahatsızlıklarla da beraber görülebilir.

Tüm vakaların yüzde beş ile onu bir ameliyat sonrası ortaya çıkmaktadır. Kısa bir süre için, Guillain-Barre sendromuna bir aşının neden olduğu düşünülmüştü. 1976-1977 yıllarında yaygın bir grip aşısı kampanyasından sonra bu kanıya varılmıştı. Ancak yürütülen araştırmalar bunun doğru olmadığını ortaya koymuştu. Belirtiler, neden olan iltihaplanmadan birkaç gün ile bir-iki hafta, veya bir ameliyattan bir veya dört hafta sonra görülebilir. El ve ayak parmaklarında karıncalanmanın ardından genel bir kas zafiyeti oluşabilir. Bu zafiyet hissi giderek bacaklardan kollara ve yüze yayılır. ciddi vakalarda zafiyet felce dönüşebilir ve solunum kasları etkilenebilir. Göz, yüz, konuşma, çiğneme ve yutkunma ile ilgili kaslara da yayılabilir.

En ağır şeklinde, Guillain-Barre sendromu acil tıbbi müdahale ve hastanenin yoğun bakım servisine kaldırılmayı gerektirebilir. Bu rahatsızlığı olan kişilerin bazıları hastalığın bir aşamasında solunum yardımına gereksinim duyarlar.

Genelde, iyileşme birkaç ay süren bir devre sonrasında gelir. Ciddi şekilde etkilenmişseniz, uzun süren rehabilitasyon dönemine gereksinim vardır. Tüm vakaların yaklaşık yüzde onunda geçmeyen bir sakatlık kalır. Ölüm oranı yüzde üç ile dört arasında değişir.



Başlık: Cvp: 62
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
HALLUKS VALGUS

Ayak başparmağı diğer parmağın üstüne bindiğinde bunyon oluşur. Bu durum, halluks valgus (Latincede çarpık anlamına gelen valgus ve ayak başparmağı anlamına gelen halluks sözcüklerinden gelir) denilen kalıtımsal bir özelliğin sonucudur ve ayakta şekil bozukluğu-na neden olur. Ayak başparmağının ayağa birleştiği bölüm, ayağın normal profilinin dışına taşarak, bunyon denilen çıkıntıyı yapar. Bunyon sürekli sürtünmeye maruz kaldığı için, bu bölgedeki deri zamanla kalınlaşır.

Belirtiler

- Ayak başparmağının ayağa birleştiği bölümde kemiksi bir çıkıntı

- Ağrı ve hareket kısıtlılığı da olaya eşlik eder

Bu hafif ancak yaygın sorun kadınlarda daha sık görülür. Bazı kişiler genetik olarak bunyona eğilimli olsa da, daha çok yüksek topuklu ve sivri burunlu dar ayakkabıların giyilmesi sonucu oluşur.

Teşhis

Doktorunuz teşhisi doğrulamak için birkaç açıdan röntgen çektirebilir.

Bunyon genellikle hafif bir rahatsızlığa neden olur. Bununla birlikte, bunyona bursit ya da osteoartrit eşlik ederse ağrı ve eklemde katılık oluşabilir. Bunyon ayağınıza uygun ayakkabı bulmanızı zorlaştırabilir ve uygun ayakkabıların dış görünüşü de hoşunuza gitmeyebilir. Eğer ağrınız olursa, doktorunuza başvurun.

Tedavi

Ayağınıza iyi uyan ayakkabıların kullanımı çoğu kez en iyi çaredir ve bunyonun yarattığı rahatsızlığı önleyebilir. Eğer bursit gelişirse, eski bir ayakkabının bunyonun üstüne gelen bölümünde açılacak bir delik rahatlama sağlayacaktır.

Boynun üstüne konacak yumuşak bir yastıkçık yararlı olabilir. Bazı nadir durumlarda fazla kemik dokusunu çıkartmak ve kemiğe eski biçimini vermek için ameliyat yapılabilir.



Başlık: Cvp: 62
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
HEPATIT A

Hepatit A hastalığı, Hepatit A virüsünün (HAV) neden olduğu bir karaciğer hastalığıdır. Bulaşma dışkıdan olur. Hastalık geçirildikten sonra kanda HAV bulunmaz, bu nedenle taşıyıcılık ve kan nakli ile bulaşma olmaz. Siroz meydana getirmez.

Kuluçka dönemi 2-6 haftadır.

Kırıklık, hafif ateş, bulantı, kusma, ishal, iştahsızlık, hafif kas ve eklem ağrıları gibi genel şikayetlerle başlar. Sarılık bulguları 3-4 haftada kaybolur ve 6-8 haftada hastalar tamamen iyileşir. Sonuç genelde iyidir, ancak hastaların %1 inde fulminan hepatit denilen durum ve ölüm meydana gelebilir.

Tanı

İlk hafta içinde IgM tipi antikorlar yüksek düzeydedir ve 2 ay içinde tamamen kaybolur. IgG tipi antikorlar ise 1 ay sonra ortaya çıkar ve yıllarca kalır. IgG tipi antikorların saptanması hastalığın daha önceden geçirildiğinin bir göstergesi olarak kabul edilir ve kanda saptandığı sürece o kişide HAV hastalığı tekrar gelişmez.

Korunma

Hepatit A dan korunmak için, el ve tırnak temizliğine son derece dikkat etmek gerekir.

şehirlerin kanalizasyon sistemlerinin uygun olması önemlidir.

Hepatit A geçiren kişilerin mikrobu bulaştırmalarını önlemek için, iç çamaşırlarının, çarşaflarının ve tuvaletlerin %3 lük formalin veya %2.5 lik kloramin solüsyonu ile temizlenmesi gerekir.

Hastayla ilgilenenlerin (doktor, hemşire, bakıcı, akraba gibi) sık sık ellerini mikrop öldürücü sıvılarla (zefiran) temizlemeleri gerekir.

Aşı

iyi seyirli bir hastalık olduğu için Hepatit A ile meydana gelen hastalıklar için aşı genelde gerekli değildir. Ancak hasta ile irtibatı olan kişiler için (hekim, aile fertleri gibi) immünglobülin ile korunma önerilebilir (Beriglobin). Yetişkinlere kas içine 4-5 ml yapılır ve 4-8 hafta korunma sağlar.

Tedavi

Yatak istirahati : Sırt üstü yatmak karaciğerin kanlanmasının en iyi şekilde olmasını sağlar. Bu şekilde istirahat edilerek karaciğerin yükü azaltılır ve iyileşme hızlanır.

Diyet : İlk günlerde hastalar genelde iştahsız olduklarından sindirimi kolay besinler (meyva suyu, açık çay, süt, çorba, püre, kızarmış ekmek, bal, reçel ve yoğurt) verilmelidir. Ancak hastaya yemesi için ısrar edilmemelidir; çünkü karaciğer kendini korumak için iştah azaltıcı bazı önlemler alabilir. İştahsızlık uzun sürerse asidik özel karışımlar hekim tarafından verilir. Böyle bir durumda iştah açılınca hemen proteinli besinler verilir. Karbonhidratlı gıdalar normal şekilde verilmeye devam edilir. Tuzsuz yemeğe gerek yoktur. Alkol yasaklanır. Günlük alınan yağ miktarı 50 gramı geçmemelidir. Günlük kalori 3000 i geçmemelidir. Sarılık ortadan kalktıktan sonra 6 ay boyunca alkol, kızartma, baharat, sirke ve mezeler verilmez.

İlaç : Sindirim zorluğu olanlara sindirimi kolaylaştırıcı ilaçlar verilir. Ayrıca B ve C vitaminleri verilir. Kaşıntı, bulantı-kusma için de gerekirse ilaç verilebilir. Kusmaları fazla olanlara serum takılabilir. Yine hastanın durumuna göre ilaç tedavisi hekim tarafından başlanabilir.



Başlık: Cvp: 62
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
HEPATIT B

Hepatit B, hepatit B virüsünün (HBV) neden olduğu, tedavisi bulunmayan ciddi bir karaciğer hastalığıdır. Belirti olmadan ya da iştahsızlık ve bulantı gibi hafıf belirtilerle geçirilebilir ya da enfeksiyonun yaşam boyu devam etmesi, karaciğer sirozu, karaciğer kanseri, karaciğer yetersizliği ve ölüm gibi ciddi bir hastalık tablosuyla seyredebilir. HBV ye karşı en iyi korunma, öncelikle virüsün bulaşmasını engellemektir. |HBVv nin Bulaşması:

HBV, enfekte kişinin kanı ya da vücut sıvılarıyla doğrudan temas yoluyla ya da enfekte anneden yenidoğana bulaşır. |Aşılanma ?

Hepatit B aşısı, tıbbi, bilimsel ve toplum sağlığı ile ilgili kurumlar tarafından, hastalık ve ölümün önlenmesi için güvenli ve etkili bir yöntem olarak önerilmektedir.

Hepatit B aşılarının içinde bulunan, timerosaldeki (aşıdaki koruyucu madde) küçük miktardaki cıvanın aşı uygulanan yenidoğanlar için oluşturabileceği risk konusunad çeşitli tartışmalar olmuştur, ancak günümüzde timerosal içermeyen yeni aşılar piyasaya sunulmuştur. Birçok bilimsel çalışma bu aşının çok güvenli olduğunu ve multipl skleroz gibi başka kronik hastalıklarla ilişkisinin bulunmadığını göstermiştir. ABD deki birçok sağlık örgütü, bu aşının çocuklara rutin olarak uygulanmasını önermektedir.|Hepatit B nin Bulaşmasının Önlenmesi:

·Sizde ya da eşinizde HBV enfeksiyonu varsa, cinsel ilişki sırasında prezervatif kullanın.

·Cinsel ilişkide bulunduğunuz kişide hepatit B varsa, test yaptırınız, henüz enfekte olmamışsanız aşılanınız.

·HBV enfeksiyonu olan bir kişiyle birlikte yaşıyorsanız, , test yaptırınız, henüz enfekte olmamışsanız aşılanınız.

·Gebeyseniz, HBV enfeksiyonu için tarama yaptırmalısınız; enfeksiyon varsa ya da durumunuz kesin bilinmiyorsa, çocuğunuza doğumu izleyen birkaç saat içinde hepatit B aşısı yapılmalıdır.

·HBV ile enfekte kişilerin kan ya da diğer vücut sıvılarıyla temas etmeyin.|Hepatit B Enfeksiyonu Olanların:

Yapması Gerekenler:

·Kanınıza ya da diğer vücut sıvılarınıza dokunduktan sonra ellerinizi yıkayın.

·Kullandığınız kağıt mendilleri, adet sırasında kullandığınız petleri ve tamponları kağıt torbalara koyarak atın.

·Vücudunuzdaki tüm açık yaraların ve kesiklerin üzerini kapatın.

·Karaciğerle ilgili anormallikler yönünden kontrol edilmek için 6 ay ila 1 yılda bir hekiminizi müraccat edin.|Yapmaması Gerekenler:

·Ciklet, diş fırçası, jilet, havlu ya da kan ya da başka vücut sıvılarınızla temas edebilecek herhangi bir eşyayı başkalarıyla ortak kullanmayın.

·Bebeklere çiğnediğiniz yiyecekleri vermeyin.

·Kan, plazma, organ, doku ya da sperm bağışında bulunmayın.

·Kullandığınız şırınga ya da iğneleri başkalarıyla paylaşmayın.

Başlık: Cvp: 62
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
HEPATIT C

Hepatit C, hepatit C virüsünün (HCV) neden olduğu bir karaciğer hastalığıdır. Viral hepatite neden olan beş farklı virüsten (A, B, C, D ve E olarak tanımlanır) biri olan hepatitis C, karaciğerde iltihaba neden olur. Enfekte kişinin kanı ya da cinsel ilişki yolu ile yayılır. Her yıl, HCV ile enfekte kişilerin % 85 inde kronik enfeksiyon geliştiği tahmin ediliyor; bununla birlikte, enfeksiyon bulunan birçok kişide belirti görülmez. Bazılarında ise bu enfeksiyon, siroza (karaciğer hücrelerinde hasar), karaciğer yetersizliğine ve olası karaciğer kanserine yol açabilir.

Hepatit C, en sık görülen kanla bulaşan enfeksiyonlardan biridir ve karaciğer nakline yol açan nedenler arasında birinci sırada yer alır. Tüm dünyada yaklaşık 170 milyon kişi bu virüs ile enfektedir. Hastalığa yakalananlarda bazen 20 yıl boyunca belirti gözlenmediğinden, kişiler hastalıklarının farkına çok geç varırlar. Önümüzdeki on yılda bu hastalık nedeniyle ölenlerin ve karaciğer nakli için bekleyenlerin sayısında dramatik bir artış beklendiğinden, toplumda öncelikli bir sağlık sorunu durumuna gelme olasılığı yüksektir.

Erken tanı, hepatit C nin daha fazla yayılmasını önlemede ve virüsün karaciğerde yol açacağı hasarın azaltılmasında büyük önem taşır.|Hepatit C Testi:

Aşağıda belirtilen kişiler / gruplar risk altında oldugundan Hepatit-C testi uygulanmalıdır.

- Temmuz 1992 tarihinden önce kan nakli ya da organ nakli yapılan kişiler, 1987 yılından önce pıhtılaşma sorunları nedeniyle kan ürünü verilenler ya da uzun süreli böbrek diyalizine bağlı olanlar

- Kronik böbrek yetersizliği, hemofili ya da kemoterapi gerektiren kanser vakaları gibi sık olarak kan ürünlerinin verildiği hastalar

- Sağlık hizmetlerinde çalışanlar

- Enjeksiyonla madde kullananlar, eskiden enjeksiyonla madde kullanmış olanlar

- Yüksek risk taşıyan cinsel etkinlikleri, birden çok eşi ve/veya cinsel yolla bulaşan hastalığı olan kişiler|Korunma

- Üzerinde kan bulunabileceğinden iğne, diş fırçası, makas ya da benzeri araç ve gereci kimseyle paylaşmayın.

- Eldiven giymeden kimsenin kanına dokunmayın.

- Cinsel etkinliğiniz varsa, güvenli cinsel ilişki kurun ve prezervatif kullanın.

- Vücudunuza dövme yaptıracaksanız, kullanılan araç ve gerecin steril olmasına dikkat edin.

- Hepatit C virüsü taşıyorsanız, kan ya da plazma bağışlamayın.

- Hepatit C enfeksiyonunuz varsa fazla miktarda alkol kullanmayın.







Başlık: Cvp: 72
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
HIPERTANSIYON

Hipertansiyon Nedir?

Hipertansiyon, kan damarlarinin içerisindeki basincin yukselmesidir; kelime anlami yuksek kan basincidir. Hipertansiyon kan damarlarina zarar verir. Felç, kalp krizi, kalp yetmezligi ve böbrek yetmezligi gibi ciddi rahatsizliklara neden olabilir.

Doktorum Hipertansiyon Hastasi Olduguma Nasil Karar Verdi?

Buyuk tansiyon 140 veya uzerinde oldugu zaman veya kuçuk tansiyon 90 ve uzerinde ise hipertansiyon duşunulur. Tansiyonunuz yukseldiginde başagrisi, nefes darligi, gögus agrisi gibi şikayetler olabilir. Ama hipertansiyon hastasi oldugunuzu anlamanin tek yolu tansiyonunuzun ölçulmesidir.

Neler Hipertansiyona şebep Olur?

Hipertansiyon bazi ailelerde sik olarak görulmektedir, dolayisi ile ailevi (kalitsal) olabilir, ancak bu kesin degildir. Diger bir çok durum hipertansiyona neden olabilmektedir. Bunlardan bazilari şunlardir : şeker hastaligi, şişmanlik, hareketsizlik, aşiri alkol kullanmak, çok tuzlu, çok yagli ve bol kalorili (hamur işleri, tatlilar) yiyecekler yemek, sebze ve meyveyi az yemek.

Tansiyonumun Yukselmesini Nasil Engellerim?

Tansiyonunuzun yukselmesini engellemek ve meydana getirebilecegi rahatsizliklari engellemek için yaşam tarzinizi degiştirmeniz gerekmektedir. Yaşaminizda degiştirmeniz gerekenlerin başinda şunlar gelmektedir: Eger şişmansaniz, zayiflayin. Alkol kullaniyorsaniz, hiç içmeyin veya azaltin. Haftada 4 - 6 gun, en az 30 dakika spor yapin, en azindan açik havada yuruyun. Dengeli beslenin. Bol sebze ve meyve yeme alişkanligi edinin. Hamur işi ve tatli gibi yagli ve şekerli yiyeceklerden uzak durun. Hayvansal yag ve doymuş yag (margarin) kullanmayin. Yemeklerinize çok tuz atmayin. Ama tamamen tuzsuz yemek de yemeyin. şigara içmeyi birakin. Kahve ve çayi az için.

Doktorum Beni Nasil Tedavi Edecek?

Doktorunuz hipertansiyonunuz olduguna kesin olarak karar verdikten sonra, bu hastaliga neyi sebep oldugunu araştiracak. Bunun için sizi muayene edecek, ailenizde kalp krizi, felç gibi bir hastalik olup olmadigini soracak ve size kan tetkikleri yaptirarak kan şekerinize, kan kolesterol duzeyinize bakacak. Doktorunuz daha sonra tedavinizi duzenleyecek. Tansiyonunuz hafif derecede yuksek ise yukarida siralanan tavsiyelere uymanizi isteyecek, eger tansiyonunuz daha yuksek ise veya başka bir hastaliginiz varsa doktorunuz bunlara yönelik ilaçlar yazacak.

Bu Hastaliktan Kurtulabilecek miyim?

Hipertansiyon için 80 den fazla ilaç mevcuttur. Ilaçlarini duzenli olarak kullanan her 10 hastadan 9 u bu ilaçlardan fayda görmektedir. Aşagidaki önerilerimize uyarsaniz durumunuz daha da iyiye gidecektir. Doktorunuza yardimci olun ve ondan bir şey gizlemeyin. Yapacaginiz şeylere ailenizi de dahil edin ; onlarla birlikte spor(yuruyuş) yapin, onlarin da sizin gibi duzenli beslenmesini saglayin, onlara da sigara içirmeyin Tansiyonunuzu duzenli olarak ölçturun veya ölçun ve bunlari formun arkasindaki çizelgeye yazip doktorunuza gösterin. Ilaçlarinizi duzenli olarak alin. Doktorunuzun söyledigi herşeyi yerine getiriyor ama şikayetlerinizin geçmedigini duşunuyorsaniz bunu doktorunuza iletin. Tansiyonunuz normale inse bile doktorunuzun tavsiyelerini birakmayin. Doktorunuz aksine bir şey söylemezse 3 - 6 ayda bir doktorunuza kontrole gidin.



Başlık: Cvp: 72
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
HIPERTIROIDI

Hipertiroidi, kişide yüksek miktarda tiroid hormonu bulunması durumuna verilen isimdir. Boynun alt kısmında bulunan tiroid bezi tarafından üretilen tiroid hormonları, vücudun enerjisini düzenlemekten sorumludur. Tiroid hormon seviyeleri yüksek olduğunda, vücut hızlı bir şekilde enerji tüketir ve yaşamsal fonksiyonlar hızlanır.

Çoğu durumda, hipertiroidizm tiroid bezinin kendisindeki bir problemden kaynaklanmaktadır, ve tiroid bezi başka bir bulgu vermeksizin sadece fazla miktarda tiroid hormonu üretir. Bu durumun en sık nedeni Graves hastalığıdır; bu hastalık bağışıklık sisteminin rol aldığı bir hastalıktır ve tiroid bezinin hormon kontrol mekanizmasını tahrip eder, ayrıca kontrolsüz bir şekilde yüksek miktarda hormon üreten iyi huylu tümör gelişimi de vardır (tiroid bezi dışarıdan şişkin görülür). Tiroid infeksiyonları sonucu kısa süreli hipertiroidizm meydana gelebilir. Nadir olarak hipertiroidizm, hipofiz bezinden tiroid stimüle edici hormon (TSH) un aşırı üretilmesi sonucu meydana gelebilir.

Hipertiroidizmin en sık nedeni oaln Graves hastalığı, tipik olarak 20-40 yaş arasındaki genç kadınları etkiler, bununla birlikte hastaların yaklaşık olarak %12 si erkektir. Graves hastalığının genetik faktörlerle ilgisi vardır ve bu nedenle Graves hastalığı aynı ailede 3-4 kişiyi etkileyebilir.

Nadiren, fazla tiroid hormonun kaynağı tiroid bezi değil, dış kaynaklardır; struma ovarii (kadınlarda overlerde bulunan ve tiroid hormon üreten anormal bir doku). Tiroid takviyesi alan kişilerde de hipertiroidizm belirtileri saptanabilir.

Belirtiler

Sinirlilik, uykusuzluk, dramatik duygusal dalgalanmalar, titremeler, artmış kalp atım hızı, barsak hareketlerinde artma, nedeni açıklanamayan kilo kaybı (artmış iştaha rağmen), sıcak ortama karşı aşırı duyarlılık (daima sıcaklama hissi), kas zayıflığı, nedes darlığı ve çarpıntı. Kadınlarda adet dönemleri, kısalabilir (adetler sıklaşabilir) veya tamamen durabilir. Daha ileri yaşlarda, hastalar kalp yetmezliği veya angina ağrısından şikayetçi olabilir.

Hipertiroidizm özellikle Graves hastalığına bağlı olarak meydana geldiğinde egzoftalmus denilen duruma da neden olabilir. Egzoftalmus, gözlerin arkasında bulunan dokuların şişerek gözlerin ileri doğru çıkmasına verilen isimdir, hasta dik dik bakıyormuş gibi görünür.

Tanı

Yukarıda sıralanan belirtiler araştırılır. Bunun yanı sıra fizik muayene de yapılır. Test olarak kanda tiroid hormon, TSH seviyeleri ile radyoaktif iyot alımına (RAIU) bakılabilir. Sintigrafi faydalı olabilir. Kalp problemi olabilecek hastalarda ilave olarak kalple ilgili muayene ve testler yapılabilir.

Tiroid infeksiyonuna bağlı gelişen hipertiroidizmlerde, tiroid hormon seviyeleri 3-4 ayda normal düzeylerine inebilir. Graves hastalığı olanların az bir kısmında kendiliğinden iyileşme görülürken genelde tedavi gereklidir.

Hipertiroidizmden korunmayı sağlayacak herhenfi bir aşı veya yaşam şekli bilinmemektedir.

Tedavi

Hipertiroidi, anti-tiroid ilaçlar adı verilen ilaçlarla tedavi edilebilmektedir. Bunlar propiltiyourasil veya metimazol gibi ilaçlardır ve tiroid hormonlarının üretimlerini engellerler. Beta-blokör ilaçlar hipertiroidiye bağlı şikayetleri önlemek için tedaviye ilave edilebilir. En sık kullanılan tedavi yöntemlerinden birisi de radyoaktif iyot vermektir. Radyoaktif iyot tiroid bezini tahrip etmektedir. Tiroid bezinin bir kısmının çıkarılması da kullanılan cerrahi yöntemlerdendir, ancak daha nadir kullanılmaktadır.

Anti-tiroid ilaçlarla 12-24 ay tedavi edilen hastaların yarıyı yakınında uzun süreli şikayetsiz dönemler görülmektedir. Radyoaktif iyot tedavisi kısa süreli ve etkili bir yöntemdir. Ancak bu yöntemle hastaların %40-70 inde 10 yıl içerisinde hipotiroidi gelişebilmektedir. Ancak hipotiroidi çok daha kolay tedavi edilebilmektedir.



Başlık: Cvp: 72
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
HIPERTROFIK KARDIOMIYOPATILER

Bilinmeyen bir nedenle, muhtemelen ailevi (doğuştan) olarak miyokart (kalp kası) hipertrofiktir (kalınlaşmıştır). Miyokardın kalınlaşması ilerleyici karakterdedir ve bütün kalbi ilgilendirmeyebilir. En ziyade ventrikül (kalbin karıncığı) septumunun (ara duvar) kaideye yakın kısmında ve sol ventrikülün serbest duvarında bulunan hipertrofi bazen de sadece septuma veya sağ ventriküle lokalizedir. En ziyade rastlanan lokalizasyonuna göre septum kaidesindeki hipertrofi, ventrikül boşluğundaki sistolojik basıncın (kalbin atımı sırasındaki basınç) sistolik aort basıncından (kalbin atımı sırasında aort ana atardamarında meydana gelen basınç) daha yüksek olmasına neden olur. Bundan dolayı hipertrofik kardiomiyopatinin bu formuna "İdiopatik hipertrofik subaortik stenoz" denmektedir. Böylece sol ventrikülün boşalması güçleşir.

Klinik tablo: Dispne, çarpıntı ve kalp ağrıları başlıca yakınmaları teşkil eder. Yorgunluk ve atım bozuklukları da olur. Aile hakkında sorulan sorularda bu tür yakınmalarla hastalanan bireylere rastlanır. Heredite (kalıtsallık) oranı % 30 dur. Erkekler daha sık hastalanır. Hastalık çocukluk yaşlarında ortaya çıkar. Bazen ömür boyu belirti vermeden kalır.

Muayenede kalbin uç kısmına denk gelen kısımda veya göğüs orta kemiğinin sol kenarında kalbin atımıyla uyumlu olarak hafif bir üfürüm (sistolik sufl) duyulur (stetoskopla). 2/6 şiddetindedir. Karotisler (şah damarı) boyunca yayılmaz. Bu üfürüm bacakların yukarı kaldırılmasıyla hafifler.

Röntgende kalp normal büyüklükte veya büyümüş bulunabilir. EKG her zaman anormaldir: Sol ve bazen de sağ hipertrofi bulguları, QRS dalgası ve T dalgası değişiklikleri, derin Q dalgaları, dal blokları v.s, görülebilir. Derin Q dalgaları nedeniyle miyokard infarktüsüyle karıştırılmalar olabilir.

Ekokardiogramda septumdaki ve sol ventrikül duvarındaki hipertrofi ile mitral kapağının ön kanadının öne doğru sistolik hareketi ayırt edilebilmekte ve kesin tanı konabilmektedir.

Sonuç: Hastalık oldukça ciddidir. Hasta kendine dikkat etmezse yaşam süresi son derece kısa olabilir. Ancak kendiliğinden iyileşmeler de görülmektedir. Hastaların çoğunda ölüm nedeni aniden gelişen atım (ritim) bozukluklarıdır.

Tedavi

Kesin bir tedavisi yoktur. Hastanın her tür efordan kaçınması gerekir.

Kullanılması sakıncalı olan ilaçlar: Digitalis, sempatikomimetikler, kalsium, nitrogliserin gibi ilaçlar verilmez. Digitalis pozitif inotrop (kalbin atım gücünü arttırıcı) etkisiyle hastanın durumunu bozar. Diüretikler de verilmemelidir. Ancak zorunlu hallerde düşük dozlarda verilebilir.

Beta reseptör blokerleri (Betadol, Dideral, Prent v.s.): Kullanılabilir. Negatif inotrop etkileri nedeniyle hastaya yararlı olabilirler. Dozaj: Günde 1 tablet Betadol veya 2 defa 20-40 mg Dideral.

Kalsium antagonistleri (Kardilat, Nidilat, İsoptin, Sensit, Diltizem): Negatif inotrop etkileri nedeniyle (yani kalp kontraksiyonlarını artırmadıkları için) kullanılırlar. Dozaj: Günde 3 defa birer adet yemeklerden birer saat önce.

Cerrahi girişim: Her hastada cerrahi tedavi olup olamayacağı mutlaka araştırılmalıdır. Ameliyata karar verilirse ventrikülomiyotomi yapılır, buna kas rezeksiyonu eklenir veya eklenmeyebilir. Bazı durumlarda mitral valvüloplasti de gerekli olur. Bu konu için bir kalp - damar cerrahı ile görüşmek faydalı olur.



Başlık: Cvp: 72
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
HIPOPITUITARIZM

(Hipofiz Ön Lob Hormonlarının Yetersiz Salgılanışı) Hipopitüitarizm, hipofiz bezinin hipofiz bezi hormonlarından bir veya daha fazlasını yetersiz miktarda salgılaması ile görülen bir rahatsızlıktır. Hastalığın adı Yunancada "altında" anlamına gelen hipo kelimesinden kaynaklanır. Bazı kişilerde kalıtsal olarak hipopituitarizme eğilim vardır. Diğer insanlar bilinmeyen nedenlerden dolayı bu hastalığa yakalanırlar. Ancak olayların birçoğunda nedenin belirlenmesi mümkündür. Bu durum bezdeki herhangi bir tümör nedeniyle ortaya çıkabilir veya ciddi bir kafa yaralanmasından sonra gelişebilir. Hipopituarizm bazı kadınlarda doğumdan sonra ortaya çıkar. çünkü hamilelik sırasında normal olarak büyümesi gereken bez öylesine fazla büyür ki, bunun için gerekli olan oksijen veya kanla verilen diğer maddeler vücut tarafından temin edilemez hale gelir. Daha sonra hipofiz bezi dokularının bir kısmı veya hepsi ölür.

Belirtiler

Çocuklarda:

- Büyüme ve cinsel gelişimde yavaşlama,

- Hipoglisemi (kan şekerinin aşırı düşüşü)

Yetişkinlerde:

- Kadınlarda adetten kesilme, kısırlık veya doğumdan sonra süt verememe,

- Erkeklerde azalan cinsel istek, sakal ve vücut kıllarının dökülmesi,

- Göz ve ağız çevresindeki ciltte ince kırışıklıklar;

- Bitkinlik

- İştahta azalma ve bazen kilo kaybı.

- Stresli bir durum veya enfeksiyon nedeniyle tansiyonun çok fazla düşmesi ve ateş.

Hipofiz bezinin diğer bezleri de harekete geçiren diğer hormonları salgılaması nedeniyle, bu hormonların yetersiz salgılanması hipotiriodizm ve Addison hastalığı da dahil olmak üzere diğer bazı hastalıkların belirtilerini ortaya çıkarabilir.

Teşhis

Hipofiz hormonlarının yetersiz salınımı çocuklarda cüceliğe neden olacaktır.

En önemli bulgu büyümede yavaşlamadır. Bu yavaş gelişme çocuğun normal muayenelerinde doktor tarafından saptanacaktır Bu hastalık oldukça ender görülür. Akranlarından daha kısa çocukların çok azında hormon yetersizliği vardır.

Eğer doktorunuz hipopitüitarizmden kuşkulanıyorsa kan ve idrarda hormon düzeyini ölçmek üzere çeşitli testler yapacaktır. Kan şeker düzeyini düşürmek üzere insülin iğneleri - yapılır ve bu durum hipofiz bezinde hormon üretimini sağlar. Sonra bu hormonların miktarı ölçülebilir.

Eğer test sonucu hipofiz hormonlarının düşük düzeyde olduğunu gösteriyorsa, altta yatan nedeni saptamak üzere daha ileri tetkikler yapılır. Olasılıklardan biri hipofiz tümörüdür.

Hipofiz hormonlarının azlığı yada yokluğu yaşamı tehdit edebilir çünkü böbreküstü bezi herhangi bir güçlü stres ya da enfeksiyona cevap veremez hale gelebilir. Böyle bir durumda doktor kortikosteroid tedavisi yapacaktır.

Cüce bir çocuğa büyüme hormonu enjeksiyonu yapılarak normal gelişimini sağlamak mümkündür. çocuk tedavi edilmezse erişkin ölçülerine ulaşamayacaktır. cinsel gelişimi de diğer hormonların normal miktarda olup olmamasına bağlıdır.

Yetişkinlerde de aynı hormon tedavisi gereklidir.

İlaç Tedavisi

Hipopitüitarizmin tedavisi hipofiz bezindeki işlev bozukluğunun derecesine bağlı olarak çeşitli hormonların verilmesine dayanır.

Büyüme Hormonu: Bu ilaç tedavisi hipofiz bezi hormonlarının yerini tutabilecek hormonları içerir. Büyüme hormonunun yanı sıra böbreküstü bezi ve tiroid hormonları ve hatta yumurtalık hormonları (kadınlar için) ya da testosteron (erkekler için) gerekli olabilir.

Kortikosteroidler: Böbreküstü bezinin işlevi azaldığında doğal kortizol hormonunun yerine genellikle prednizon ya da hidrokortizon gibi bir ilacın günlük alınımı gerekir.

Ameliyat ya da ciddi bir stres karşısında bu steroid hormonların daha yüksek dozda alınması gerekebilir,

Diğer Hormonlar: Eğer östrojen, testosteron ya da tiroid hormonları yetersizse, bunlarında alınması gerekebilir.



Başlık: Cvp: 72
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
HIPOTIROIDIZM

Aktivitesi az olan bir tiroid bezi hipotroidizme yol açar (hipertiroidizmin tam aksi durum). Adı Yunanca az manasındaki "hypo" ile "kalkan biçiminde" anlamındaki "thyreas" kelimelerinden gelmektedir. Belirtiler grubu uzun yıllardan sonra ortaya çıkar ve tedavi edilmezse, miksedemaya dönüşür.

Belirtiler

- Fiziki ve zihinsel fonksiyonların yavaşlaması ile ortaya çıkan letarji hali

- Nabzın yavaşlaması

- Soğuğa dayanıksızlık

- Kabızlık

- Saç ve cilt kuruluğu

- Guatr (bazı hastalarda)

- Ağır ve uzun aybaşı halleri

- Seksüel ilginin azalması

- Miksedema koması; bunun karakteristik belirtisi, soğuğa aşırı dayanıksızlık ve uyuklama duygusunun ardından derin letarji ve bilinç kaybıdır. Miksedema komasını sedatifler hızlandırabilir ve acil tıbbi müdahale gerektirir.

Tiroid hormonunun büyüme ve gelişme üzerinde öyle önemli ve belirgin etkileri vardır ki, eksiklikler çeşitli sağlık problemlerine yol açabilir.Aşın vakalarda eksiklik durumları bebeklerde ve çocuklarda zekA geriliğine ve yetişkinlerde zihinsel proseslerin yavaşlamasına normal vücut ısısını koruyamamaya ve hatta kalp yetmezliğine neden olabilir.

Hipotiroidizmde vücudun normal fonksiyon hızı, yani bazal metabolizma yavaşlamıştır. Tiroid hormonunun azlığı vücudun yavaşlamasına yol açar ve hastalığı fiziki ve zihinsel yönden tembel durumda bırakır.

Bazı durumlarda hipofiz bezinin TSH (tiroid uyarıcı hormon) üretmeyişi hipotiroidizme yol açar. Daha büyük sıklıkla, tiroid bezi anormal bir antikor tarafından yavaş yavaş tahrip edilmektedir. Diğer vakalarda hipotiroidizmin nedeni bilinmez. Daha da başka vakalarda hipotiroidizmin tedavisi, fazla başarılı olunca hipotiroidizm meydana gelebilir. Bu vakalarda tiroid hormonu durumu tersine döner (hormon fazlalığından hormon azlığına) bu durum geçici veya kalıcı olabilir. Bazen ender durumlarda bebekler tiroid bezleri olmaksızın doğarlar.

Hashimoto hastalığı (lenfositik tiroidit) de hipotiroidizmin nedeni olabilir.

Çok sık rastlanan bir rahatsızlık olmamakla birlikte hipotiroidizm ender bir hastalık da değildir. Her iki cinsiyette ve herhangi bir yaşta meydana gelebilir, Fakat yine de en fazla orta yaşlı kadınlarda görülür ve yaşlılarda teşhis konulmadan sürüp gitme ihtimali çok fazladır.

Teşhis

Hipotiroidizm genellikle aylar veya yıllar süren bir gelişme sonucu ortaya çıkar Böyle bir rahatsızlığı olan bir kimse, değişikliklerin bazılarını fark etmeyebilir. Fakat hastayı birkaç aydır görmemiş bulunan bir tanıdık veya akraba görünüşteki bozulmayı dikkat çekici bulabilir.

Başlangıçta adale ağrıları ve sürekli yorgunluk, serin ve soğuk yerlerde sıcak kalamamaktan başka belirti olmayabilir. Kabızlık da görülebilir. Yüz şişkin ve cilt donuk olacak ve kuru ve kalınlaşmış bir duruma gelecektir. Ses kısılabilir ve işitme, kaybı olabilir. hipotiroidizmde kilo almak sık görülen bir belirti sanılmakla birlikte, kilo alma eğer varsa bile çok azdır.

Hipotiroidizmi teşhis etmenin en etkili yolu laboratuvar testleridir. Kan örnekleri tiroid hormonunun çeşitli formları bakımından tahrip edilir ve tiroid uyarıcı hormonu (TSH) ve antikorlara bakılır (düşük tiroid hormonu ve yüksek TSİ] değerleri hipotiroidizmi düşündürür, yüksek bir antikor değeri ise hipotiroidizmin nedeninin Hashimoto hastalığı olduğunu düşündürür).

Çoğu kimselerde hipotiroidizm kronik veya ilerleyici değildir. Tedavi edilmesiyle normal hayata dönülür. Fakat ağır hormon eksikliği olan kimselerde tedavi özellikle önemlidir.

Miksedema koması

Hipotiroidizmin hayatı tehdit etme ihtimali pek yoksa da Miksedema Koması bunun dışındadır. Bu ender görülen durum genellikle uzun süreli teşhis konmayan hipotiroidizmin sonucudur ve hastalık soğukta kalma, kaza veya yaralanma veya ameliyat sonucu ortaya çıkabilir. Miksedema koması, genellikle hormon enjeksiyonu şeklinde yapılacak olan acil müdahaleyi gerektirir.

Kretinizm

Bebeklerde tedavi edilemeyen hipotiroidizm cücelik ve zeka geriliği (kretizm) sonuçlarını doğurabilir. Eğer durum hayatın ilk birkaç ayında teşhis edilirse, (sıklıkla da tespit edilebilir, çünkü doğumdan hemen sonra rutin kan tahlilleri yapılır) normal gelişme ihtimali çok büyüktür. Kretinizmin tipik belirtisi olan, gelişmesi durmuş çocukta karakteristik belirtiler sürekli olarak ağızdan salya akması, omuzlar geride karın şiş bir görünüş, kısa boy ve düzensiz dağılımı olan iyi gelişmemiş dişlerdir.

İlaç Tedavisi

Temel tedavi, tiroid hormonunun her gün alınmasıdır, Hayvan tiroid bezlerinden elde edilmiş ilaçların da kullanılabilmesine rağmen, bir çok doktorlar sentetik bir tiroid hormonu vermeyi tercih etmektedirler. Çoğu vakalarda, hormon tedavisine başlanmasından bir hafta içinde durum belirgin şekilde düzelir. Birkaç ay içinde bütün belirtiler kaybolur. Fakat hasta bu tedaviye hayatının sonuna kadar devam etmek zorundadır.

Beslenme

Bazı kimselerde, tiroid hormonu eksikliği, gıda rejiminde uzun süreli bir iyot yokluğun dan kaynaklanır. O zaman tiroid bezi açığı kapamak için büyür ve boynun alt kısmında bir şişlik, yani guatr oluşur. Bu durum Amerika Birleşik Devletleri nde son derece nadirdir. Çünkü sofra tuzlan iyot takviyelidir ve gıdalar genellikle iyottan yana zengindir. Fakat dünyanın toprakta iyot eksikliği olan bölgelerinde iyot eksik]iği guatr sebebi olarak çok sık görülen bir durumdur. Böyle bölgelerde iyotlu tuz kullanımı etkili bir halk sağlığı önlemidir.



Başlık: Cvp: 72
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
HIRSCHSPRUNG HASTALIGI

Hirschsprung hastalığı (doğuştan kalın barsak genişlemesi olarak da adlandırılır) yavaş yavaş anormal büyüklükte ya da genişlemiş kalın barsak oluşmasına neden olur. Bunun nedeni alt rektumun dışkıyı anüsten dışarı çıkarmakta yeterli olmamasıdır. Prematüre bebeklerde nadir olmak koşulu ile, Hirschsprung hastalığı yeni doğan bebeklerdeki kalın barsak tıkanıklığı nedenlerinden %33 ünü oluşturmaktadır.

Yeni doğan bebeklerde ilk işaretler arasında mekonyum dışkısını çıkarmakta başarısızlık, kusma, karın bölgesinde şişme ve dışkılayamama sayılabilir.

Rektal bir muayene sonrasında, bebek çoğunlukla patlayıcı şekilde dışkılar. Bazen yeni doğmuş bir bebek bu yüzden dışkı bile kusabilir. Su kaybı ve kilo kaybı da çok rastlanır. Çoğu yeni doğmuş bebekler bunun yanı sıra kabız ve ishal de olabilirler.

Yeni doğmuş bir bebekte büyümüş bir kalın barsağı teşhis etmenin en iyi yöntemi rektal biyopsi yapmaktır.

Hirschsprung hastalığının tedavisi, dışkının atılabilir bir torba içine doldurulabilmesi için karın bölgesinin dış kısmına bir çıkış yapılmasından sonra ameliyattır. Bu, geçici bir tedbirdir. Bu açıklık, çocuk 12 ile 18 aylık olduğunda başka bir ameliyat ile kapatılır.

Her ne kadar sürekli ishal nöbetleri kimi zaman problem teşkil ederse de tedavi son derece başarılı sonuç verir.



Başlık: Cvp: 72
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
HORLAMA

Horlama uyku sırasında solunumun kısa süreli kesilmesi ile oluşan bir rahatsızlık durumudur. Solunumun kısa aralıklarla kesilmesinin vücuda birçok olumsuz etkisi vardır. Horlama esnasında bir yandan kandaki oksijen miktarı azalırken öte yandan akciğer basıncı artar ve kalp ritimlerinde değişimler baş gösterir. Bu arada uyku düzeni bozulur ve giderek uykudan uyanmalar ortaya çıkar. Baş ağrıları, zayıflık ve uykusuzluk belirtileri de rahatsızlık haline gelen horlamanın sonuçları olabilir.

Horlama bir rahatsızlığın göstergesi olmasına karşın sonuç olarak kişiyi ve çevresini rahatsız eden bir durum oluşturur.

Horlayan kişi ağzından hava soluduğu için havayı süzmeden alarak boğazda rahatsızlık oluşmasına da neden olur.

Bebeklerde de horlama görülebilir. Bu, bebeğin damağını kullanmasını henüz öğrenememesinin sonucudur.

Özellikle genç yaşlarda ortaya çıkan horlama, yüksek tansiyonu, kalp rahatsızlıklarını ve kalp krizini de beraberinde getirir.

Horlamaya karşı değişik tedavi yöntemleri uygulanabilir.

Horlama şişmanlık nedeniyle oluşuyorsa zayıflama bir tedavi yoludur.

Horlama burun rahatsızlığı nedeniyle oluşuyorsa cerrahi müdahale iyi bir netice verebilir.

Son çare ise; hava kompresöründen oluşan plastik bir maskenin uyku süresince buruna örtülmesidir.



Başlık: Cvp: 72
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
İDRAR İNKONTİNANSI

İdrar inkontinansının (idrar akışını kontrol edememe durumu) fazla ya da az aktif bir mesane, fiziksel tıkanma, enfeksiyonlar ya da kafein ve bazı ilaçların yan etkileri gibi birçok nedeni vardır. Kanser, diyabet, inme, Parkinson haslalığı ya da multipl skleroz gibi daha ağır hastalıklar da inkontinansa neden olabilir. Bu durum erkeklerde, genişleyen prostatın ya da prostata ilişkin diğer sorunların göstergesi olabilir. Herhangi bir inkontinans sorunu söz konusuysa, daha önemli bir durumun belirtisi olabileceğinden, en kısa zamanda doktorunuza başvurun. Doktorunuzun yardımıyla inkontinansın nedenini ve uygun tedavi seçeneğini bulabilirsiniz.

İdrar inkontinansı yaşlandıkça daha da sık görülen yaygın bir durumdur. Gerçekten de 65 ve daha ileri yaştaki 10 kişiden en az birinde idrar inkontinansı görülür.

Birçok kişi bu konuda gereksiz biçimde sessiz kalır. Doktora danışmaya ve istediği gibi gereken yardımı almaya utanır. Bazı kişiler bu durumun yaşlanmanın kaçınılmaz sonucu olduğunu ve olası nedenlerinin ve tedavi seçeneklerinin bulunması yerine sonuçların ele alınacağını düşünür. Oysa, enfeksiyonu kontrol altına almak için antibiyotik kullanmak ya da idrar akışını kontrol eden kasları güçlendirecek egzersizleri öğrenmek gibi basit tedaviler söz konusu olabilir.

İDRAR İNKONTİNANSININ TİPLERİ:

Aynı kişide birden fazla tipte inkontinans bulunabilir.

- Stres inkontinansı: Öksürme, hapşırma, gülme, ağır kaldırma ya da hızlı hareket etme sonucunda mesanede oluşan basıncın neden olduğu inkontinans.

- Acil idrar yapma gereksinimi: kişinin idrar yapma gereksiniminin farkında olması, ancak kontrol edemeyerek acil olarak tuvalete gitmek zorunda kalması.

- Taşma inkontinansı: mesane tamamen dolu olduğunda (idrarı normal şekilde yapamama ya da bazı engeller nedeniyle) gerçekleşir ve az miktarda idrar kaçırılır.

TANI:

İdrar inkontinansına tanı konması kolaydır ve nedene bağlı olarak çoğunlukla tedavi edilebilir. Hasta ve ailesinin doktora karşı açık ve dürüst davranması önemlidir. İdrar yapma alışkanlığınıza ve inkontinansın ne zaman gerçekleştiğine ilişkin kayıt tutmak yardımcı olabilir. Bu kayıtlar, inkontinansta hangi maddelerin ve durumların rol oynadığını öğrenmenize yardım edecektir. Inkontinansın hangi sıklıkta olduğunu, ondan önceki aktivitenizi (ör. hızla ayağa kalkmak, gülmek, egzersiz yapmak), sızıntı miktarını (çok az ya da bir anda çok fazla) ve eğer varsa, herhangi bir uyarıcı belirtiyi, sizi gece uyandırıp uyandırmadığını ya da belirli bir içecek, besin maddesi ya da ilacın alınmasından sonra görülüp görülmediğini kaydedin.

TEDAVİ:

Etkili tedavinin seçimi, idrar inkontinansının nedeninin tanımlanmasına bağlıdır. Değerlendirme için en kısa zamanda doktora başvurmak çok önemlidir.

 

Başlık: Cvp: 72
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
İDRAR YOLU İLTİHABİ

Özgül olmayan idrar yolu iltihabı bazen "klamidya"nın neden olduğu bir idrar yolu iltihabıdır. Buna Ureaplasma ureliticum" adı verilen bir bakteri de sebep olabilir. Bulgular 10-20 gün içinde ortaya çıkmazsa da eğer tedavi edilmezse, leğen boşluğunda iltihabi komplikasyonlara (fallop tüplerinin, yumurtalıkların, rahmin veya rahim boynunun iltihaplanması) yol açabilir. Bu nedenle, eşinizde "üretrit ortaya çıkarsa siz de kontrolden geçmelisiniz. Onun enfeksiyonun sebebi "Ureaplasma" veya "Klamidya" veya cinsel ilişkiyle bulaşan başka bir hastalık da olabilir.

Belirtiler:

- Batma ve yanma hissiyle birlikte sık idrar yapma;

- Karın altında ağrı.

- Arada sırada ince bir vajinal akıntı.

Teşhis:

Doktorunuz gelişmenin nasıl olduğunu dinleyecek, başka ihtimalleri eleyebilmek için alt karın muayenesi yapacak ve bir idrar kültürüyle hastalığa neden olan bateriyi tanımlayarak teşhisini koyacaktır.

Bu rahatsızlık erken teşhis edilerek tedaviye başlanırsa, genellikle tehlikeli olmaktan daha çok can sıkıcıdır.

Tedavi:

Belirsiz idrar yolu iltihabı için standart tedavi antibiyotiklerdir.

Başlık: Cvp: 72
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
IHTIYOZ

İhtiyoz a balık pulu hastalığı da denir. Bunun nedeni karakteristik döküntüsünün görünümüdür. Kalıtım yoluyla geçen cilt hastalıkları içinde en sık görülenidir.

Belirtiler:

Küçük çocuklarda kuru, pullu cilt.

Bu hastalık genellikle 1 ile 4 yaşları arasında ilk defa ortaya çıkar. Bazen yetişkinlik yıllarında tamamen kaybolup daha ilerde yeniden belirir. En fazla belirgin olan döküntü yerleri dirsekler, dizler ve ellerdir. Genellikle, kışın daha kötü olur. İhtiyoz, atopik dermatitle bağlantılı olabilir.

Tedavi:

Etkilenen yörelere vazelin sürün ve gece naylonla sarın. Günde iki kere kullanmak kaydıyla laktik asit losyonu ve gece kremi sürmek faydalı olabilir.

Başlık: Cvp: 82
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
İLAÇ DÖKÜNTÜLERİ

Herhangi bir ilaç kullanırken, bir döküntü meydana gelirse döküntünün nedeni olarak o ilaçtan şüphe edilmelidir.

Belirtiler:

- Kızarıklık, döküntü, kabarcıklar ve cilt içinde kanamalar dahil, cilt değişikleri

- Kaşıntı

- Herhangi bir reçetesiz ilaca veya reçeteli ilaca allerjik reaksiyon gösterilebilir.

İlaç reaksiyonları basit bir kaşıntı veya döküntüden çok fazla şeyler de yapabilir: ateş, nöbetler, bulantı, kusma veya ishal, nabız bozuklukları, nefes alma zorluğu, astım veya idrar azalması bunlardan bazılarıdır. Bunlara ek olarak laboratuar tahlilleri hemoglobin değerinde veya akyuvar sayısında bir değişim gösterebilir. Böylece, bir ilaç reaksiyonunun belirtileri son derece çeşitlidir.

Cilt döküntüleri çeşitli biçimlerde olur. Bu döküntünün nedenini belirlemeyi zorlaştırır. İlaç döküntüleri genellikle ilk dozun alınmasından az sonra başlar. Bu zaman ilişkisi daha başka problemlerin çıkma ihtimaline karşı bir uyarıcı olabilir.

Birçok ilaç reaksiyonunun ilk ve en erken belirtisi ateştir. Döküntüler, ilaç reaksiyonu olayının genellikle başlangıç safhalarında görülerek böyle bir reaksiyonun başladığına dair uyarı görevi yapar.

Tedavi:

Eğer döküntünüz ilaca bağlıysa, ilacı bırakınca belirtiler genellikle kesilecektir. Fakat, ilaç reçeteliyse, kesmeden doktorunuza danışın.

Eğer döküntünüz kaşıntılıysa yulaf unu banyoları veya nemli pansumanlar rahatlatabilir. Lokal hidrokortizon kremi de faydalı olabilir.

Başlık: Cvp: 82
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
İNME

İnme, beynin bir bölgesinde, kan akışının engellenmesi ya da beyindeki damarlardan kanın dışarı sızmasıyla ortaya çıkan bir hasardır. "İnme" terimi, olayın ani başladığını vurgular.

Bazen bir baş ağrısı, sadece baş ağrısı değildir ya da baş dönmesi ile kollarınızda ve bacaklarınızda hissettiğiniz güçsüzlük sadece ne kadar çok çalıştığınızın bir işareti olmayabilir.

Dengeli beslenmek için gıdaya gereksinim duymanız gibi, beyninizin de (vücudun diğer bölümleri gibi) normal işlevini görebilmesi için oksijenleşmiş kanla beslenmesi gerekir. Yeterli miktarda oksijenleşmiş kan ulaşamadığında beyin hücreleri hasar görür ya da ölür.

Kalpten beyne ve kafaya kan taşıyan damarlarda (karotis) daralma ya da tıkanma, beyne ulaşan kan miktarını azaltır. Daralma ve tıkanmaya ateroskleroz (arter duvarlarının kalınlaşması) gibi birkaç hastalık yol açar. Karotis daralması (stenoz) için ilaç ve cerrahi tedavi mevcuttur. Tam tıkanma durumunda (karotis oklüzyonu) tedavi seçeneği çok azdır.

Her iki durum da inme (yeterli kan ulaşmaması nedeniyle beyin dokusunda hasar) ya da geçici iskemik atak (birkaç haftada geçen inme benzeri semptomlar) riskini artırır.

İnme, erişkinlerdeki işlevsel yetersizliğin birinci nedenidir.

Özellikle, kan basıncınız yüksekse ya da sigara içiyorsanız, kendinizde ya da bir yakınınızda inme riski olup olmadığını doktorunuza sorun.

Karotis Nedir?

Kalpten kafaya ve beyne kan ulaştıran ve boynun her iki tarafından geçen büyük kan damarlarıdır.

Stenoz Ve Karotis Oklüzyonu:

Arterlerin, kısmen tıkanmaya yol açacak biçimde daralmasına stenoz denir. Bir yağ plağı ya da kan pıhtısı kanın geçişini engelleyerek darlma ya da tıkanmaya neden olur. Karotis oklüzyonu, karotisin beyne kan akışını azaltacak biçimde tamamen tıkanmasıdır.

Stenozun Saptanması:

Doktorunuz boyundaki karotiste uğultu (arterde anormal kan akışı sesi) olup olmadığını steteskopla saptayabilir. Karotis uğultusu karotis hastalığının göstergesidir. Doktorunuz ultrason taraması ya da anjiyografi ile karotiste kısmi tıkanma olduğunu doğrulayabilir.

İnme Ya Da Geçici İskemik Atak Semptomları:

Aşağıdaki semptomlardan biri görüldüğünde hemen acil servise ulaşmak için ambülans çağırın ya da doktorunuzu arayın.

- Ani görme, konuşma ve denge bozukluğu

- Ani ortaya çıkan uyuklama ve şiddetli baş ağrısı

- Ani zihinsel bozukluk ve bellek kaybı

- Bir gözde ani geçici körlük ya da başka görme kusurları

- Kolda ya da bacakta ya da tüm vücutta uyuşma, güçsüzlük ya da felç

- Ani konuşma ya da yutma güçlüğü

- Koma ya da nöbetler

İnme Nasıl Önlenir?

- Kan basıncınızı sık kontrol ettirin. Sürekli olarak yüksekse (>140/90 mmHg) kontrol altına almak için doktorunuzun önerilerini uygulayın.

- Atriyal fibrilasyonunuz ya da diyabetiniz varsa ya da kolesterolünüz yüksekse, doktorunuzun önerdiği tedaviyi uygulayın.

- Sigara içiyorsanız, bu alışkanlığınızdan vazgeçin.

- Alkol alıyorsanız, ılımlı miktarda kullanın.

- Düzenli egzersiz yapmayı günlük etkinliklerinizin önemli bir parçası haline getirin.

İnmeyle İlişkili Risk Faktörleri:

Aşağıdaki durumlardan herhangi biri varsa, inme gibi ciddi tıbbi sorunlara yol açmaması için doktorunuzla görüşerek tedavi uygulayın:

- Yüksek kan basıncı (hipertansiyon) inmenin en önemli nedenidir.

- · Arter kanallarının daralması (ateroskleroz), özellikle beyne kan taşıyan arterlerde kısmi tıkanma (karotis stenozu)

- · Kalp atışında düzensizlik (atriyal fibrilasyon) gibi kalp hastalıkları, yüksek kolesterol (kandaki yağların yüksek düzeyde olması) ya da kalp krizi (miyokard enfarktüsü)

- · Sigara içme, aşırı alkol kullanımı, fiziksel etkinlik eksikliği ile sebze ve meyve açısından yetersiz beslenme gibi yaşam tarzıyla ilgili etmenler

- · Diyabetin neden olduğu komplikasyonlar inme riskini artırabilir.

- · İnmeyle ilişkili uyarı niteliğindeki kısa süreli belirtiler (geçici iskemik atak)

Aşağıdaki Durumlarda Hemen Yardım İsteyin:

Kendinizde ya da tanıdığınız birinde inmeden kuşkulanıyorsanız, hemen tıbbi yardım isteyin ve ambulans çağırın. İnmeye yönelik bazı tedaviler sadece kısa zamanda tanı konulup uygulanırsa yararlı olduğundan, hemen tıbbi yardım sağlanması önemlidir. İnmeyle ilgili uyarılar şunlardır:

- Özellikle vücudun tek yanında olmak üzere yüz, kol ya da bacakta uyuşma ya da güçsüzlük

- Ani konfüzyon (zihin karışıklığı), konuşma ve anlama zorluğu

- Bir ya da iki gözde ani görme sorunu

- Ani yürüme zorluğu, baş dönmesi, denge ya da koordinasyon kaybı

- Ani ve nedeni bilinmeyen şiddetli baş ağrısı

Yapılması Gerekenler:

Uyarıcı belirtiler ortaya çıktığında, hastaneye götürülmek üzere bir ambulans servisinin telefonunu arayın.

Tedavi:

Karotis endarterektomisi, karotisteki tıkanmayı ortadan kaldıran cerrahi bir işlemdir. İnme ya da geçici iskemik atak semptomları olan ya da olmayan, bir ya da iki taraftaki karotiste %60 tan fazla tıkanma görülen hastalarda ameliyat önerilebilir. Ameliyat, tam tıkanma durumunda ya da akut inmesi iyileşmekte olanlarda tavsiye edilmeyebilir.

tPA gibi pıhtı eritici bir ilaç, inmede acil tedavi olarak etkili olabilir. Bu ilacın etkili olması ve iyileşme şansını artırabilmesi için, inme belirtilerinin başlangıcını izleyen ilk 3 saat içinde uygulanması gerekir.

İnme vakalarının yaklaşık %80 i iskemiktir (beyin arterlerinde kan pıhtılarının oluşmasına bağlı), geri kalanları ise hemorajiktir (kan damarının yırtılmasına bağlı beyin kanaması). ABD de inme, ölüm nedenleri arasında, kalp hastalığı ve kanserden sonra üçüncü sırada yer almaktadır ve bu ülkedeki erişkinlerde önde gelen sakatlık nedenidir. Her yıl inme geçiren Amerikalılar ın üçte birinin, bu hastalık nedeniyle öldüğü tahmin edilmektedir.

İnme geçiren bir hastanın, hemen tanı konarak hastaneye yetiştirilebilmesi için, sadece risk taşıyanların değil herkesin, inmenin uyarıcı belirtileri konusunda eğitilmesi gereklidir.

Başlık: Cvp: 82
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
İNTUSSUSEPSİYON

İntussusepsiyon, barsağın, genellikle ince barsağın bir kısmının, barsağın başka bir kısmının içine girdiği bir durumdur. 3 aylık il~ 6 yaşındaki çocuklardaki barsak tıkanmasının en yaygın nedeni budur.

Belirtiler:

- Ani, şiddetli karın ağrısı.

- Kuvvetsizlik ve uyuşukluk.

- Sık sık safra çıkararak kusma.

- Kuşüzümü jelatinine benzer kanlı dışkı.

- Yüzeysel nefes alma.

- şok.

Nedeni bilinmemektedir, ama bazı vakalarda, intussussepsiyon ile bazı virüs enfeksiyonları arasında bir bağlantı vardır.

Tipik olarak, intussusepsiyon daha önce iyi olan bir çocukta aniden patlak verir. Çocuk birden bire sık aralıklarla ortaya çıkan şiddetli bir karın ağrısı duyar. Başlangıçta çocuk ağrılar arasında normal olarak oynamaya devam edebilir, ama bir süre sonra kuvvetsizleşir ve uyuşuklaşır.

Teşhis:

Çocuğunuzda bu belirtiler varsa, doktoru aramakta gecikmeyin. Belirtiler ve fiziksel bulgular, teşhiste bulunmak için yeterli olabilir. Ancak genellikle karın röntgeni ya da baryum röntgeni gibi başka testlere de gerek duyulabilir.

Tedavi edilmeden bırakılırsa, çok tehlikeli olabilir. Ancak, tedavi ilk belirtilerin ortaya çıkmasından sonra 24 saat içinde başlarsa çocukların çoğu iyileşmektedir.

Tedavi:

Teşhis için kullanılan baryumlu lavman, birbirinin içine girmiş barsağı normal yerine itmek için yeterli olabilir. Ancak bu tedavi"den sonra tekrarlama oranı yüzde 10 kadar yüksektir. Birçok durumda, ameliyat gereklidir; ameliyattan sonra genellikle tekrarlama olmaz.

Başlık: Cvp: 82
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
İRİS ILTIHABI (İRİTİS)

Sıklıkla genç erişkinlerde görülür ve vakaların çoğunda neden frengidir. Kornea yaraları, şeker hasta1ığı, romatizma, diş apseleri ve burun iltihapları da iritis nedenleri olabilir.

Belirtileri:

Gözde şiddetli ağrı duyulur. Göz aşırı sulanır ve kızarır. Hasta, parlak ışığa bakamaz. Korneanın rengi bulanıklaşır ve gözbebeğinin ışığa karşı refleksleri düzensizleşir.

Seyri:

Gözbebeğinin refleksleri zamanla tamamen kaybolur ve görme iyice bulanıklaşır. Böyle bir kriz birkaç hafta sürebilir.

Tedavi:

Nedene yöneliktir. Dinlenme, camları koyu renkli gözlük kullanılması, fazla okumaktan kaçınılması salık verilir. Ayrıca, göze ılık pansuman yapılır ve ağrı giderici ilaçlar verilir. Atropinli damlalar ya da merhemler kullanılır.

Başlık: Cvp: 82
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
İRRİTABL (HASSAS) MESANE

Sık sık aniden gelen ve bazen tuvalete yetişemeyecek kadar sıkıştıran, idrara çıkma ihtiyacı hissediliyorsa, nedeni mesane hassasiyeti irritabl mesane; zaman zaman kasılmaları kontrol edilemeyen mesane olabilir. Bazen durumun sorumlusu bir enfeksiyondur. Ama genellikle mesane kronik olarak iltihaplanmış gibi bir görünüm yerse de neden belirsizdir. Bu rahatsızlık bezdirici olsa da tehlikeli değildir. Mesane iltihabından farklı olarak düşünülmelidir.

Belirtiler:

- Ani ve bazen kontrol edilemeyen idrara çıkma ihtiyacı.

- Geceleri sık sık idrara çıkma ihtiyacı.

Teşhis:

Doktor laboratuvarda incelemek üzere idrar örneği alır. İdrar yaparken özel bir röntgen filmi alınabilir (Bir boşaltma sistogramı). Ucu ışıklı ince bir boruyu uretra yoluyla mesaneye sokarak sistoskopi yapmak da bir başka olasılıktır.

ilaç Tedavisi:

Enfeksiyonları tedavi etmek için antibiyotikler kullanılır. İmipramin veya kalsiyum kanal blokerleri mesanenin kasılmasını sağlayan kasları gevşetip rahatlatabilir. Başka ilaçlar da kasılmaları kontrol eden sinirlerin aktivitesini yavaşlatabilir.

Mesane hassasiyeti (irritabl mesane) enfeksiyona bağlı değilse, çoğunlukla mesane kaslarının egzersizi ve güçlendirilmesiyle çözümlenebilir. İdrar yaparken, idrarı mümkün olduğu kadar uzun bir süre tutmaya çalışmak buna bir örnektir.

Başlık: Cvp: 82
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
İSHALLER

İshal, dışkılama sayısında artışla beraber, dışkının şekilsiz bir hal alması olarak tariflenir. Normalde dışkı kuru ve şekilli iken, ishal durumunda içerdiği su miktarı artarak şekilsiz olur. İshal nedeniyle bağırsak hareketleri artar, normal süreden daha kısa aralıklarla dışkılama ortaya çıkar. Örneğin günde bir kez katı, şekilli dışkılaması olan bir kişi, günde 3-4 kez veya çok daha fazla dışkılıyorsa veya dışkı cıvıklaşmış, su gibiyse ya da sümüksü olmuşsa ishalden bahsedebiliriz.

İSHAL NEDENLERİ NELERDİR?

İshale neden olan pek çok durum mevcuttur. İshal nedenlerinin başında mikrobik ishaller gelmektedir ki, yaz ishalleri de bu gruptandır. Mikroplar dışında başta antibiyotikler olmak üzere çeşitli ilaçlar, çeşitli mide-bağırsak hastalıkları, bazı hormonal hastalıklar, bağırsak veya bağırsak komşuluğunda ortaya çıkan tümöral durumlar, aşırı ve ani ısı değişimleri de ishale neden olabilir. Heyecanlanma, üzüntü, korku, stres gibi durumlar da ishale neden olabilir.

YAZ İSHALLERİNİN NEDENLERİ NELERDİR?

Yaz ishaline neden olan mikroplar, bakteriler ile protozoon denilen gözle görülmeyen parazitlerdir.

YAZ İSHALLERİ NASIL ORTAYA ÇIKAR?

Doğadaki sıcaklık artışıyla tüm canlıların su ihtiyaçları da buna paralel olarak artar. Dolayısıyla insanlar, yaz aylarında daha fazla su tüketir. Böylece, bu tüketimin beklenmeyen bir sonucu olan yaz ishalleri, çoğunlukla mikroplu suların içilmesi veya bu sularla yıkanmış meyva ve sebzelerin yenilmesiyle ortaya çıkar. Bazen insanlar ishal olup bu mikropları dışkıları ile çevreye yayabilir. Dışkıyla bulaşmış ellerin ağıza götürülmesi sonucu da ishal olabilir. Her zaman kullanılan suların sağlıklı olup olmadığını bilmek mümkün olmaz. Doğada, özellikle insan ve hayvan dışkılarıyla kirlenmiş sularda yaşayan, ishal nedeni olabilecek çeşitli mikroplar bulunmaktadır. Bunlar özellikle durgun sularda, kanalizasyonun karıştığı sularda, iyi ilaçlanmamış içme ve kullanma sularında, özellikle yaz aylarında uzun süre canlı kalarak çoğalır. Bu suların içilmesi veya böyle sularla bulaşık, sıcak ortamda beklemiş gıdaların, örneğin çiğ sebzelerle hazırlanmış salataların ve meyvaların tüketilmesi sonucu ishal yapan mikroplar, ağız yoluyla alınarak insanların bağırsaklarına ulaşır. Bunların bir kısmı bağırsak duvarında iltihap oluşturarak hem bağırsak hareketlerini artırır, hem de barsağa su ve iltihabi hücrelerin geçişine neden olur; bir kısmı da bağırsakta iltihap yapmadan, salgıladıkları toksin denilen zehirli maddelerin etkisiyle su ve tuz geçişini artırmak suretiyle ishale neden olur.

YAZ İSHALLERİNİN BELİRTİLERİ NELERDİR?

En önemli belirti, dışkılama sayısının artması ve dışkı vasfının değişmesidir. Dışkı, cıvık, patates püresi görünümünde olabileceği gibi, sümüksü ve iltihaplı veya su gibi olabilir. Dışkı miktarı ve su içeriği, ince bağırsaklarda hastalık yapan parazit ve bakterilerin ishallerinde fazladır, kalın bağırsakta hastalık yapanlarınkinde ise azdır; ayrıca bunlarda dışkılama sayısı diğerlerine oranla daha fazladır. Su gibi tariflenen ishallerin çoğunluğu paraziter nedenlidir. En sık giardia denilen protozoon neden olur. Bu tip ishallerin en ciddisi ve hayatı tehtid edeni ise dışkının pirinç suyu görüntüsü olarak tariflendiği, kolera bakterisinin yaptığı ishaldir. İltihaplı dışkılamaya neden olan bakterilere ise tifo ve tifo benzeri hastalıklara neden olan salmonella bakterilerini örnek verebiliriz. Kalın bağırsakta ishale neden olan bakterilerin bir kısmı ve bazı parazitler dışkının iltihaplı, sümüksü görünmesine, aynı zamanda bağırsak duvarını da zedeleyerek damarların kanamasına neden oldukları için, kanlı olmasına da neden olurlar. Dışkının böyle kanlı ve iltihaplı olması dizanteri olarak adlandırılır. Nedenlerinden birisi şigella denilen bakteri, bir diğeri amip denilen protozoondur. İshalle birlikte bulunan diğer belirtiler karın ağrısı, karında buruntu hissi, bazen bulantı, iltihabi durumlarda bunlara ilaveten ateş olarak karşımıza çıkar. Dışkılamadan sonra tam rahatlayamama da bir diğer belirti olabilir. Örneğin kalın bağırsak ishallerinde ağrı ve rahatlayamama sıktır. Aşırı su ve tuz kaybına bağlı olarak kalp damar sistemine, böbreklere, sinir sistemine ait kalp ritm bozuklukları, böbrek yetmezliği, şuur bozuklukları gibi belirtiler de olabilir. Dilin kuruması, cildin parlaklık, nem ve yumuşaklığını kaybetmesi, gözlerin göz çukuruna çökmesi gibi belirtiler, su kaybının işaretleridir.

İSHAL OLUNCA NE YAPMALIYIZ?

İlk tedbir olarak kaybedilen su ve tuzu geri koymak için pratik olarak hazırlayacağımız şu solusyonu içebiliriz: Bir litre kaynatılmış soğutulmuş suya 1 çorba kaşığı şeker, 1 tatlı kaşığı sofra tuzu ve 1 çay kaşığı karbonat konularak karıştırılır, içilebildiği kadar sık aralıklarla içilir. Ancak mikrobik ishallerin hemen hepsi 24 saatten fazla devam eder ve hemen hepsi ilaç tedavisi almadan düzelmez. Bu nedenle, 24 saatten fazla süren ishallerde en yakın sağlık merkezine başvurularak muayene ve tetkik olunması gerekir. Çünkü farkında olmadan dışkımız yoluyla çevreye mikrop bulaştırabilir, ayrıca ishalin tedavisiz kalarak daha ciddi sağlık problemlerine yol açmasına neden olabiliriz.

SAÐLIK KURULUşUNDA NELER YAPILACAKTIR?

Sağlık kuruluşunda, şüphelenilen gıdaların ve suyun olup olmadığı ve ne zaman tüketildiği, ishalin ne zaman başladığı, karın ağrısı, ateş, dışkıda iltihap ve/veya kan olup olmadığı, yakınımızda başka hasta insanların olup olmadığı sorulacak; muayenenin ardından dışkı tahlili ve kültürü, kan sayımı ve gerekirse diğer kan tetkikleri istenecektir. Tüm verilere göre hekim tedaviye karar verecektir.

NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Sıvı ve tuz kaybının az olduğu, ishalin hastanın komforunu çok bozmadığı durumlarda, hastaneye yatırılmadan genellikle sadece uygun bir diyetle hasta ayaktan tedavi edilir. Aşırı su ve tuz kaybı, ağır dizanteri halleri, kolera şüphesi olan durumlarda hasta mutlaka hastaneye yatırılarak öncelikle kaybedilen su ve tuzun yerine konması amacıyla serum verilir, daha sonra uygun ilaçlara başlanır. İshal diyeti nasıldır? İshali olan kimselerin düzelene kadar posasız ve yağsız gıdalar alması gerekir. Yani sebze ve meyvalar, kuru yemiş, çikolata, kızartmalar gibi gıdalar alınmamalıdır. Yağsız makarna, pirinç pilavı, haşlanmış patates-patates püresi, haşlanmış yağsız et ve tavuk, yağsız ızgara köfte yenebilir. Ayrıca bol miktarda içeçek alınmalıdır.

İYİLEşME şANSI NEDİR?

Uygun tedaviyle yaz ishallerinin tedavisi oldukça yüz güldürücüdür; hemen hepsinde iyileşme tamdır. Ancak mikroplu ortamla temas devam ediyorsa, gerekli tedbirler alınmadıysa ishalin tekrarlama şansı her zaman vardır.

YAZ İSHALLERİ NASIL ÖNLENEBİLİR?

Bu ishallerin önlenmesinin en önemli yolu, menşei bilinmeyen suların tüketilmemesi ve kişisel temizliğe dikkat edilmesi, özellikle ellerin her yemekten önce ve sonra yıkanmasıdır. Kullanılan ve içilen suların klorlanması pekçok mikrobun yaşamasını önler. şüpheli suların, şüpheli olmasa bile salgın olduğu bilinen yerlerdeki suların kaynatılarak kullanılması gereklidir.

Başlık: Cvp: 82
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
İktidarsızlık nedir?

İktidarsızlık nedir? Halk arasında iktidarsızlık tıp dilinde ise´erektil disfonksiyon´ olarak tanımlanan rahatsızlık, penisin sertleşmesi demek olan ereksiyonun, cinsel birleşmeyi sağlayacak derecede olamaması yani fonksiyon bozukluğudur. Aslında bu tür fonksiyon bozukluklarının bir kez ya da seyrek olarak görülmesi, hemen herkeste zaman zaman olabilen bir durumdur. İktidarsızlıktan yani erektil disfonksiyondan söz edilebilmesi için sertleşme kusurunun sürekli ya da çok sık olması gerekiyor. İktidarsızlığın toplumda görülme oranı nasıldır? 'Cinsel güç´ çoğu erkek için temel konulardan biridir. Penisin sertleşme yeteneğinin azalması ya da kaybolması bu nedenle pek gündeme getirilmez. Ancak yapılan çalışmalar her on erkekten birinde böyle bir sorun olduğunu ortaya koymuştur. Tabii ki bu sıklığın yaşla da ilgisi var. Genç yaşlarda çok düşük olan bu oran, yaşla paralel olarak artmaktadır. Erektil disfonksiyonu olanların sadece yüzde 10 kadarı bu konuya çare aramaktadır. Sorunu olduğu halde doktora başvurmayan, çare aramayanların bu denli çok olmasındaki etkenlerden birinin utangaçlık ya da böyle bir sorunun olduğunun başkası tarafından duyulmasını istememe olmasına karşın daha önemli bir grup bu konuda bir çare olduğunu bilmediği için, bir anlamda ´kaderine rıza göstermektedir'. İktidarsızlık neden olur? Çoğu erkekte stres, yorgunluk, endişe ya da aşırı alkol kullanıldığında zaman zaman karşılaşılan bu durumun endişe edilecek bir yönü yoktur. Eğer bu durum çok sorun edilirse, ´başarısızlık korkusu´ eklenecek ve psikolojik olarak ciddi bir sorun haline geldiği için aslında geçici bir durumkken sabit bir sorun haline dönüşecektir. Her birleşmede bir önceki ´başarısızlık´ hatırlanacak, tekrarlama korkusu, cinsel hazzı engelleyerek penisin sertleşmesini önleyecektir. Bundan 20 yıl öncesine kadar erektil disfonksiyonun oluşum mekanizmaları yeterince bilinmediği için olayın çoğu zaman psikolojik kökenli olduğu düşünülürdü. Daha sonraki çalışmalar bunların %70´inde organik sorunlar da olduğunu ortaya koymuştur. Böylece vakaların büyük bir kısmında organik ve psikolojik sorunların bir arada bulunduğu anlaşılmış oldu. Erektil disfonksiyonu anlamak için penisin sertleşme mekanizmasını ana hatlarıyla gözden geçirmekte yarar var. Cinsel uyarılar karşısında vücutta bazı kimyasal işlemler oluşmaktadır. Penise gelen ve penisten giden sinirlerin de katkısıyla atardamarlardan gelen kan toplardamarların kapanması sonucu penisin yapısını oluşturan süngersi cisimlerin içinde birikmekte ve penisin sertleşmesine neden olmaktadır. Daha sonra da toplardamarlar gevşeyerek biriken kanın boşalmasını sağlamakta ve sertleşme sona ermektedir. Bu mekanizmayı etkileyen bir çok organik neden penisin sertleşmesini engellemektedir. Fiziksel nedenler Organik ya da fiziksel olarak adlandırılan nedenlerin başlıcaları şunlardır; Atardamarların daralması sonucu penise gelen kanın azalması Toplardamarların gereğinde kapanamayıp, gelen kanı geri kaçırması Penise gelen ya da giden damarların hasarlanması Hormon bozuklukları İlaçların yan etkileri Alkoliklik ya da uyuşturucu bağımlılığı şeker hastalığı Aşırı sigara içmek Yüksek kolesterol Penisin süngersi yapısını etkileyen hastalıklar İnmeler (beyin kanaması vb.) sinir sistemi hastalıkları Ciddi organik kronik hastalıklar (böbrek yetersizliği, karaciğer yetersizliği vb.) Psikolojik nedenler Bir erkekte sertleşme kusurunun aniden ortaya çıkması, bazı birleşmelerde normalken bazen kusur olması psikolojik etkenleri düşündürür. Bazen tetikleyici faktör kolayca bulunabilir. Örneğin cinsel eşiyle ciddi uyuşmazlıklar, sevişme sırasında durdurulma ya da ev veya işte ciddi sorunlar gibi. Cinsel birleşme sırasında tatmin konusunda kaygılar duymak, depresyon yaşamak, ortamın uygunsuzluğu cinsel bilgi azlığı gibi konular da psikolojik etkenler arasında yer alabilir. Böyle bir sorunla karşılaşan kişilerin ilk olarak bilmesi gereken şey, erektil disfonksiyon üzerinde özellikle son yıllarda yapılan çalışmalarla artık bunun tedavisi mümkün olmayan, çaresiz bir dert olmadığıdır. Bunu bilmenin önemi, sebebin organik olduğu hallerde bile olayın içinde psikolojik etkenlerin de katkısıdır. ´Başarısızlık´ korkusu sorunun ağırlaşmasına yol açacaktır. Bundan sonraki basamak yaşam biçimindeki değişmelerdir. Sigarayı bırakmak, alkol miktarını azaltmak, stresten ve endişelerden uzaklaşmaya çalışmak çoğu kişide çare olacaktır. Bunlarla çözüme ulaşamayanların tıbbi yardım aramaları gerekir. Eğer bünyelerini tanıyan bir aile hekimleri varsa, sorunu ilk olarak onunla konuşmaları daha uygun olacaktır. Hekimleri bunu çözemediği taktirde üroloji klinikleri ya da uzmanlarının muayenehanelerine gönderecektir. İktidarsızlığın tedavisi nasıldır? Hekim, yaptığı tetkiklerle sorunun kaynağının ne olduğu ve hangi yöntemlerle tedavi edilebileceğini belirler. Erektil disfonksiyonun tedavisinde bazı yöntemler bulunmaktadır, hekim hastanın durumuna göre bunlardan birini ya da birkaçını bir arada uygulayabilir. Cinsel yaşamı düzenleme: Özellikle sorunun psikolojik kökenli olduğu hallerde bunun yararı olmaktadır. Eşlerin cinsel yaklaşımlarını araştırarak bu yönde düzenleyici önerilerde bulunmak yararlı olmaktadır. Seks tedavisi olarak da adlandırılan bu uygulamalar, diğer tedavi yöntemlerinin yanısıra da uygulanabilmektedir. Vakum aletleri: Vakum aletlerinin çok değişik modelleri bulunmaktadır. Hepsi hemen hemen aynı prensiple çalışan bu aletlerde bir tüp ve bu tüpün içindeki havayı boşaltan bir pompa sistemi bulunmaktadır. Penis bu içine konulmakta ve pompa ile silindirin havası boşaltılarak vakum yaratılmaktadır. Penisin dışındaki bu vakum etkisi ile kan penisin süngersi cisimlerinin içine dolar ve penisin doğal ereksiyonu gibi sertleşme olur. Yeterli ereksiyon sağlanınca penisin dip kısmına bir sıkıştırıcı band yerleştirilir. Silindirin mandalı açılarak içine hava girişi sağlanır ve silindir uzaklaştırılır. Band ile sıkıştırıldığı için kan geri akamayacağından penis ereksiyonu devam eder. Bilinmesi gereken husus sıkıştırıcı bandın yarım saat içinde çıkartılması gereğidir. Penis içine iğne: Oldukça etkili bir yöntemdir. Hastaya ya da eşine, cinsel birleşme öncesi penisin süngersi cisimlerine iğne yapılması öğretilir. Bu amaçla kullanılan değişik ilaçlar bulunmaktadır. İğne yapıldıktan 10-15 dakika kadar sonra ereksiyon gerçekleşmektedir. İdrar kanalına ilaç: İğnesiz tedavilerden biridir ve oldukça etkilidir. Küçük bir tablet özel uygulayıcısıyla üretradan (dış idrar yolu) içeri itilir. Burada eriyen ilaç, idrar yolu duvarından emilerek penis dokusunu etkiler ve 5-10 dakika içinde ereksiyon gerçekleşir. Ağızdan hap kullanımı: Yakın bir zamana kadar bu amaçla kullanılan ilaç Yohimbin´di. Afrika´da yetişen bir ağaçtan elde edilen maddelerden üretilen bu ilaçla yapılan bir çok çalışma ereksiyon sağlamada yararlı olduğunu göstermiştir. Halen mevcut, etkisi kanıtlanmış ve lisansı alınmış tek ilaç Viagra´dır. Cinsel birleşmeden bir saat kadar önce yutularak kullanılır. İlacı olumlu yönlerinden biri de cinsel uyarılma olmadığı zaman ereksiyon olmamasıdır. Hormon kullanımı: Erektil disfonksiyonu olanların küçük bir kısmında neden hormon bozukluğudur. Bunlar arasında en sık rastlananı, erkeklik hormonu olan Testosteron´un eksikliğidir. Böyle bir durum tesbit edildiğinde bu hormonu içeren ilaçlarla takviye yapılarak başarılı tedavi sağlanabilir. Testosteron eksikliği laboratuvar testleri ile kanıtlanmadığı sürece bu hormonu kullanmak yarar sağlamadığı gibi hormon dengesini bozucu etki yaratabilir. Cerrahi tedavi: Erektil disfonksiyonu olan vakaların bir kısmında penis damarlarında, yeterli kan akışına izin vermeyecek derecede bozukluklar bulunabilir. Bu gibi hallerde yapılan ameliyatla damarlardaki sorunlar düzeltilebilir. Penis protezleri: Ameliyatla penisin içine yerleştirilen cihazlardır. Başlıca iki tipi bulunmaktadır. Bir tipi yarı sert çubuklar şeklindedir. Penise yerleştirildiğinde sürekli bir sertlik yaratır, gerekli olmadığı zaman aşağıya doğru bükülmeye olanak verir. Diğer tipi daha karmaşık bir yapıdadır. İçerdiği hidrolik sistem nedeniyle gerektiğinde sertleşme sağlar. Bu sertleşme, skrotuma (testis torbası) yerleştirilen bir pompa ile sağlanır. Cinsel birleşme ertesinde de aynı mekanizma ile yumuşama sağlanmaktadır. Penis protezi konulması sırasında penisin süngersi dokularının önemli bir kısmı çıkarılmaktadır. Bu nedenle daha sonra başka tedavi yöntemlerinin kullanılması söz konusu değildir. Bu nedenle protez ameliyatına karar vermeden önce diğer tedavi yöntemleri ile ilgili tetkiklerin yapılmış olması ve kesin karar verilmesi gerekmektedir. İktidarsızlık yaşayanlara önerileriniz neler olabilir? Sorunlar paylaşıldıkça küçülür. Bu kural erektil disfonksiyonda da geçerlidir. Bazen erektil disfonksiyonu olan erkeklerin eşleri, bilmeyerek de olsa psikolojik sorun yaratırlar. Sorunun konuşulup tartışılması bazen sorunun ortadan kalkmasını bile sağlayabilir. Cinsel uyum, yetersiz ereksiyon ve erken boşalma gibi hallerde de çare olabilmektedir. Bazı çiftler bunu yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak algılayıp çare aramazken, bazıları da ileri derecede mutsuz olabilmektedir. Yaşlanma ile erektil disfonksiyon sıklığı artmakta ise de tedavi yöntemleri sayesinde ne kadın ne de erkek için çok ileri yaşlara kadar cinsel yaşamı sürdürmemek için bir neden yok.





Başlık: Cvp: 82
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Kuduz

Kuduz nedir? Genel olarak hasta hayvanların ısırması sonucu bulaşan, beyin iltihaplanmasına yol açarak ölümle biten bir virüs hastalığıdır. Hangi Hayvanlardan, Nasıl Bulaşır? Kuduzun doğadaki temel kaynağı kurt, çakal, tilki, domuz, ayı, sırtlan gibi vahşi hayvanlardır. Ayrıca sadece Güney Amerika'da görülen bir tür yarasa kuduz virüsünü taşımaktadır. Kuduz virüsü bir şekilde köpek, kedi, eşek gibi evcil hayvanlara geçerek bunlar arasında da varlığını sürdürebilir. Yılan, kertenkele gibi soğukkanlı hayvanlar kuduz virüsü taşımazlar. Kuşlar, tavuklar, fareler, hamsterler ve tavşanlar tarafından ısırılmalar kuduz riski taşımazlar. Hemen hemen bütün hayvanlar kuduz virüsünü aldıktan sonra hastalanarak ölürler. Sadece yarasalar kendileri hastalanmadan kuduz virüsünü taşıyabilirler. Kuduz virüsü hasta hayvanların ısırmaları sonucu oluşan yaralarla insanlara geçerek hastalık oluşturur. Daha nadir olarak açık yaraları olan kişiler, yine bu hasta hayvanların salyaları ile kirlenmiş ayak ve pençeleri ile tırmalamaları sonucu kuduz virüsünü alabilirler. Kuduz riski taşıyan yaralanmaların hemen hepsi nedensiz saldırılar ile oluşurlar. Hayvanlar bir şeyler yerken, kendilerine verilmiş bir yiyecek tekrar alınmak istenirse, hayvanın canı yakılırsa, yavruları olan hayvanların yavrularına dokunulduğunda veya yaklaşıldığında veya sürüyü ya da bir bölgeyi korumak amacıyla yetiştirilmiş çoban ve bekçi köpeklerinin bölgelerine girildiğinde, yaklaşıldığında meydana gelen ısırma olayları genellikle kuduz açısından masum olaylardır. Fakat av köpeklerinin yol açtığı yaralar her zaman kuşkuyla karşılanmalıdır. Kuduz Olan Hayvanların Özellikleri Kuduz olan hayvanlar hastalığın ilk döneminde davranış değişiklikleri gösterir. Başlangıçta ürkek ve korkak olurlar. Sık sık idrar yapar, aşırı su içme isteği olur. Önceleri gözden uzak durmaya çalışırken giderek sahibinin emirlerini dinlemez hatta sahiplerine de saldırırlar. Köpekler evlerini terk ederek bir daha geri dönmezler. Hastalık ilerledikçe ağızlardan çok miktarda salya çıkarmaya başlarlar. Giderek dengeleri kaybolur, oluşan felçlerle yürüyemez hale gelir, düşerler. Kuduz olan bir hayvan en geç bir hafta içinde ölür. İnsanda kuduz nasıl gelişir? Kuduz hayvanın yol açtığı yara yerindeki sinirler yoluyla virüs beyine gider ve burada üreyerek çoğalmaya başlar. Bu süreç yavaş ilerlemektedir. Virüsün vücuda girişinden sonra hastalık belirtileri çıkana kadar geçen süreye kuluçka dönemi denir. Bu dönem ortalama 20 – 60 gün arasında değişmekle beraber, ısırık yerinin beyine yakınlığı, yaranın büyüklüğü ve yara yerinin sinirlerden zenginliğine bağlı olarak kuluçka süresi kısalabilir veya uzayabilir. 4–5 güne kadar kısalabilir veya bir yıla kadar uzayabilir. Kuduz şüpheli ısırıklarda neler yapılmalıdır? Bu konu kuduz hastalığının nasıl olduğu nasıl geliştiğinden çok daha önemlidir. Çünkü kuduz hastalığı riski olduğunda tedavi değil alınacak önlemler hayat kurtarıcıdır. Bunların en başında gelen en etkin işlem yara yerinin bol sabunlu su ile yıkanmasıdır. Uygulanması her yerde yapılabilecek olan bu çok kolay işlemin yaralanan kişinin kuduz olma riskini yüzde 90'ın üzerinde azalttığı saptanmıştır. Yapılacak ikinci en önemli işlem mümkünse yaralanmaya yol açan hayvanı gözetim altına almaktır. Daha önce değindiğimiz gibi kuduz olan hayvan en geç bir hafta içinde ölmektedir. Gözlem altına alınan hayvanın 10 gün sağ kalması kuduz riskinin ortadan kalktığını gösterecektir. Bu, bizi gereksiz korku ve panikten koruyacaktır. Diğer önemli nokta ise en kısa zamanda bir sağlık kuruluşuna başvurmaktır. Olayın nasıl olduğu, ısıran hayvanın sahipli olup olmadığı, gözlem altına alınıp alınmadığı konularında doğru ve eksiksiz bilgi verilmelidir. Hastayı değerlendiren hekim tüm verileri dikkate alarak verecektir. Yaranın yeri, yaranın büyüklüğü, ısırılmanın bir nedeninin olması, yaranın sabunlu su ile yıkanmış olması, hayvanın gözlem altında olup olmadığı göz önüne alınarak aşılama yapılıp yapılmayacağına karar verecektir. Bundan sonra hastanın yapması gereken hekimin öğütlerini eksiksiz yerine getirmektir. Neler yapılmalı neler yapılmamalı? Isıran ya da yaralanmaya yol açan hayvanı kızgınlıkla öldürmek yanlıştır. Saldırı devam etmiyorsa devam eden bir tehlike yoksa ısıran veya tırmalayan hayvanlar kesinlikle öldürülmemelidir. Oluşan yarayı değişik yöntemlerle tedavi etmeye çalışılmamalıdır. Ne olursa olsun bir sağlık kuruluşuna başvurmayı ihmal etmemek gerekir. Önemsiz görerek olay göz ardı edilmemelidir. Genel olarak Yiyeceğini yemekte olan hayvanlardan uzak durulmalı Tanınmayan hayvanlara yaklaşılmamalı Hayvanların canı yakılmamalı Evde veya işimiz gereği bakılan yetiştirilen hayvanların aşıları zamanında yaptırılmalı Hasta veya yardıma ihtiyaç duyan hayvanlara dikkatle yaklaşılmalı Yavruları olan hayvanlara dikkat edilmeli Evcil hayvanlar kontrol altında tutulmalı Önemli önemsiz her türlü yaralanmada mutlaka eller ve yaralar sabunlu su ile yıkanmalıdır. Kuduz aşısı Kuduz riskinin var olması durumunda alınacak en etkin önlem aşıdır. Eski yıllarda yapılan aşıların oldukça fazla yan etkileri vardı. Buna karşın koruma gücü yüksek değildi. Günümüzde insan hücrelerinde üretilen virüslerle yapılan aşılar kullanılmaktadır. Yan etkileri yok denecek kadar azdır, koruma güçleri de yüksektir. Klasik program ısırılma olayını 0. gün sayarak 3., 7., 14., 28., ve 90. günde birer doz koldan yapılan aşılama biçimindedir. Daha önce aşılanmış kişilerin aşılanması, meslek gereği (veterinerler v.b.)ısırılmaya maruz kalmadan yapılan aşılama, ısıran hayvanın gözlem altında bulunduğu süre içinde yapılan aşılama gibi değişik aşılama programları uygulanabilir. Buna başvurulan kurumdaki hekim karar verecektir. Riskin çok yüksek olduğu durumlarda ise kuduz antiserumları kullanılmaktadır.



Kuduzun doğadaki temel kaynağı kurt, çakal, tilki, domuz, ayı, sırtlan gibi vahşi hayvanlardır. Ayrıca sadece Güney Amerika'da görülen bir tür yarasa kuduz virüsünü taşımaktadır. Kuduz virüsü bir şekilde köpek, kedi, eşek gibi evcil hayvanlara geçerek bunlar arasında da varlığını sürdürebilir. Yılan, kertenkele gibi soğukkanlı hayvanlar kuduz virüsü taşımazlar. Kuşlar, tavuklar, fareler, hamsterler ve tavşanlar tarafından ısırılmalar kuduz riski taşımazlar. Hemen hemen bütün hayvanlar kuduz virüsünü aldıktan sonra hastalanarak ölürler. Sadece yarasalar kendileri hastalanmadan kuduz virüsünü taşıyabilirler. Kuduz virüsü hasta hayvanların ısırmaları sonucu oluşan yaralarla insanlara geçerek hastalık oluşturur. Daha nadir olarak açık yaraları olan kişiler, yine bu hasta hayvanların salyaları ile kirlenmiş ayak ve pençeleri ile tırmalamaları sonucu kuduz virüsünü alabilirler. Kuduz riski taşıyan yaralanmaların hemen hepsi nedensiz saldırılar ile oluşurlar. Hayvanlar bir şeyler yerken, kendilerine verilmiş bir yiyecek tekrar alınmak istenirse, hayvanın canı yakılırsa, yavruları olan hayvanların yavrularına dokunulduğunda veya yaklaşıldığında veya sürüyü ya da bir bölgeyi korumak amacıyla yetiştirilmiş çoban ve bekçi köpeklerinin bölgelerine girildiğinde, yaklaşıldığında meydana gelen ısırma olayları genellikle kuduz açısından masum olaylardır. Fakat av köpeklerinin yol açtığı yaralar her zaman kuşkuyla karşılanmalıdır.
Başlık: Cvp: 82
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Karın Ağrısı nedir? Nedenleri nelerdir?

Akut Karın Ağrısı Nedir? Nasıl Teşhis Edilir? Altı saat içinde birden bire başlayan karın ağrısı ile kendini gösteren karın hastalığı, akut karın ağrısı olarak tanımlanır. Bağırsakta olan iltihabi bir olay ise kendisini iştahsızlık, bulantı ve kusma gibi belirtilerle gösterir. Ani başlayan karın ağrısı olan her hasta detaylı bir şekilde ele alınmalıdır. Bir haftayı aşan bir süredir karın ağrısı olan hastada 'akut karın' tablosu düşünülmez, ancak bu durum bir hekim tarafından incelenmelidir Karın Ağrısının Nedenleri Nelerdir? Karnın değişik bölgelerindeki ağrılar, o bölgeye has organların hastalıklarının belirtisi olabiliyor. Mide ve bağırsak bozuklukları, böbrek taşları, kadın ve erkek üreme organlarının hastalıkları, şeker hastalığı, böbrek üstü bezi hastalıkları, kadınlarda adet sancıları, bazı kan hastalıkları, kurşun ve morfin gibi maddelerin zehirlenmeleri ve zona gibi hastalıklar nedeni ile karın ağrısı oluşabiliyor. Sadece karın boşluğundaki organlar değil, akciğer iltihapları, kalp krizleri ve kaburga kırıkları karın ağrısı yaratabiliyor. Karın Ağrısı Başka Hastalıklarla Karıştırılabilir mi? Karın sağ üst bölümünde olan ağrılardan karaciğer, safra kesesi ve yollarının hastalıkları ve ülser sorunları sorumlu olabilir. Karın sol üst bölümünde olan ağrılarının sebebi dalak, pankreas, ve karın şah damarının (aorta) hastalıkları olabilir. Göbeğin üst bölümünde olan ağrılarda yemek borusu, mide ve on iki parmak barsağının, gastrit, ülser ve reflü gibi hastalıkları akla gelmelidir. Karın sol alt bölümünde olan ağrılarda, kalın bağırsak iltihapları, yumurtalık sorunları, karın şah damarının hastalıkları, idrar sorunları, dış gebelik sorunu ve apandisit problemi olabilir. Karın sağ alt bölümünde olan ağrılarda apandisit, idrar sorunları, dış gebelik sorunu, yumurtalık sorunları, fıtık boğulması, safra kesesi ve yolları sorunları düşünülmelidir. Karın Ağrısının Tedavi Yolları Nelerdir? Karın ağrısı şikayetinin altında farklı sebepler olabileceği için bilinçsiz bir şekilde ilaç almamak gerekiyor. Ancak yemek sonrasında gelişen, hafif şiddetteki karın ağrılarında hafif buzlu su içilmesi, tost yenmesi, elma suyu içilmesi veya muz yenmesi öneriliyor. Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ise şudur: "Karın ağrısının nedeni kesin olarak bilinmiyorsa ve daha önceden bir hekim tarafından tanısı konulmamışsa, ağrı kesici ilaç almamakta yarar vardır." Karın Ağrısı'nda Mutlaka Doktora Gidilmesi Gereken Haller: şiddetli, tekrarlayıcı, artan ve devamlı karakterde ağrılar Ağrı ile nefesin kesilmesi, baygınlık hissi, kanama, kusma ve yüksek ateş olması Karın ağrısının göğse, boyuna ve omuza yayılması Dışkıda kan görülmesi Karında gerginlik ve şişme olması Bu araştırmalar sırasında hekimin deneyimi, görgü ve bilgisi büyük önem taşımaktadır. Tedavi tamamen saptanan soruna göre düzenlenir. İdrar yolunda taş belirlenmesi halinde ön planda ilaçlarla tedavi planlanırken, apandisit sorunu gibi cerrahi bir sorun saptanması halinde acil ameliyat önerilmektedir.
Başlık: Cvp: 82
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Koroner Anjioplasti Nedir?

Koroner Arter anjiyoplastisinin tam adı Perkütan Transluminal Koroner Angioplasti (PTCA) dır. Bu deri içine (percutaneous) ve kalp damarları içinde (koroner transluminal) ameliyatın yapılması ve bu şekilde damarların genişletilmesi (angioplasti) anlamına gelir. Bu yöntem ismi kadar zor bir yöntem değildir ve lokal anestezi (uyuşturma) altında uygulanır. Bu yöntem "Koroner Anjiografl denilen ve teşhis koymaya yarar yönteme benzer.
Başlık: Cvp: 92
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Kulak Çınlaması ve İşitme Azlığı şikayetinde Uyulacak Öneriler

Gürültülü yerlerden ve yüksek sesli müziğe maruz kalmaktan korunun. Özellikle mesleksel olarak gürültüye maruz kalmalarda işitmeyi koruyucu önlemler önerilir. Kan basıncını kontrol ettiriniz. Çünkü yüksek veya düşük tansiyonda kulaklarda çınlamaya sebep olabilir. Tuz alımını kısıtlayın (fazla tuz dolaşım sisteminizi bozacaktır.) Tuzlu yiyeceklerden uzak durun ve yemeğinize tuz eklemeyin. Kahve(kafein), kola, sigara(nikotin) ve alkolden uzak durun. Günlük egzersizler kan akımınızı düzenler. Düzenli spor yapın. Yeterince dinlenin ve çok yorulmaktan sakının. Sinirliliğinizi ve gerginliğinizi en aza indirin. Sesten endişelenmeyin. Kulak çınlamanız sizin sağır olmanıza ve aklınızı kaybetmenize neden olmaz. Bu sesleri rahatsız edici ama önemsiz bir gerçek olarak kabul edin ve olabildiğince yok saymayı öğrenin. Bazı ilaçlar, kulak çınlamasına ve işitme azalmasına sebep olabilir. Gerekmedikçe uzun süreli ilaç kullanılmamalıdır.
Başlık: Cvp: 92
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Karpal Tünel Sendromu Nedir?

Karpal Tünel Sendromu bir ya da her iki elin ilk üç parmağını tutan ilerleyici özellik gösteren hastalıktır. El bileğinin ortasında bulunan ve ilk 3 parmağa dağılan medyan sinirin bası altında kalması sonucu ağrı, uyuşukluk ve güçsüzlükle kendini gösterir. Hangi Sıklıkta ve Yaşlarda Görülür? Genellikle 40 – 50 yaş arası hanımlarda daha sık görülür. Nedenleri Nelerdir ve Kimlerde Daha Çok Görülür? Bilek kanalı yapısal olarak dar olan kişiler klinik belirtilerin ortaya çıkmasına yatkın olan kişilerdir. şişmanlar, alkol alanlarda, şeker hastalığı ve damarsal hastalıklarında normal durumlardan daha sık görülebilir. Karpal tünel sendromuna kanal içindeki basınç artışı neden olmaktadır. Bu basınç elin pozisyonuna bağlıdır. El, el bileği çevresinde oluşan kırıklardan sonra kronik bası ortaya çıkabilir. Kiriş kılıflarının enfeksiyonu veya kalınlaşması kanalda mekanik daralmaya neden olur. Sınır kılıfının tümörleri, avuç içi enfeksiyonları medyan sinir bası belirtileri ortaya çıkarır. İş yerindeki mekanik nedenler vakaların çoğunda etkin rol oynamaktadır. Belli hareketlerin sık olarak tekrar edilmesinin karpal tünel sendromu ile ilişkisi mevcuttur. Marangozlar, tenis oynayanlar, elleriyle sıklıkla bulaşık yıkayanlar, şoförler ve benzeri şekilde el bileğini tekrarlayan hareketlerle meşgul olanlar daha yatkındırlar En sık olarak erkeklerde kasaplık mesleği ile uğraşanlarda görülmektedir. Hanımlarda hamilelik sırasında görülür. Bu durum geçicidir. Doğumu müteakiben birkaç hafta içerisinde normale döner. Ayrıca hipotiroidi olan kişilerde de rastlanabilir. Karpal Tünel Sendromu'nun meydana gelmesinde bazı başka hastalıklarında rolü vardır. Romotoid artirit, üremi, amiloidoz, damar anomalileri, Tendonitis bunlardan birkaçıdır. Klinik Belirtiler Nelerdir? Hastalar gece uykuya daldıktan birkaç saat kadar sonra tüm elde şişme hissi ve uyuşma karıncalanma hissi ile uyanırlar. Parmaklar sertleşmiştir, hasta ellerini şişmiş ve gerilmiş hisseder; fakat gerçekte objektif bir değişiklik gözlenmez. Hastalar ellerini sallar ve ovarlar, çoğunlukla yataktan kalkarlar ve kısa süre sonra rahatlarlar. Bazen bir gece içinde birçok kez tekrarlayan uyuşmalar olur ve hastalarda ciddi uyku bozukluğuna yol açar. Nadir olmayarak eldeki uyuşmalar on kol omuz ve boyuna kadar çıkar. Ellerin çok kullanıldığı işlerde ev hanımlarda çok çamaşır yıkamadan ve temizlik işlerinden sonra şikâyet artar. İlerleyen dönemde kuvvet kaybı ve avuç kaslarında erime ortaya çıkar Hastalığın tanısı nasıl konur? El bileğine refleks çekici ile vurulduğunda, hasta el parmaklarında elektrik çarpması yani şok benzeri bir yanıt alınır. Bu Tinel bulgusu olarak bilinir. EMG testi ile büyük oranda kesin tanı konulabilir. Elektrofizyolojik ve klinik bulgular iyi bir şekilde değerlendirildiğinde diğer tetkiklerin pek anlamı kalmaz fakat bazı özel vakalarda manyetik rezonans görüntüleme faydalı olabilir. Hastalığın tedavi çeşitleri nelerdir? Konservatif Tedavi: İleri duyusal ve hiçbir motor bozukluğu olmayan hastalarda bileği nötral pozisyonda tutan fakat parmakların serbestleşmesine imkân veren gece istirahat bileklikleri çok faydalı olduğunu görüyoruz. Karpal kanala hidrokortizon enjeksiyonu sonrasında uzun süre şikâyetler ortadan kalkar. Ağızdan düşük doz kortizon tedavisinin iyi sonuçlar verdiği bildirilmiş olsa da bu tedavinin daha sonraki sonuçlarından bahsedilmemiştir. Cerrahi Tedavi: İlaç tedavisi ile şikâyetleri geçmeyen hastalara daha fazla zaman geçirmeden yani sinir harabiyeti daha fazla artmadan cerrahi tedaviye alınmalıdır. Cerrahi olarak sinir üzerindeki bası ortadan kalktığında sinir üzerindeki harabiyette daha fazla ilerlemeden duracaktır Bu cerrahi müdahale için hastanın hastanede yatması gerekmez. Ayaktan gelen bir hastada lokal anestezi ile o bölge uyuşturulur.
Başlık: Cvp: 92
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Koroner Anjio Nedir?

Daralmış veya kendisine kan gelmeyen arterler kalp krizi, anjina veya öteki problemlerin meydana gelmesine sebep olurlar. Bazı yakalarda özel diyet ve ilaçlar bu tür arteryel sorunların önlenmesi için iyi bir tedavi yöntemi olabilirler. Diğer vakalarda ise by-pass ameliyatı ve koroner anjiyoplasti ameliyatı en iyi çaredir.

Başlık: Cvp: 92
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Kadına Ait Doğum Kontrol Yöntemleri

Kadınlara yönelik başlıca yöntemler gebeliği önleyici haplar ve rahim içi spiraldir. Ancak bundan başka iğne, diyafram, erkek döl hücrelerini öldüren tablet ve fitiller ile tüp ligasyonu denilen kadının tüplerinin bağlanması yöntemleri de doğum kontrolde etkili yöntemler arasındadır. Haplar (Gebeliği önleyici haplar, oral kontraseptifler) Haplar, kadınlık hormonları içerir. Her gün düzenli ağızdan alındığında, yumurtanın oluşumunu engeller. Ayrıca, rahim ağzındaki salgıları kalınlaştırarak spermin geçip rahme ulaşmasını önler. Çok etkili bir yöntemdir ancak, cinsel ilişki olsa da, olmasa da her gün aynı zamanda unutulmadan alınmalıdır. Kadın hapı almayı unutursa, gebe kalma tehlikesi vardır. Daha önce hiç gebe kalmamış kadınlar rahatlıkla kullanabilir. Rahim içi araç (RİA, Spiral) Rahim içi araç, esnek materyalden yapılmıştır, rahmin içine sağlık personeli tarafından yerleştirilir. Yerleştirildikten hemen sonra etkisi başlar ve 10 yıl boyunca etkilidir. RİA, spermlerin kadının tüplerine ulaşmasını engeller. Çıkarıldıktan hemen sonra gebelik geri döner. Daha önce hiç gebe kalmamış kadınlar, eğer birden fazla kişi ile cinsel ilişki kurmuyorsa kullanabilir, yine de ilk seçenek olmamalıdır. Üzerinde hiçbir katı maddesi olmayanlar hormonlular ve bakır içerenler olmak üzere RİA'nın birçok çeşidi bulunmaktadır. RİA, sağlık kuruluşlarında (sağlık ocağı, ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezleri ve hastanelerde) yerleştirilir. İğneler (aşı, enjekte edilen hormonlar) İğneler, hormon içerir. Her ay ve 3 ayda bir yapılan iki türü vardır. Yapıldıktan sonra kana yavaş yavaş hormon salınır. Hapa benzer şekilde yumurtanın oluşumunu engeller. Ayrıca rahim ağzındaki salgıları kalınlaştırarak spermin geçip rahme ulaşmasını önler. Daha önce hiç gebe kalmamış kadınlar da rahatlıkla kullanabilir. Diyafram İnce plastikten yapılmış, rahmin vajene açılan kısmına yani rahim ağzına yerleştirilen bir kapaktır. Spermlerin rahme geçişini engelleyerek gebelikten korur. Kadın, her cinsel ilişki öncesinde diyaframı kendi yerleştirir, cinsel ilişki sonrasında ise çıkarır. Erkek döl hücrelerini öldüren tablet ve fitiller (Spermisitler) Erkek döl hücrelerini öldüren tablet ve fitiller, gebeliği önlemek için cinsel ilişkiden önce kadın tarafından vajenin içine yerleştirilir. Bu maddeler, spermleri rahme ulaşmadan öldürür ve yumurtayı dölleyemez hale getirirler. Kadının tüplerinin bağlanması (tüp ligasyonu) Kadının gebelikten korunmak için kullanabileceği kalıcı ve geri dönüşü olmayan bir yöntemdir. En etkili gebeliği önleyici yöntemlerden biridir. Artık daha fazla çocuk sahibi olmak istemeyen çiftler için uygundur. Eşin rızası gereklidir. Tüpler, sadece yumurtalık ve rahim arasında köprü görevi yaptığı için tüplerin bağlanmasının gebeliğin engellenmesinden başka hiçbir etkisi yoktur. Erkek Doğum Kontrol Yöntemleri Erkek doğum kontrol yöntemlerinin başlıcaları ise kondom ve vazektomi denilen erkeğin sperm kanallarının bağlanmasıdır. Kondom (prezervatif, kılıf, kaput) Kondom, erkeklerin kullandığı gebeliği önleyici yöntemlerden biridir. Penis ile vajen arasında bir engel oluşturarak spermlerin geçişini önler. Kondomu eczanelerden, büyük marketlerden ve sağlık kuruluşlarından (sağlık ocağı, ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezleri ve hastanelerden) alınabilir. Erkeğin kanallarının bağlanması (Vazektomi) Çiftlerin gebelikten korunmak için kullanabileceği kalıcı ve geri dönüşü olmayan bir yöntemdir. En etkili gebeliği önleyici yöntemlerden biridir. Artık daha fazla çocuk sahibi olmak istemeyen çiftler için uygundur. Eşin rızası gereklidir. Kanallar, sadece testisler (hayalar) ve meni kesesi arasında köprü görevi yaptığı için kanalların bağlanmasının boşalan sıvıda spermlerin olmamasından ve gebeliği engellenmesinden başka hiçbir etkisi yoktur. Kısa süren bir işlem ile her iki kanal bağlanır. Böylelikle, spermlerin kanallardan geçerek meni kesesine gelmesi engellenmiş olur. Kanallarının bağlanması, erkeğin hastanede yatmasını gerektirmeyen basit bir operasyondur. Ameliyattan sonra, yeri iyileşene kadar dikkat etmekten başka yapılması gereken hiçbir şey yoktur. Erkeğin sertleşmesini, boşalmasını, meninin miktarını, rengini, cinsel istekleri ve cinsel tatmini etkilemez.
Başlık: Cvp: 92
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Kireçlenme (Osteoartrit) Nedir?

Kireçlenme (Osteoartrit) Nedir? Kireçlenme (osteoartrit); eklemlerde, oynaklarda dejenerasyonla ilerleyici ve oynakların işlev bozukluğuna yol açan bir hastalıktır. Kireçlenmenin tanısı röntgen filmi çekilerek ve hasta muayene edilerek kolayca konulabilmektedir. Genelde erkek ve kadınlarda eşit sayıda ortaya çıkar. Erkeklerde daha çok kalça ve belde görülür. Kadınlarda ise kullanıma ve zorlanmaya bağlı olarak küçük eklemler dediğimiz el-parmak eklemleri, boyun ve dizde kireçlenme şikayeti daha çok yaşanır. Kireçlenmeyi öncesinde önlemek mümkün değildir. Ancak ağırlık veren işlerden kaçınmak biraz olsun kireçlenmenin oluşmasını engelleyebiliyor. Kireçlenmeler çalışma şekline bağlı olarak değişik eklemlerde kendini gösteriyor. Örneğin; çiftçilerde kalçada, el tabancası ve matkapla çalışan işçilerde dirsekte, hamallarda sırt ve belde, futbolcularda diz ve ayakta, bilgisayar ya da tezgahta uzun saatler çalışanlar da boyun ve sırtta öncelikli olarak ortaya çıkıyor. Evreleri Kireçlenme kemiklerdeki yıpranmaya (dejenerasyon) başladığı ilk evresinde eklemlerde şişlik ve sıcaklık görülüyor. İleri evrede kaslarda ve eklem çevresindeki bağlarda spazmla kontraktür dediğimiz hareket kısıtlılığı durumu ortaya çıkar. Bu sertlik önce ilk adım sertliği denilen sabahları yataktan kalkıp, ilk adımı atıncaya kadar geçen evredeki sertliktir. Yürümekle, hareket ettirmekle ağrı ve spazm azalır. Hareket kısıtlılığı, eklemde şekil bozukluğu, ellerde ve parmak kenarlarında şişme, sırtta eğrilme, kalçada şekil bozukluğu, dengesiz yürüme, dizde eğrilmeler ve topallama ortaya çıkar. Bu durumdaki hastalara genel olarak travma, düşme, çarpma ve zorlayıcı hareketten korunmayı öneriyoruz. Ayrıca belli aralıklarla hasta eklemini dinlendirmesi gerekiyor. Hareketsiz Kalmayın Kireçlenme rahatsızlığı yaşayan kişilere hareketsiz kalmayı engelleyecek miktarda ve eklemlerinize yük, ağırlık vermeyi arttırmadan egzersiz yapmayı öneriyoruz. Örneğin; bisiklet çevirmek, otururken ağırlık kaldırmak, günde 30- 40 dakika yürüyüş gibi aktiviteler hastalığın tedavisi için önemli bir yol kat edilmesini sağlamaktadır. Eğrilik durumlarında ayağa tabanlık, kısa tarafı yükseltmek, karşı tarafa baston kullandırmak, boyuna ya da bele korse takmak gibi yardımcı cihazlar kullanılabilir. Yükü azaltmak için iş yerinde çalışma saatlerini düzenlemek, şişman ise kiloyu azaltmak yerinde olur.
Başlık: Cvp: 92
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Kolit nedir? Nedenleri nelerdir?

Kalın bağırsağın iltihabi hastalıklarına kolit denir. En bilinen türü ise ülseratif kolittir. Ülseratif kolit birçok hastalıkla benzer özellikler taşır. Hastanın kliniği, laboratuar, endoskopik tetkik ve biyopsi, radyolojik tetkikler ve histopatolojik tetkik, hastalıkların ayırıcı tanısında birlikte değerlendirilmesi gereklidirler. İnce bağırsak ve kalın bağırsağın enfeksiyonları, AIDS, bağırsak parazitleri, bağırsak fıtıklaşmaları sonucu oluşan divertikül denilen bağırsak cepleşmelerinin iltihaplanması (divertikülit), kanser hastalarının tedavisinde kullanılan radyasyona bağlı gelişen radyasyon koliti, birçok hastalıkta kullanılan antibiyotikler, bazı romatizma ilaçları, bazı romatizmal hastalıklar ülseratif kolit benzeri hastalıklara neden olurlar. Ülseratif kolit nedeni bilinmeyen ve bağırsaklarda kronik iltihabi değişikliklere neden olan stres, sıkıntı, sigara, enfeksiyonlar gibi birçok faktörle nükslerle seyreden kronik iltihabi bir bağırsak hastalığıdır. Hastalığın görülme oranı kadın ve erkeklerde hemen hemen eşit seviyededir ve daha çok 15–30 yaşları arasında görülür. Ayrıca hastalık genetik geçiş gösterir, yakın akrabalarda ve hasta ebeveynlerin çocuklarında hastalığın görülme sıklığı artar. Kolit hastalığının belirtileri nelerdir? Hastalık kalın bağırsağın en alt kısmında rektumda başlar ve yukarıya doğru mukoza ve submokozal etkiler gösterir. Bağırsaklarda ise daha çok yüzeysel etkiler gösterir. Kolit daha çok kalın bağırsaklarda sınırlı kalır. Bazen hastalık bağırsağın tüm katmanlarını tutarak bağırsak delinmesi, fistül ve apselere neden olur. Hastalık hafif, orta ve ağır formlarda görülür. Kramp şeklinde karın ağrısı, kanlı mukuslu ishal, tenezm (tam boşalamama hissi),hastalığın orta ve ağır formları ise bulantı, kusma, ateş, kilo kaybı ve iştahsızlığa da neden olur. Kolit hastalığı sırasında hastanın beslenmesi nasıl olmalıdır? Kolit hastalığının alevli döneminde hastanın günlük alması gereken gıdalar hazır solüsyonlar seklinde damar yolu ile verilerek bağırsağın istirahate alınması sağlanabilir ancak bu yöntem akut iltihabi durumun gerilemesini sağlarken uzun süreli olması durumunda ise faydası tartışmalıdır.
Başlık: Cvp: 92
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Liposuction nedir?

Liposuction yani yağ aldırma; estetik cerrahi denildiğinde toplum genelinde en çok akla gelen terimlerden biri oldu. Öyle ki Amerika'da yapılan son araştırma; liposuction'ın, kadın erkek farkı gözetmeksizin, estetik cerrahi girişimlerin başında yer aldığını gösteriyor. Hazır gıdanın, hareketsiz yaşam ve stresin damgasını vurduğu 1980'li yıllardan bu yana fazla kilolar da başımızı derde sokuyor. 1980'li yıllardan bu yana sağlıklı beslenme ve egzersizi hayatlarına bir türlü sokamayan ve estetik kaygısı fazla olan insanlar için liposuction bir çıkış yolu oldu. Ancak 'kilo aldıysanız, hemen gidip yağlarınızı aldırıp eski formunuza kavuşabilirsiniz' yanılgısına düşenler; hem mutsuz oldu, hem de doğru endikasyon ile yapıldığında gerçekten mükemmel bir işlem olan bu cerrahi girişimin adını kötüye çıkardı! LİPOSUCTİON NE İşE YARAR? Boyuna göre normal kiloda olan bir erişkinlerde, bölgesel şekil bozukluğuna yol açan yağ birikimlerini (göbek, kalça yanları, diz içleri ve erkeklerde böğür bölgesi gibi) uzaklaştırmak Erkeklerde görülen jinekomasti denilen meme büyümesini tedavi etmek. Boyun germe, karın germe ve meme küçültme ameliyatlarında bölgenin daha iyi şekillendirilmesini sağlamak LİPOSUCTİON HANGİ İşE YARAMAZ? Kilo verme işlemi Sık kilo alıp verenler, doğum yapan kadınlar ve orta yaş üzerindeki insanlarda; bölgesel yağlanmaya eşlik eden deri ve karın duvarı sarkmasını toplama (deri üzerinde görülen çatlaklar, deride elastikiyet kaybını gösteren en önemli işaretlerdedir) Selülitlerden kurtulma Ne yersen ye, bir daha asla kilo almama Popo kaldırma EN SIK LİPOSUCTİON UYGULANAN BÖLGELER HANGİLERİ? Karın ve bel çevresi Kalçalar Uyluk iç ve dış yanı Dizlerin birbirlerine bakan yüzleri Boyun Üst kol Meme (erkek ve kadın) DAHA AZ TERCİH EDİLEN BÖLGELER? Bacakların dizin altında kalan kısımları: Özel ince kanüller ile yapılmalıdır, özellikle lipoödem vakalarında tercih edilir. Gluteal bölge (popo): Gluteal bölgenin kalkık ve dolgun görünümü negatif yönde etkilenebileceği için; daha çok asimetri olan ve gluteal bölgenin aşırı çıkıntılı olmasından şikayetçi olan vakalarda tercih edilir.
Başlık: Cvp: 92
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Lipoliz nedir?

Lipoliz etkili bir lokal zayıflama, bölgesel yağ eritme yöntemidir. Uygulamada soyadan elde edilen fosfatidil kolin kullanılır. Önceleri değişik bileşikler şeklinde (lineloik ve oleik asitle hazırlanmış bileşikler) mezoterapi kokteyllerinde çok az miktarlarda kullanmakta iken lipoterapi de saf ve çok miktarda uygulanmaktadır. Yanında bazı doku canlandırıcı ve kan akışını artırıcı ajanların yanı sıra dokunun sert veya yumuşak, sarkık veya fit olmasına göre de eklenen yardımcı ajanlar değişmektedir. Uygun hasta seçildiğinde liposuctiona yakın sonuçlar aldığından oldukça etkili bir tedavi yöntemidir. Fosfatidil kolin, yaklaşık 10 yıldır kolesterol düşürücü, tansiyonu kontrol etmeye yardımcı olarak ve felçli hastalarda yine benzer amaçlarla damardan uygulamalarla oldukça yüksek dozlarda kullanılmaktadır. Bu nedenle etkinliği ve güvenilirliği kanıtlanmış ve FDA tarafından onaylanmış bir etken maddedir. Gelişmiş organizmaların hücre zarlarının çoğunda bulunan bir fosfogliseriddir. Etkisini yağ hücresinin zarının akışkanlığını ve geçirgenliğini artırarak gösterdiğinden ipidik bileşimin hücre dışına çıkışını kolaylaştırır. Sonuçta yağ hücresini normal boyutlara getirerek hatta yağ hücresini yok ederek etkisini gösterir. Lipoliz hangi amaçlarla kullanılır? Lipoterapi yağlanmaya bağlı şekil bozuklukları, selülit tedavisi, jinekomasti, lipom ve göz etrafındaki yağların giderilmesinde, gözaltı torbalanmalarında kullanılmaktadır. Yaklaşık beş yıldır kolesterol birikintisi olarak adlandırılan gözaltındaki yağların yok edilmesinde etkili olmuştur. Ayrıca cerrahi yolla yağların çekilmesinden sonra ortaya çıkabilen şekil bozukluklarının tedavisinde de uygulanabilir. Özellikle sellülitin meydana getirdiği portakal kabuğu görünümünün yok edilmesinde çok etkilidir. Erkeklerin sırt yağ birikintilerinin tedavisinde de kullanılır. Lipoliz hangi bölgelerde etkilidir? Lipoliz vücuttaki yağlar dışında gıdıyı, çene altındaki yağları ya da gözaltındaki torbaları da azaltabilir. Liposuction yapılması zor olan koltuk altı bölgesinde de oldukça etkilidir. Ayrıca kollar, karın, bel, kalça, basen ve bacak bölgesinde uygulanabilmektedir. Dengeli beslenme uygulandığı ve egzersizle desteklendiği sürece sonuçlar uzun sürelidir. Lipoliz kaç seans uygulanmalıdır? Lipolizin kaç seansta başarılı olacağı kişinin kilosuna, yaşına ve vücudundaki yağ miktarına göre değişir. Genellikle sorunlu bölgelere minimum iki ile dört seans uygulanması gerekmektedir. Hastaların yüzde 80'i ikinci seanstan sonra vücutlarındaki değişikliği fark ederler. Her seanstan sonra, vücut doğal yollarla çözülen yağ atıklarını kendi kendine sıfırlar. Çok sık uygulamalarda sonuçta total yağ kaybı ortaya çıkabilir. Yüksek doz uygulamalarda da elde etmek istediğiniz etkiyi aşabilmek mümkündür. Etkiyi gözlemleyerek 4–6 hafta aralıklarla uygulama yapılmaktadır. Etkinin üçüncü haftadan sonra görülmeye başlandığını, giderek pik yapıp 6 haftadan sonrada devam ettiği gözlemlenmiştir. Asıl etkiyi ikinci seanstan sonra görmek mümkündür. Bu süreden sonra hastalar, incelmenin çevreden de fark edildiğini gözlemleyebilmektedirler. Seans sayısı 4–8 olarak planlanmakla birlikte bunu belirleyen, kullanılan ilaç miktarı ve hedef yağ kitlesinin büyüklüğüdür. Bir seansta da uygulanacak doz miktarı bellidir. Seanslardan sonra herhangi bir rahatsızlık hissi oluşuyor mu? O bölgede hafif morarma olabilir. Özellikle ilaç enjekte edildikten hemen sonra, kaşınma, biraz yanma ve kızarıklık olabilir. Ama bunlar birkaç gün içinde kendiliğinden yok olabilmektedir. Aksi durumda doktora başvurmalısınız. Kimlere Uygun Değildir? 18 yaşından küçük hastalara, Gebe veya emziren kadınlara, şeker hastalarına, Kanser hastalarına, Karaciğer veya böbrek bozukluğu olan hastalara, mevcut bir infeksiyon geçiren hastalara, İlaç alerjisi olanlara. Lipoliz nasıl etki eder? Bu tedavi yöntemi vücuttaki bölgesel yağ birikimlerini deride gevşemeye yol açmadan yok edebilmektedir. Çünkü doğal yollardan yağ yakılımını artırmaktadır. Beklenilen kozmetik sonuçlar 4–8 seans arasında gerçekleşmektedir.

Başlık: Cvp: 92
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Meme Kanseri nedir?

Hücrelerin kontrol dışı çoğalmaları ve bulundukları yerden ayrılarak başka organlara yerleşip orada da çoğalmaya devam etmelerine kanser denir. Meme süt üreten üniteler, sütü taşıyan kanallar ve destek dokusundan oluşur. Memeyi oluşturan dokulardan kaynaklanan kansere meme kanseri denmektedir. Kanserin kaynaklandığı hücre grubuna göre de tiplendirilmektedir (duktal karsinom, lobüler karsinom v.b). En sık meme kanseri kanalları döşeyen hücrelerden (invaziv duktal karsinom) kaynaklanmaktadır. Meme kanserinin risk faktörleri nelerdir? Meme kanserinin risk faktörlerini yaş, hormonal faktörler, yaşam biçimi ve ailede meme kanseri olması şeklinde sıralayabiliriz. Meme Kanserinden korunma yolları nelerdir? Kadın olmak meme kanseri için bir risktir. Bu nedenle her kadının özellikle menopozdan sonra beslenmesine dikkat etmesi (vejetaryen ağırlıklı diyet), alkol alımının günde 1 bardağı aşmayacak şekilde olması, ideal kilonun korunması ve haftada 3–4 saat olmak koşuluyla spor yapması meme kanseri riskini azaltır. Ancak ailede meme kanseri hikayesi olan ve genetik testlerde yüksek risk taşıyan hastalarda ek korunma yöntemlerine ihtiyaç vardır. Kendi kendine meme muayenesi ne derecede etkilidir? Meme kanserinin erken teşhisindeki en önemli metottur. 20 yaşını geçmiş her kadın adet döneminin başlangıcından 7–10 gün sonra olmak şartıyla ayda bir kez kendi kendine meme muayenesi yapmalıdır. 40 yaşına kadar 3 yılda bir, 40 yaşından sonra ise her yıl hekim muayenesinden geçmelidir. Memede ele gelen her kitle kanser midir? Meme muayenesinde ele gelen kitlelerin ancak yüzde 20 sinde kanser saptanır. Bu nedenle memenizde kitle saptadığınızda konusunda uzman bir hekime başvurmak telaşlanmamak gereklidir. Erken teşhis için mutlak hekim görüşü alınmalıdır. Tanı nasıl konur? Memede kitle saptandığında konusunda uzman bir hekime başvurulmalıdır. Hekim muayenesi sonrası kitlenin özelliklerinin belirlenmesi amacıyla mammogarafi ve/veya ultrasonografi yapılması uygun olur. 25 yaş altındaki kişilerde mamografi uygun değildir. Eğer kistik bir kitle saptanırsa genellikle iyi huyludur. Ancak solid bir kitle saptanırsa radyolojik kriterlere göre biyopsi önerilebilir. Bu durumda iğne biyopsisi önerilen yöntemdir. Patolojik inceleme sonucunda kesin tanı ortaya çıkar. Memede kitle saptanır saptanmaz çıkarılma yöntemi çok uygun değildir. Meme kanseri tedavisi nasıldır? Tedaviyi belirlemede temel nokta hastalığın evresidir. 1 cm'nin altındaki tümörlerde cerrahi, radyoterapi (memenin tamamı alınmamışsa) ve reseptör durumuna göre hormononoterapi yeterliyken daha ileri evrelerde tedaviye kemoterapi eklenmesi gerekmektedir. Özellikle bazı hastalarda memenin korunması önem arz etmektedir. Meme korumada meme ve tümör büyüklüğü önemli olmakla birlikte büyük tümörlerde dahi meme korunabilmektedir. Cerrahiden önce kemoterapi uygulanmasıyla hem tümör küçültülebilmekte hatta tamamen kaybolabilmekte hem de tümörün kemoterapiye cevabı izlenebilmektedir. Tümörün kemoterapi sonrası küçülmesiyle meme korunabilir. Memenin korunmasıyla hasta ek risk almamaktadır. Özellikle son yıllarda kemoterapide önemli gelişmeler olmuştur. Unutmamak gereken nokta meme kanserinin deneyimli bir ekip tarafından tedavi edilmesi gerekliliğidir.



Başlık: Cvp: 92
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Menopoz nedir?

Menopoz kadinda menstruasyonlarin son bulmasina verilen isimdir. Yunanca aylik kanamalar anlamina gelen "mens" ve durma anlamina gelen "pausis" kelimelerinin birlesmesiyle ortaya cikmistir. Aslinda kadinda dogal yaslanma surecinin bir parcasi olup kadinin yumurtaliklarinin daha dusuk seviyelerde estrojen ve progesteron uretmesi ile karakterizedir. Yumurta gelisiminin de imkansiz oldugu bu donemde kadin gebe kalabilme yetenegini de kaybetmis olur. Kadinlar cocukluktan genc kizliga adim atarken bir gunde adet kanamalari gormeye baslarken, menopozun olursum sureci birkac yil alir. Ulkemizde ortalama menopoza girme yasi 49 olmakla birlikte bu gelismis bati toplumlarinda birkac yil ileridedir. Kadinlarin cok buyuk orandaki kismi 42 ile 57 yaslari arasinda menopoza girerler. Menopoz bir hastalık olarak mi algılanmalıdır? Menopoz kesinlikle bir hastalik veya saglik problemi olmamakla birlikte bazi kadinlar bu donemlerinde daha fazla destek ihtiyaci duymaktadir. Bunun sebebi de kadinin hormon seviyelerindeki degisikliklere uyum surecinde yasadigi bazi problemlerdir. Bircok kadin menopozda hicbir sikinti yasamaz veya cok az rahatsizligi olur. Bazi kadinlarda ise cok siddetli semptomlar gorulebilir. Bu durumun hangi kadinlarda olacagini onceden tahmin etmek ise imkansizdir. Menopoza giren kadınlar ne gibi problemler yaşayabilir? Menopoza yaklasildigini gosteren ilk isaret adet periyotlarinin duzensizlesmesidir (siklasma veya seyreklesmesi). Bunun disinda hizli kilo almaya baslanmasi, ani duygu durum degisiklikleri, sicak basmalari, gece terlemeleri, uykusuzluk, eklem agrilari, yorgunluk, cinsel isteksizlik ve kuruluk, kisa sureli hafiza problemleri, sindirim sistemi aliskanliklaridaki degisiklikler, ciltte kuruluk ve sik tekrarlayan uriner sistem enfeksiyonlari yasanabilecek diger problemlerdir. Bu problemler pek cok kadinda 3-5 yillik menopoz doneminden sonra kendiliginden kaybolur. Menopozda yasanan problemler butun kadinlarda ayni mi olur? Menopozda gorulebilen sikintilar kisiden kisiye farkliliklar gosterdigi gibi degisik toplumlar arasinda da farkliliklar gosterebilmektedir. Ornegin Japon kadinlari daha az menopozal semptomlar gosterirken, Yunanistan kokenli kadinlarda yuksek oranlarda sicak basmasi sikayetleri izlenmektedir. Bu farkliliklarin genetik miras, diyet, yasam stili ve sosyokulturel farkliliklara bagli olabilecegi dusunulmektedir. Menopozda hormone tedavisi nedir? Menopoz doneminde agir sikayetleri olan hastalarda, hormone replasman (yerine koyma) tedavisi olarak adlandirilan tedaviler ile menopoz oncesinde vucutta yuksek seviyelerde bulunan fakat menopozla birlikte seviyeleri cok azalan bazi hormonlari disaridan verebilmekteyiz. Bu tedaviyi cesitli yollarla (agizdan, yapistirma bantlari, vajinal veya rahim ici araclar) ve farkli hormonlarin kombinasyonlari seklinde, kisinin ihtiyacina gore istedigimiz dozlarda verebiliriz. Menopoz donemindeki kadinlarin dikkat etmesi gereken belli basli durumlar nelerdir? Menopozal gecis ve menopoz yillarinin daha kaliteli gecirilmesi icin yapilabilecek cok basit uygulamalar mevcuttur. Menopoz hakkinda mumkun oldugu kadar cok dogru bilgi sahibi olun. Bunun icin bilimsel dergiler olmak uzere tum gorsel ve yazili basin organlarini takip edin. Menopoza girmis ve bu sureci tecrube etmis yakinlariniz ve/veya akrabalarinizla konusun Diyetinize dikkat edin. Dusuk yagli, yuksek proteinli, lif acisinda ve calsiyum acisindan zengin besinlerin tuketin. Bunun yani sira sicak icecekler, baharatlar ve kafein iceren iceceklerden kacinmak sicak basmalari ve terleme gibi sikayetleri azaltacaktir. Duzenli egzersiz yapin. Unutmayin ki duzenli egzersiz kisinin menopoz yillarinda daha sik gorulen kalp hastaliklarindan ve kemik erimesinden korunmasinda onemli etkilere sahiptir. Daha ince ve kat kat giyinin ki ortam sicakligi ve sicak basmasi sikayetlerinizin durumuna gore uzerinizdekileri yavas yavas cikartarak uygun vucut sicakligini yakalayabilesiniz. Cinsel yasaminizda karsilastiginiz veya yillar icerisinde karsilasabileceginiz sorunlari ve cozumlerini doktorunuza danisin. Sosyal hayatinizi ve is hayatinizi yeniden dizayn ederek stresinizi azaltin Mutlaka doktorunuzla yakin temas icerisinde olun ve genel saglik sorunlariniz hakkinda konusun. Sizin onemsemediginiz bazi durumlar ciddi rahatsizliklarin baslangic belirtileri olabilir. En onemlisi, bu adimlar sonucunda yapacaginiz tercihlerin yasam kalitesine dogrudan etkisi olacagina inanin.
Başlık: Cvp: 102
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Mukozit ( Ağız İçi Yaralar)

Su ve meyve suyu gibi sıvılar için. Yumuşak bir fırça ile dişlerinizi fırçalayın. Bir bardak suya bir çay kaşığı karbonat toz koyarak gargara yapın. Sigara ve alkolden uzak durun. şekersiz sakız çiğneyebilirsiniz, ya da naneli ve limonlu şekerler emebilirsiniz. Ağzınızda veya dilinizde beyaz, sert oluşumlar, diş eti ve dudaklarınızda kızarıklık, ağrı, yanma ve tahriş varsa, yutkunurken dil ve boğazda ağrı ve acı hissediyorsanız doktorunuza ya da hemşirenize mutlaka ulaşınız.
Başlık: Cvp: 102
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
MS (MULTİPL SKLEROZ) nedir?

Multipl Skleroz (MS) beyinde ve omurilikte, mesajları taşıyan sinir telleri etrafındaki koruyucu kılıfın (miyelin kılıfı) hastalığıdır. Merkezi sinir sistemi ile organların bilgi iletişimini sağlayan omuriliğin miyelin tabakası üzerindeki fiziksel tahribatın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Kılıfın hasar gördüğü yerlerde sertleşmiş dokular (skleroz) yer almaktadır. Bu sertleşmiş alana da plak denir. Bu plaklar, sinir sistemi içinde pek çok yerde oluşabilir ve sinirler boyunca mesajların iletilmesini engelleyebilir. MS belirtileri, şiddet ve seyir yönünden hastadan hastaya çok büyük değişiklikler gösterebilir. Bazı hastalarda değişik hastalık tabloları arka arkaya ortaya çıkar, daha sonra tam ya da kısmi iyileşme görülür. Belirtiler etkilenen sinir sistemi bölgesine göre farklıdır. Bunlar arasında halsizlik, karıncalanma, uyuşma, duyu eksikliği, denge bozukluğu, çift görme görme azlığı, konuşma bozukluğu, titreme, kol ve bacaklarda sertlik, güçsüzlük, idrar kaçırma veya yapamama, erkeklerde cinsel güç azlığı sayılabilir. Tanımlanan belirtilerin bir ya da birkaçına birlikte rastlanabilir. Multipl Skleroz (MS) genç insanlarda nörolojik nedenli özürlülüklerde birinci sırayı almaktadır. Hastalık genellikle gençlerde, kadınlarda, sosyo-ekonomik düzeyi yüksek toplumlarda, kentlerde yaşayan eğitim düzeyi yüksek kişilerde görülen bir hastalıktır. Hastalığın ilk belirtileri birkaç gün içinde ortaya çıkar; alevlenmeler ve düzelmelerle seyreder. Başlangıç dönemlerinde tam bir düzelme gösterirken bazen hastalığın ilerlemiş evrelerinde, az sayıda hastada baştan itibaren düzelmeler olmaksızın kötüleşme söz konusu olabilir. Öncelikle Multipl Skleroz ölümcül bir hastalık değildir. Bu konuda yapılmış pek çok çalışma vardır. Bu çalışmalarda ortalama yaşam süresi açısından MS'lilerle sağlıklı bireyler arasında önemli bir fark olmadığı ortaya konmuştur. MS'de bulaşıcılık söz konusu değildir. MS'li kişilerin, bazen aldıkları ilaçların etkisiyle enfeksiyon hastalıklarına karşı direnme güçleri azalır. Bu nedenle hastaların solunum yolları enfeksiyonları, idrar yolu enfeksiyonları gibi hastalıklara diğer insanlardan daha fazla yakalanma eğilimleri vardır. MS, bir akıl ya da ruh hastalığı değildir. Oysa MS tıbbi olarak tamamen bir sinir sistemi hastalığıdır. MS kalıtsal bir hastalık değildir. Ailelerinde MS bulunan kişilerin MS'e yakalanma eğilimi az da olsa vardır. Hastalığın nedenleri nelerdir? Bu konuda pek çok farklı teoriler olmasına rağmen, MS'in nedeni henüz kesin olarak tespit edilebilmiş değildir. Yapılan değişik araştırmalarda hastalığa neden olabilecek çok çeşitli nedenler (daha önce geçirilmiş virütik enfeksiyonlar, çevreden kaynaklanan bazı zehirli maddeler, beslenme alışkanlıkları, coğrafi etmenler, vücudun savunma sistemindeki bozukluklar) sorgulanmışsa da hiç biri kesin neden olarak saptanamamıştır. Bazı araştırmacılar, MS'e henüz belirlenemeyen bir virüsün neden olduğunu ileri sürmektedirler. Bu teoriye göre, çocuklukta veya gençlik döneminde vücuda giren bu virüs; beş, on ya da on beş yıl gibi bir süre hiçbir belirti göstermeden vücutta kalmakta, daha sonra yine bilinmeyen bir nedenle, örneğin şiddetli bir üst solunum yolu hastalığı sırasında ortaya çıkmaktadır. Diğer bir grup bilim adamı ise, oto-immün ( vücudun kendi bağışıklık sisteminin neden olduğu) bir hastalık olduğunu düşünmektedirler. Bu teoriye göre; vücudun bağışıklık sistemi normal olarak, vücuda giren yabancı mikrop ya da viruslara karşı vücudu korumak için karşı saldırıya geçip onlarla mücadele etmesi gerekirken, MS'li kişilerde bilinmeyen bir nedenle, merkezi sinir sistemindeki sinirlerin miyelin kılıfına saldırıp onları tahrip etmektedir. Yine araştırmalar göstermiştir ki, MS bu hastalığa genetik bir yatkınlığı olan kişilerde daha sıklıkla görülmektedir. Bu, MS'in kalıtsal olduğu anlamına gelmez, fakat beyaz kan hücrelerinde bir cins HLA antigenleri bulunan kişilerin MS'e diğer insanlardan daha çok yakalandıkları anlaşılmıştır. Bu teorilerin tümünün bir arada etkileşim gösterdikleri de düşünülebilir. Yani genetik olarak yatkın kişilerde, MS ile ilgili bilinmeyen bir virüsün, vücudun bağışıklık sistemini olumsuz yönde harekete geçirerek, sinirlerin miyelin tabakasına saldırmaya ve onu tahrip etmeye yönlendirdiği söylenebilir. Hastalıgın belirtileri nelerdir ve bu belirtilerinin kaynagı nedir? Merkezi sinir sistemi (MSS) öğeleri, fonksiyonlarına göre semptomların nereden kaynaklandığını belirlemeye yarar. Beyin, düşünce ve hareketi kontrol eder. Bu bölgede miyelin eksikliği; hafıza, motivasyon, kavrama, kişilik, dokunma, duyma, görme ve kas gücünü etkileyebilir. Beynin arkasında yer alan beyincik; hareketlerdeki koordinasyon ile bacaklar, kollar ve elleri kapsayan kas etkinliklerini kontrol eder, bedenin dengesini sağlar Beynin 12 kranial sinirinin de etkilenme olasılığı vardır ki bunlar da; görme, göz hareketleri, konuşma, yutkunma ve duymada zaaflara neden olabilir. Beyin sapı kafatasının merkezinde bulunur ve istem dışı fonksiyonlar kadar göz hareketlerinden de sorumludur. Örneğin nefes almak, kalp atışları, terlemek, tuvalet gereksinimlerini karşılamak özerk fonksiyonlardır. Son bölüm ise omuriliktir (spinal cord). Bu, geniş bir elektrik hattı gibi sinir tellerinin üzerindeki emirlerin beyin ve bedenin diğer bölümleri arasında rahatça dolaşımını sağlar. Bu bölümdeki harabiyet, vücut ve beyin arasında iletişim kaybına neden olur. Dokunma algısını da içeren mesajların beyne ulaşımı engellenir. Benzer olarak bacaklar, eller ve diğer organlara yönelik beyin emirleri engellenir. Henüz bilinmeyen ve önceden anlaşılmayan bir nedenle ortaya çıkan ve en az 24-48 saat devam eden yeni bir nörolojik bozukluk (uyuşmalar, denge ve yürüme bozuklukları, görme bozuklukları ve kayıpları ....) veya uzun zamandır devam eden bir durumun belirgin kötüleşmesi şeklindeyse bu durum "ATAK" olarak değerlendirilir. Bir ay içinde olan tüm olaylar aynı atağın parçaları olarak düşünülür. Ataklar uygun şekilde ve mümkün olduğunca çabuk tedavi edilmelidir. Bu nedenle atak geçirdiğinizi düşünüyorsanız mutlaka zaman geçirmeden tedavinizi yürüten tıp merkezine başvurmalısınız. Bir atağın devam süresi ve ne zaman geçeceği önceden tahmin edilemez. İki atak arasında bir iyilik dönemi vardır. Bu dönem içinde hastalık ilerlemez ve vücut kendi kendini iyileştirmeye çalışır. İki atak arasındaki iyilik döneminin ne kadar süreceği de bilinememektedir. Bazı MS'liler bir ataktan sonra bazen uzun yıllar ikinci bir atak geçirmemektedirler. MS en çok hangi yaşlarda ortaya çıkar? Hastaların yaklaşık 2/3'ünde ilk belirtiler, 20-40 yaşlar arasında ortaya çıkar ancak 10 yaş gibi erken başlangıçlı hastalar ve 40 yaşından sonra başlayan vakalar da vardır. Kadın-erkek dağılımı açısından kadınlarda 2/3 kat daha sıktır. MS hangi ülkelerde daha sık görülür? Genel olarak bir ülke ekvatora ne kadar yakınsa orada MS daha az görülür. Kuzey ülkeleri gibi soğuk, rutubetli ve yağışlı ülkeler MS'in en sık görüldüğü ülkelerdir. Her iki yarı kürede de ekvatordan uzaklaştıkça risk artmaktadır. En yüksek sıklığı 40-60 derece enlemler arasında görülür. Ülkemiz orta derece risk kuşağında yer almaktadır ve yaklaşık otuz-otuz beş bin MS'li olduğu sanılmakla birlikte dünyada bu sayının üç milyon kadar olduğu tahmin edilmektedir. Her ırkta görülen bir hastalıktır. Ancak beyaz ırk, sarı ve siyah ırka oranla daha sık hastalanmaktadır. Örneğin aynı enlemlerde yer alan Japonya ve ABD karşılaştırıldığında; Japonya'da hasta oranı 4/100.000 iken, Amerika'da 40/100.000 dolayındadır. Irsi olmamakla birlikte bu hastalık için genetik bir yatkınlığın söz konusu olduğu kabul edilmektedir.
Başlık: Cvp: 102
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Mide mikrobu ve ülserler

Mide ülserlerinin kısaca tanımlanması ve oluşmasında rol oynayan mide mikrobu - Helicobacter Pylori'dir. Dünyadaki en yaygın infeksiyonlarından biri olan Helicobacter Pylori İnfeksiyonu yaşamın ilk yıllarında alınmakta ve tedavi edilmedikçe hayat boyu devam etmektedir. Ülser Nasıl Oluşur? Birçok ülser Helicobacter Pylori mikrobunun varlığı ile meydana gelir. Duodenal (onikiparmak barsağı) ülserlerde Helicobacter Pylorinin varlığı yüzde 100'e yakın oranla yüksek bulunmuştur. Bazı hastalarda Helicobacter Pylori vardır, ancak ülser görülmez, bu yüzden Helicobacter Pylori varlığı yanında başka faktörlerde -örneğin irsiyet-kalıtım- olması gerektiği düşünülmektedir. Helicobacter Pylori varlığı ülser yapması dışında müzmin gastrit yaptığı kesindir, ileriki yaşlarda mide kanserlerine yol açtığı da iddia edilmektedir. Ülserin Nedenleri Nelerdir? Mide ve duodenal ülserlerinin başlıca nedenleri; kan grubu 0 olan kimseler, psikolojik stres, travma, cerrahi operasyon gibi çeşitli fiziksel stresler, alkol, kafein ve sigara kullanımı, uzun süreli aspirin, kortizon veya antienflamatuvar - naproxen sodium ve benzerleri - ilaç kullanımı sayılabilir. Mide Mikrobu Helicobacter Pylori'nin Özellikleri Nelerdir? Duodenal ülserlerin yüzde 95' inde H. Pylori bulunur ve organizma yok edilmezse, ülser nüks eder. Bu nedenle, günümüzde Helicobacter Pylori'nin yok edilmesi, ülser tedavisinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bunun için çok çeşitli antibiyotikler kullanılmaktadır. Az da olsa dirençli mikrop grupları vardır. Sonbahar ve ilkbaharda mide ağrılarının ve diğer yakınmaların sıklığı artar. Vardiyalı - gece çalışan- işkollarında, bantlarda çalışan işçilerde, sosyal mesleklerde, yargı ve güvenlik mensuplarında, öğretmen, doktor, gazetecilerde, ev hanımlarında sık rastlanır. Peptik Ülseri Düşündüren Başlıca Belirtiler Nelerdir? Yemek sonrası ya da açlıkta karnın üst kısmında kemirme ve yanma şeklinde ağrı, geceleri bulantı ve mide ağrısıyla uykudan uyandıran ağrı - özellikle duodenum ülserinde, yiyecek alımıyla kaybolan ağrı, kusma ve ağrının kusmayla ortadan kalkması, gaz, aşırı acıkma ya da iştahsızlık, kansızlık ve kilo kaybı gibi belirtileri sayabiliriz. Ülser Tehlikeli midir? Ülserlerin tehlikeli sonuçları vardır: Mide kanamaları, mide delinmeleri -perforasyon- ve barsak tıkanmalarıdır. Tedavi de operasyon zorunlu hale gelebilir. Ülser Başka Hastalıklara da Neden Olur Mu? Sindirim sistemi kanamalarının en büyük nedeni ülserlerdir. Bazen daha önce hiç mide ağrısı yakınması olmayan kişilerde bile görülebilir. Bu kişiler "kahve telvesi" gibi renkli bir materyel kusarlar ya da "katran renkli" siyah, kötü kokulu, yumuşak kıvamda gaita- dışkı- dışkılarlar. Başka belirti olmadan, dışkısının siyah renkli olduğunu fark eden kişilerin mutlaka bir sağlık kurumuna acil olarak başvurması gereklidir. Kusma ve siyah renkli feçes olmadan önce aniden fenalık gelmesi, soğuk soğuk terleme halinde de üst gastrointestinal kanamadan kuşkulanılmalıdır.

Başlık: Cvp: 102
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Onkoplastik meme cerrahisi nedir?

Onkoplastik meme cerrahisi; meme kanseri nedeniyle yapılacak cerrahi bir girişimle birlikte, memede daha iyi bir kozmetik sonuç yaratacak estetik girişimin beraber planlanması anlamına geliyor. Yöntem, onkolojik cerrahi ve plastik cerrahi prensiplerinin birleştirilmesiyle uygulanıyor. Böylece; hem meme kanseri nedeniyle ameliyat olacak kadınlarda plastik ameliyat aynı anda planlanıyor, hem de daha önceden kanser nedeniyle memesini kaybetmiş kadınların yeniden bir memeye kavuşmaları sağlanıyor. Onkoplastik cerrahi neden tercih ediliyor? Yakın zamana kadar yapılan meme kanseri ameliyatlarında, genellikle memenin tamamının alınması gerekiyordu ve bu durum hastanın psikolojisinde kötü etki bırakıyordu. Onkoplastik cerrahi yöntemiyle; özellikle meme kanseri hastalığının en önemli sorunlarından birisi olan beden bütünlüğünün bozulması ve benlik algısının zedelenmesi durumu, daha ortaya çıkmadan bertaraf ediliyor. Onkoplastik cerrahi ile kanser nedeniyle bir meme ameliyat edilirken, örneğin aşırı büyük veya deforme olan ve hastaya rahatsızlık veren karşı meme de ameliyat ediliyor. Böylece meme kanseri nedeniyle ameliyat olan hasta, bir memesini kaybetmek yerine sağlıklı ve iyi görünümlü iki meme ile ameliyattan çıkarak moral buluyor. Hastaların onkoplastik cerrahiye bakışları nasıl? Sadece protez ile yapılan düzeltme işlemlerinden elde edilen başarısızlıklar ve silikona karşı duyulan korku, son yıllarda hastanın kendi dokuları ile meme oluşturulmasını daha popüler hale getirdi. Ama bunun yanında son yıllarda kullanılan hazır protezler de çok değişti ve eski endişeleri ortadan kaldırdı. Son yıllarda yapılan çalışmalar bu amaçla silikon kullanımının güvenli olduğunu ortaya koymuştur. İmplantlar (protezler) daha çok estetik meme cerrahisinde (meme büyütülmesi gibi) kullanılmaktadır. Yeni meme oluşturulması için sırtında veya karnında ameliyat yapılmasını istemeyen hastalar, daha çok hastanın kendi dokularının kullanılamadığı ve sadece sentetik implant kullanılan ameliyatları tercih ediyorlar. Bu yöntem başka hangi amaçla kulanılıyor? Onkoplastik cerrahi uygulamaları günümüzde, yüksek riskli hastalarda daha kanser ortaya çıkmadan meme dokusunun alınarak yerine bir protez veya hastanın kendi dokularıyla bir meme oluşturulması için de kullanılıyor. Bu şekilde meme kanseri riski tamamen ortadan kalkmasa da yüzde 90 oranında azalır. Bu uygulama hastalar ve cerrahlar tarafından suistimal edilebilir bir uygulama olduğundan, bu durumun engellenmesi için endikasyonun (gerekliliğin) çok doğru olarak konulması şarttır. Onkoplastik meme cerrahisinde uygulanan yöntemler nelerdir? Yeni memeyi oluşturmak için hastanın kendi dokularından yararlanmak istenirse, latissimus dorsi kas-deri flebi (sırt kası) ve transversus rektus abdominis flebi (karın ön duvarı kas ve yağ dokusu) kullanılmaktadır. Böyle bir ameliyat tercih edilmezse sentetik protezler kullanılır. Sırt kas ve deri dokusu: İlk kez 19. yüzyılda kullanılmaya başlayan bu yöntem, meme rekonstrüksiyonu amacıyla 1976 yılında kullanılmaya başlanmıştır. Orta büyüklükte memeleri olan hastalarda; latissimus dorsi kas-deri flebi (sırt kası), rekonstrüksiyon için uygun bir tercihtir. Gerektiğinde flebin altına bir protez koyarak, uygun simetri ve görünüm sağlanabilir. Karın kası dokusu: Karşı meme ile uygun bir simetri yakalamak için daha fazla dokuya ihtiyaç duyulan hastalarda tercih edilir. Damarların korunarak yapıldığı veya damarların yeniden birleştirildiği yöntemlerle yapılan iki tipi vardır. Daha önceden karın bölgesi operasyonu geçirmiş olan hastalar için uygun bir tercih değildir. Sentetik protezler ile yapılan rekonstrüksiyon: Geçici bir süreliğine yerleştirilen doku genişleticiler ve kalıcı sabit hacimli meme implantları olmak üzere iki tip protez kullanılır. Doku genişleticiler, kalıcı protezin yerleştirilmesinden önce meme derisine elastikiyet kazandırmak amacıyla kullanılırlar. İçerisindeki hazneye giderek artan miktarlarda tuzlu su enjekte edilerek şişirilirler. Zamanı geldiğinde çıkartılır ve oluşan boşluğa kalıcı implant yerleştirilir. Bazı özel tip doku genişleticileri, kalıcı implant gibi yerinde bırakmak mümkündür.
Başlık: Cvp: 102
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Osteoporoz (Kemik Erimesi)

OSTEOPOROZ NEDİR? Osteoporozda ne olduğunu anlamak için ilk önce kemiğin sürekli değişen canlı bir doku olduğunu bilmek gerekir. Kemik kalsiyum ve mineral kaynakları ile dolu petek yapısında bir dokuudur. Yaşam boyunca kemikte yeniden yapılanma meydana gelir. Bu kemiğin ufalanıp kaybolarak (kemik yıkımı) yerine güçlü genç kemiğin geçtiği bir süreçtir. Yaklaşık 30 yaşına kadar kemiğin ufalanması ve daha hızlı yeniden yapılmasına süreci devam eder. Otuz yaşında kemik yapısının ve kütlesinin en güçlü olduğu noktaya ulaşılır. Kırk yaş civarında, kemik kütlesi yavaş yavaş azalmaya başlar. Menapoz dan sonra östrojen (kadınlık hormonu) seviyesindeki azalma nedeniyle kadınlar hızla kemik kaybederler ve kemik erimesi başlar. Sonraki 5 ila 10 yıl kemik kütlesinin üçte birine yakınını kaybederler. Çünkü kemik yıkımı kemik yapımından daha hızlıdır. Daha az kütlesi olan yani daha zayıf kemikler küçük bir düşmede bile kırılabilir. Osteoporozun ilk belirtisi düşme sonucu kırılmış bir kemik olabilir. Bu östrojen seviyelerinde azalma sonucu kemiklerin daha kırılgan hale gelmesinden kaynaklanmaktadır. Kırılmalar en çok kalçalarda, el bileklerinde ya da bel omurlarında meydana gelmektedir. Ayrıca özellikle menapoz sonrası vücudun kemik kütlesinde yani tüm vücut kemik miktarında ciddi azalmalar olması nedeniyle osteoporozlu insanların vücutları küçülür, boyları kısalır. Ayrıca omurga kırıkları sıklıkla boy kısalması ve omuzlarda yuvarlaklaşma ile sonuçlanır. Kadınların osteoporoz olma riskleri erkeklere göre daha fazladır çünkü kadınların kemikleri erkeklerinkinden yüzde 20 ila 30 daha azdır. Her iki cinsiyette yaş arttıkça kemik kaybı artar ve kalça kırığı riski artış gösterir. RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR? Gençken sahip olduğunuz kemik miktarı (kemik kütlesi) ne kadar fazla ise yaşlılıkta osteoporoz hastası olma ihtimali o kadar azdır. Doktorlar henüz tam olarak kimde osteoporoz gelişeceğini önceden kestirememektedirler. Fakat osteoporoz hastalığı risk faktörleri şunlardır. Kadın ve menapozda olmak Beyaz ya da Asyalı ırktan gelmek Süt ürünleri gibi kalsiyum zengini gıdalardan az beslenmek Erken menapoza girmek (45 yaşından önce) İnce ya da küçük vücut yapısı (minyon yapıda olmak) El bilek, omurga ya da kalça kırığı hikayesi olmak Düşük testosteron seviyeleri (erkeklik hormonu yetersizliği) (yalnızca erkekte) Kemik gücünü azaltan ilaç kullanımı (kortizon, epilepsi (sara hastalığı) ilaçları ve heparin (coumadin) Sigara içmek Fazla alkollü içecek tüketmek (günde 2 kadehten fazla) Egzersiz yapmamak Ailede osteoporoz bulunması İltihaplı eklem hastalığı (romatizma) İltihaplı romatizmal hastalığınız varsa (romatoid artrit,, ankilozan spondilit, lupus vb.) osteoporoz geliştirme riskiniz dana fazladır. Bu romatizma tipleri kemik kaybına nadan olan iltihabi maddelerin yapımına neden olur. Romatizmal hastalıklar daha çok kadınlarda görülür. Romatizma hastaları düzenli egzersiz yapmıyor olabilirler ve kortizon benzeri ilaçlarla tedavi oluyor olabilirler. Bunların hepsi osteoporozun risk faktörleridir. KORTİZON İLAÇLARI KEMİKLERİ NASIL ETKİLER? Kortizon benzeri ilaçlar (prednol, deltakortril, ultralan, flantadin) romatizmanın bazı türlerini, astımı ve diğer bağışıklık sistemi hastalıklarını ve bazı iltihabi durumları tedavi etmek için kullanılan güçlü iltihap giderici ilaçlardır. Maalesef, kemik kaybına neden olabilirler ve ilaca bağlı osteoporozun en yaygın sebebidirler. Kemik kaybı miktarı ilacın tipine, kullanılan ilacın miktarına ve kişinin o ilacı kullanma süresine bağlıdır. Örneğin, günde 7.5 mg'dan fazla prednol kullanımı sıklıkla kemik kaybına (osteoporoz) ve kırık riskinin artmasına sebep olur. Kortizon benzeri ilaçlar kemik kaybını artırarak ve yeni kemik oluşumunu azaltarak kemiğe zarar verir. Aynı zamanda kalsiyum emilimini ve östrojen seviyelerini de azaltır. Kortizon ilaçları alıyorsanız kemiklerinizin ne kadar güçlü olduğuna bağlı olarak, osteoporoz geliştirme riskiniz yüksek olabilir. Kemik gücünüzü ve ne kadarını kaybettiğinizi belirlemek için düzenli kemik yoğunluğu ölçümü (DEXA veya BMD) yaptırmalısınız. Osteoporoza bağlı kemik kırıkları bu şekilde önlenebilir. OSTEOPOROZ NASIL ÖNLENEBİLİR? Osteoporozun önüne geçmenin yolları güçlü kemik yapımı ve hayat boyu kemik kaybının önlenmesidir (düzenli egzersiz ve bol kalsiyum alımı). Kemikleriniz ne kadar güçlüyse osteoporoz meydana gelme olasılığı o kadar azdır. Ailenizde osteoporoz varsa yani genetik olarak osteoporoza yakalanma riskiniz varsa akıllı yaşam biçimi seçenekleriyle osteoporozun önüne geçebilir ya da osteoporozu yavaşlatabilirsiniz. Otuz yaşından önce, mümkün olduğunca çok kemik kütlesi yapmak için adımlar atabilirsiniz. Bu yaşamınızın sonraki yıllarında kemik kaybı hızını yavaşlatmaya yardımcı olabilir (kalsiyum alınımı arttırın, sigara içmeyin; fazla alkol almayın ve düzenli olarak kilonuzu koruyacak egzersiz yapın). Çok zayıf olmak kemik kaybına yol açabilir. Osteoporoz riskiniz yüksekse menapozdan sonra doktorunuz hormon tedavisi ya da başka ilaçlar verebilir. Kalsiyum Alımını Artırın Kalsiyum alımı sadece kemik yoğunluğunu değil, vücudun diğer işlevlerini de etkiler. Kaslarınızın kasılması, kalbinizin çarpması ve kanınızın normal olarak pıhtılaşması için vücudunuz kanınızda belirli bir seviyede kalsiyum muhafaza etmelidir. Bu fonksiyonları devam ettirmek için kalsiyum alımı yetersiz olduğunda vücut kan seviyelerini normal tutmak için vücut kemiklerden kalsiyumu çekerek kana verir. Kalsiyum ihtiyacınız cinsiyetinize, yaşınıza ve osteoporoz riskinize bağlıdır. Çoğu yetişkin yiyecek ve/veya kalsiyum katkılarından 1000 ila 1500 mg günlük kalsiyuma ihtiyaç duyar. Maalesef, çoğu insan diyetlerinden bu günlük ihtiyacın yaklaşık yarısını alır. Yeterince kalsiyum alımı özellikle 30 yaşın altında bir kadın iseniz önemlidir. Çünkü vücudunuz hala kolaylıkla emip kemiklere depolayabilmektedir. Uzmanlar gençlere ve hamile ya da emziren kadınlara günde 1500 mg kalsiyum alınmasını önermektedir. Yaşlandıkça, vücudunuz kalsiyumu bağırsaklardan o kadar kolay ve etkili emip kemiklere depolayamaz. Günlük kalsiyum alımını 1500 mg a çıkarmak, elli yaşından sonraki bu yetersizliği gidermenin önemli bir yoludur. Yeterince D vitamini almakta önemlidir. D vitamini bağırsaklarınızdan emilen kalsiyum miktarını artırır. Güneş ışığına maruz kaldığınızda vücudunuz D vitamini üretir. D vitamininden zengin besinler karaciğer, balık yağı ve D vitamini ile güçlendirilmiş süttür. Kalsiyum Kaynağı Yiyecekler Yiyecekler en iyi doğal kalsiyum kaynağıdır. Diyetinizdeki kalsiyum miktarlarını daha fazla süt ürünü alarak artırabilirsiniz. Süt, peynir ve yoğurt en fazla kalsiyumu içerir bir bardak sütte yaklaşık 300 mg yani günlük kalsiyum ihtiyacınızın dörtte biri kadar kalsiyum vardır. Diyetinize yağ ve kalori eklememek için, kaymaksız ya da az yağlı süt ürünleri satın alın. Çünkü bu ürünler de aynı miktarlarda kalsiyum sağlarlar. Kalsiyumu yüksek diğer yiyecekler yeşil yapraklı sebzeler, midye, sardalye, istiridye ve bademdir. Portakal suyu, ekmek gibi yiyecekler kalsiyumla güçlendirilebilir. Kalsiyum Kaynağı Katkılar Süt ürünlerini sevmiyor ya da yiyemiyorsanız, kalsiyum katkılı yiyecekler alamadığınız kalsiyumu telafi edebilir. Kalsiyum katkılarının içerdiği kalsiyum miktarları çok farklıdır. Kalsiyum karbonat en yüksek oranda kalsiyum içerir. Kalsiyum katkısı alıyorsanız mutlaka yemeklerle birlikte alın ve günde altı ile sekiz bardak su için. Bazı kalsiyum katkılarında yüksek miktarda demir bulunur ve bu da hamile ve emziren kadınlar için potansiyal olarak tehlikelidir. Hangi katkının size uygun olduğu konusunda doktorunuza danışın. Sigara İçmeyin Sigara içenlerin kırık riski içmeyenlere göre daha fazladır. Çünkü sigara içmek kemik kütlesini azaltır. Tipik olarak sigara içenler içmeyenlere nazaran 2 ila 5 kg daha az kilodur ve buda onları daha büyük risk altına sokar. Sigara içen kadınlarda menapoz daha erken başlar ve sigara içmek kadınların östrojen seviyelerini düşürür. Bu iki faktör osteoporoz riskini artırır. Bunların yanı sıra sigara içmek östrojen tedavisinin yararlarını ortadan kaldırabilir. Çok Alkol Almayın Çok alkol tüketen kişilerin osteoporoz geliştirme riski daha fazladır çünkü kemik kütleleri daha azdır. Daha hızlı kemik kütlesi kaybederler. Bu kemik kaybı alkolün kemiğe etkisinin doğrudan bir sonucu olabilir. Çok alkol içmek düşüp bir yerini kırma ihtimalini de artırır. Alkol alıyorsanız, kemikleri sağlıklı tutmak için günde en fazla iki kadeh alkolü içecek almalısınız. Egzersiz Kemiklerinize ağırlık veren ya da onlar üzerinde yer çekim gücünü artıran egzersizler (ağırlık egzersizleri) kemik kütlesini korumanıza yardımcı olabilir. Günlük aktivitelerde ve egzersizde meydana gelen basınç ve kuvvet değişiklikleri kemiklerin kütlesinin artmasına neden olur. Vücudunuzu yer çekiminin kuvvetine karşı hareket ettirdiğinizde ve kaslarınızı güçlendiren egzersizler yaptığınızda kemikler bu tip harekete daha güçlenerek tepki verirler. Kemiklerinizi güçlendiren ve kilonuzu koruyan bazı egzersizler aerobik, dans, kayak, tenis ve yürümedir. Uzmanlar kemik kütlesi kaybını önlemek için tam olarak ne kadar egzersiz yapmanız gerektiğini bilmemektedirler. Çünkü çoğu egzersiz rehberi kemik sağlığı ile ilgili değil kalp sağlığı ile ilgilidir. Makul bir hedef haftada 3-4 kez 30 dakika egzersiz yapmaktır. Hepsini birden yapmak istemezseniz her seferinde 10-15 dakika egzersiz yapabilirsiniz. Fiziksel olarak aktif değilseniz ya da aşağıdaki koşullardan biri size uyuyorsa bir egzersiz programına başlamadan doktorunuza danışın. Osteoporoz ya da kırık öyküsü, kalp hastalığı, yüksek tansiyon, felç, yüksek kolesterol ya da ailede kalp hastalığı hikayesi, egzersiz yaparken ya da yaptıktan sonra göğüste, boyunda, omuzda ya da kolda ağrı ya da baskı hissi, egzersizden sonra sersemlik ya da şiddetli nefes darlığı, şeker hastalığı. Östrojen Alın Menapoz dan sonra yumurtalıklar östrojen hormonu üretmeyi kesince kadınlar kemik kütlesi kaybederler. Adet dönemlerini kontrol eden bu hormon kemiklerde kalsiyumu korumaya yardımcı olur ve kemik kütlesini devam ettirir. Östrojen alımı göğüs ve rahim kanseri riskinizi artırabilir. Bu yüzden östrojen alıyorsanız, doktorunuzla sürekli irtibat halinde olmalısınız. Aşağıdaki faktörlerden herhangi birisi sizde varsa östrojen almamalısınız. Ailede ya da kendinizde göğüs yada rahim kanseri varsa Kan pıhtılaşması ile ilgili hastalığınız varsa (tromboz, emboli) Düşmemeye Çalışın Yaşınız ilerledikçe düşüp bir yerinizi kırma ihtimalini artar. Bu ihtimalin artma sebebi yaş ilerledikçe kolay hareket edebilme kabiliyetinin kaybı, görmenin azalması, hastalık ya da ilaçların neden olduğu sersemlik olabilir. Küçük bir düşme bile osteoporozun zayıflattığı bir kemiği kırabilir. Düşme riskini; düzenli egzersiz yaparak ve sağlam, kaymayan tabanı olan alçak topuklu ayakkabılar giyerek azaltabilirsiniz. Düzenli göz muayenesi olmak ve ihtiyacınızın olduğunda gözlük ya da lens takmak görme kabiliyetinizi arttırabilir. Sersemliğe neden olabilecek herhangi bir ilaç alıyorsanız doktorunuza danışın. Evinizi daha güvenli bir yer haline getirmek ve düşme ihtimalini azaltmak için şunları yapmanız önerilmektedir. Işıklar Koridorları, merdivenleri ve odaları iyi aydınlatın Koridorlara, banyo ve yatak odalarına gece lambaları takın Yatağınızın yanında bir el feneri bulundurun ve gece kalkarsanız kullanın Katlar Sabit olmayan halılar kullanmayın, eğer kullanmanız gerekirse de altının kaymamasına dikkat edin Halının tüm kenarlarının raptedilmesini sağlayın Zeminde kaydırmayan cila kullanın Elektrik kablolarını yoğun olarak kullanılan yerlerden uzak tutun torunlarınızın oyuncaklarının mümkün olduğunca ayağınıza takılıp düşebileceğinizi unutmayın ve bu yönde önlemler alın Merdivenler Merdivenlerin alt ve üst başlarına elektrik düğmesi taktırın Merdivenlerin üzerini kaydırmayan malzeme ile kaplayın Sağlam trabzanlar yaptırın ve kullanın Banyo Küvetin yanına tuvalete ve duşa tutamaklar yaptırın Kaymayı önlemek için küvette lastik ya da yapışan bir tabanlık kullanın Mutfak Sık kullanılan malzemelerin kolaylıkla erişilebilir olmasına dikkat edin Üst raflardaki malzemelere erişmek için sağlam bir merdiven kullanın OSTEOPOROZ TANISI NASIL KONUR? Bir kemiğiniz kırılana, boyunuz kısaldığını fark edene ya da sırtınızın üst kısmını öne eğildiğini hissedene(kamburlaştığınızı fark edene) kadar osteoporoz bulgularından habersiz olabilirsiniz. Fakat doktorunuzun osteoporozunuz olup olmadığını ya da geliştirme riski taşıyıp taşımadığınızı belirlemek için çeşitli yöntemleri vardır. Genel sağlığınız, hastalıklarınız, ilaçlarınız, kırıklarınız, diyetiniz ve aile geçmişiniz özellikle önemlidir. Kemiklerinizi zayıflatan diğer hastalıkları araştırmak için muayeneye ilave olarak kan ve idrar tahlilleri gerekebilir. Osteoporoz geliştirme riskiniz varsa, hastalığın işaretleri görülüyorsa doktorunuz kemik yoğunluğu testi (DEXA veya BMD) isteyecektir. Hiç kemiği kırılmamış hastalarda kırık riskini önceden kestirmenin en iyi yolu bu testtir. Özellikle hastalığın erken dönemlerinde kırık olmadan osteoporoz teşhis etmek için yararlı çok yararlı bir testtir. Bu test menapoza giren tüm kadınlarda yapılmalıdır; kortizon alanlar; şüpheli omurga kırığı olanlar; ve kalsiyum metabolizmasını etkileyen hastalığı olanlarda da bu test yapılmalıdır. Bu test aynı zamanda osteoporoz önleme ve tedavi takibi için de kullanılır. Kemik ölçümü çabuk, ağrısız ve pahalı olmayan bir testtir. DEXA taraması çok hassas bir kemik yoğunluğu ölçme yöntemidir ve yüzde bir kemik kaybını bile ölçebilir. DEXA taraması sadece kemik kaybını teşhis etmek için değil zaman içinde ve tedavi süresince kemik yoğunluğunun belgelendirmek için de kullanılır. Özel Tomografi taramaları da kemik yoğunluğunu da ölçebilir. Kemiklerin röntgenleri kırıkları belirlemeye yardım eder. Fakat röntgenler kemik yoğunluğu belirlemede kesin değildir. Diğer yoğunluk ölçüm yöntemleri faydalıdır ama o kadar kesin değildir. Doktorunuz osteoporoza katkıda bulunan ikinci derecede faktörleri ortaya çıkarmak için laboratuar testleri yapılabilir. Bu testler: Serum kalsiyum testi Serum fosfor testi Serum protein (albumin) testi Tiroid hormonu testi (TSH) ALP testi Karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri OSTEOPOROZ NASIL TEDAVİ EDİLİR? Osteoporozu önlemek için atabileceğiniz adımların çoğu kalsiyum alımını arttırmak, düzenli egzersiz yapmak, östrojen almak ve sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmektir. Doktorunuz hastalığınız için hangi tedavilerin uygun olduğunu belirlemede yardımcı olabilir. Kalsitonin (miacalcic) adı verilen bir hormon kemik yıkımının kontrolü için ve omurga kırığı olan hastaların ağrılarını hafifletmek için kullanılabilir.. Bu hormon esas olarak omurga kırığı için reçete edilir. Enjeksiyon ve burun spreyi olarak şu anda bulunmaktadır. Bisfosfolatlar osteoporozdan kaynaklar kemik kaybını yavaşlatan kemik yoğunluğunu yeniden saylayan ve kemik gücünü artıran bileşiklerdir. Alendronat (Fosamax, Osteomax), Risedronat (Actonel), İbandronik asit (Bonviva) osteoporoz tedavisinde kullanılan bifosfonatlardır. Bu ilaçlar kemik yoğunluğunu artırmaktadır. Omurga ve kalçada kırık riskini azaltmaktadır. Kalsiyum ve D vitamini ilaçları (Cal D vita, Calcinet D3, Calcimax D3 vb..) günde 1 veya 2 kez yemeklerden sonra kullanılmalıdır. Kırıkta alcı sargı ya da cerrahi müdahale yapılabilir. Fizik tedavi, egzersiz, ağrı kesici ve uygun dinlenme kırığı doğru tedavisi için önerilir.
Başlık: Cvp: 102
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Osteoartrit (Kireçlenme) Nedir?

Osteoartrit ya da OA (kireçlenme), eklemlerde kıkırdak yıkımından (eklem harabiyeti) dolayı oluşan eklem ağrılarına ve eklem tutukluğuna yol açan bir hastalıktır. Osteoartrit insaoğlunun bilinen en eski ve en yaygın hastalıklardandır. Ayrıca dejeneratif eklem hastalığı, artroz, osteoartroz veya hipertrofik artrit gibi birçok değişik isimleri ile de bilinir. Kıkırdak yıkımına yol açabilen birçok durum vardır. Bunlar; fazla kilolu olmak, bir eklemde yaralanma öyküsü olması, kaslarda zayıflık, eklem bölgesini destekleyen sinirlerde hasar, eklem zarı hastalığı (iltihaplı romatizmal hastalıklar) ve kalıtımdır. Osteoartrit herhangi eklemi etkileyebilir fakat genellikle kalçada, dizlerde ve belkemiğinde oluşur. Aynı zamanda parmak eklemlerinde de, özellikle ellerde tırnağa yakın eklemlerde ve ayakta baş parmak kökündeki eklemde oluşur. Osterioartrit yaş ilerledikçe daha sık görülür ve hem kadınları hem de erkekleri etkiler. OSTEOARTRİT'DE NELER OLUR ? Osteortrit, eklemde kıkırdak kaybının ve hasarının bir sonucudur. Eklemde ağrıya neden olur. Normal eklemlerde eklemi oluşturan her bir kemiğin ucunda kemiği kavrayan ve kemik üzerini örten kıkırdak diye adlandırılan doku mevcuttur. Kıkırdak eklem hareketini rahat yapsın diye için yumuşak, kaygan bir yüzey oluşturur ve kemikler arası yastık gibi hareket eder. Kemiklerin birbirine sürtmesine engel olur. Osteoartrit' te kıkırdak hasarı zaman içersinde yavaş yavaş oluşur. Kıkırdak yapısı yaş ilerledikçe değişmeye başlar. Yaşla birlikte kıkırdak ta yaşlanır. Fazla ve kötü kullanılan yada hastalıklı eklemde kıkırdak daha kolay zarar görür. Bu kıkırdak hasarının oluşma süresi kişiden kişiye değişiklik gösterir. Ailesinde kireçlenme olan yada daha önce geçirilmiş eklem ameliyatı, eklem yaralanması bulunan kişilerde kireçlenme daha kolay ve kısa zamanda gelişir. Zamanla, eklem zarı kıkırdak hasarına bağlı iltihaplanır. Bu iltihaplanma kıkırdağa daha fazla hasar verir. Eklemde şişliğe sebep olur. Kıkırdak yok oldukça alttaki kemik meydana çıkar ve eklem doğal şeklini kaybedebilir. Kemik uçları kalınlaşır ve eklemdeki yumuşak dokuların kemiğe bağlandığı kemiksi çıkıntılar (kemik süğmeleri) oluşur. Kıkırdak hasarının yanında, eklemdeki eklem zarlarının salgıladığı sıvı normal özelliğini yitirir ve bunun sonucunda eklem hasarı ilerler. Bu eklem zarlarının salgıladığı eklem sıvısı eklemde şok emici ve kaydırıcı olarak görev yapar ve eklemin doğru şekilde çalışması için çok gereklidir. Eklem sıvısı çoğunlukla hyalüronan diye adlandırılan bir maddeden oluşmuştur. Osteoartrit'de hyalüronan yeteri miktarda bulunmayabilir ve hyalüronanın özelliği bozulmuş olabilir. Bu değişiklikler eklemdeki kıkırdak yıkımının ve belirtilerinin sebeplerinden biri olabilir. BULGULAR VE BELİRTİLER Genellikle hasta eklemler onları çok kullanmaktan veya uzun süreli hareketsizlikten sonra ağrırlar. Muhtemel hasta eklemi kolayca hareket ettirmekte zorlanacaksınız. Ağrıyan eklemi hareket ettirmez veya egzersiz yaptırmazsanız eklemi çevreleyen kaslar zayıflar ve küçülür. Zayıflayan kaslar eklemleri destekleyemez ve bu da eklemi haraket ettirdikçe artan eklem ağrısına neden olur. OSTEOARTRİT VE ROMATOİD ARTRİT ARASINDAKİ FARKLILIKLAR Bazı insanlar osteoartrit ile romatoid artriti karıştırır. Bu iki hastalık aslında oldukça farklıdır. Bazı insanlarda iki hastalık ikisi birden aynı hastada olabilir. Osteoartrit Genellikle 40 yaşından sonra başlar. Genellikle uzun yıllar boyunda yavaşça gelişir. Birkaç eklemi etkiler ve vücudun her iki tarafında oluşabilir. Eklem kızarıklığı, sıcaklığı ve şişmesi genellikle azdır / minimaldir. Sabah tutukluğu, katılığı yaygındır fakat genellikle kısadır ve yarım saati geçmez. Genel hastalık hissine , halsizliğe, yorgunluğa neden olmaz. Romatoid Artrit Genellikle 25 ve 50 yaşları arasında başlar. Aniden, haftalar ya da aylar içinde gelişir. Genellikle birkaç eklemi, öncelikle vücudun her iki tarafındaki el ve ayak parmaklarındaki küçük eklemleri, el ve ayak bileklerini, dirsek, diz ve omuz eklemlerini etkiler. Eklemler kızarıklığa, sıcaklığa, şişliğe ve sabahları uzun süren tutulmaya (en az 1 saat) neden olur. Kilo kaybı ve ateş ile beraber genel hastalık ve yorgunluk hissine sık sık neden olur. El Parmaklarında Osteartrit (Nodüler El Artrozu) El parmak eklemlerindeki kıkırdak hasarı ağrıya, şişliğe ve bu eklemlerde kemiksi çıkıntılara sebep olabilir. Sıklıkla el eklemlerini çok sık kullanan (el işi yapma, örgü örme gibi) kişilerde ve ailesinde benzer hastalık olan kişilerde görülür.Bu çıkıntılar el parmaklarının uç eklemlerinde ve ortasındaki eklemlerde oluşabilir. Bu kemiksi çıkıntılar şişlikler sıklıkla kadınlarda görülür. Bazen 40 yaşında bile oluşur. Böyle kemiksi çıkıntıları olan hastaların genellikle annelerinde de benzer hastalık öyküsü vardır. Bu çıkıntılar ilk önce bir ya da birkaç parmakta ve sonra da diğer parmaklarda gelişebilir. Hasta eklemde kızarıklık, şişlik, sertlik ve ağrı oluşur. Fakat ciddi sakatlık oluşmaz. Bazı insanlar el parmak eklemleri hastalandığında herhangi bir ağrı, kızarıklık ya da sertlik dahi fark etmezler. Omurgada Osteoartrit (Spinal Artroz) Belkemiği disklerinin kronik bozulması ve kemiklerin çok büyümesi bunun sonucunda boyunda ve sırtta tutulmaya ve ağrıya sebep olabilir. Ağrı sıklıkla çok yorulmayla, ayakta durmayla artar. Hastalar genellikle sabah daha rahat uyanırlar. Sabah sırtınızda, belinizde, boynunuzda sertlik, katılık, tutukluk olabilir fakat genellikle bu 30 dakika içinde kendiliğinden düzelir. Ağrılar gün içinde yoruldukça belirginleşir. Gece yatağa ilk yattığınızda boynunuzda, belinizde sanki birbirinden ayrılıyormuş gibi ağrılarınız olabilir. Fakat bu ağrılar dinlendikçe hafifler ve kaybolur. Boyunda, omuzda, kolda, sırt altında ya da bacaklarınızda ağrı hissedebilirseniz. Bu ağrı kollarınızda ya da bacaklarınızda zayıflık ve hissizlik hissi oluşturabilir. Dizlerde Osteoartrit (Gonartroz) Ayağınızı hareket ettirdiğinizde diz eklemi bölgesindeki hassasiyeti ve ağrıyı hissedebilirsiniz. Hareket ettiğinizde eklemlerinizde sürtünme veya çekme hissini duyabilirsiniz. Merdivenlerden inip çıkmak veya bir sandalyeden kalkmak ağrı verici olabilir. Ağrı ayağa ilk kalktığınızda daha hafifken yürüdükçe artış gösterip yürümenizi engelleyecek şekilde olabilir. Ağrı ve hareketsizlik nedeniyle diz çevresindeki kaslarda zayıflama ve erime olabilir. Kalçada Osteoartrit (Coxartroz) Kalçalarınız osteoartritten etkilendiyse, kalçanızın dış bölümünde ya da uyluk iç bölgesinde, kasığınızda ağrıyı hissedebilirsiniz. Bazı insanlar dizlerinde veya baldır boyunca bahsi geçen ağrıyı hisseder. Ağrı siz yürürken topallamanıza sebep olabilir. Rahat bağdaş kurmak, tuvalete oturmak, eğilip doğrulmak sizi çok zorlayabilir. Hareket ettirdikçe kalçalarınızdan anormal sesler duyup sürtünme hissi duyabilirsiniz. Ayakta Osteoartrit Osteartrit ayaklarınızı etkilerse, ayak başparmağınızın başladığı yerdeki büyük eklemde ağrı ve hassasiyet hissedebilirsiniz. Sıkı ve yüksek topuklu ayakkabılar giymek bu ağrıyı daha da kötüleştirebilir. Uzun süre ayakta kalmak, çok yürümek ağrınızı arttırabilir. Bu hastalık sonucu ayağınızda kemiksi çıkıntılar ve şekil bozuklukları oluşabilir. OSTEARTRİTİN SEBEBİ NEDİR ? Osteartrit ortaya çıkmasını kolaylaştıran birkaç sebep var. Bu sebepler kalıtım, aşırı şişmanlık, eklem yaralanması, bazı eklemlerin devamlı fazla kullanımı, kas zayıflı ve sinir yaralanmasıdır. Kalıtım Bazı ailelerde, kollajen adı verilen ve kıkırdağın önemli bir yapıtaşı olan bir maddenin yapımından sorumlu olan genlerden birinde kalıtımsal bir bozukluk sonucu osteoartrit sık görülür. Bu da kıkırdakta hızlı bozulmaya yol açar. Böyle sorunlar gençlikte her hangi soruna neden olmayabilir fakat zamanla eklemleri yavaş yavaş yıpratabilir. Kalıtımsal yatkınlığı olan kadınların parmak eklemlerinde kemiksi şişlikler (nodüller) gelişebilir. Yay bacak (skoda bacak) veya doğuştan kalça hastalıkları (doğuştan kalça çıkığı) gibi hastalıklarda osteoartrit gelişme ihtimali daha fazladır. Eklemlerde gevşeklik olanlarda osteoartrit gelişme riski yüksektir. Aşırı şişmanlık Çalışmalar aşırı şişmanlığın dizde osteoartrit gelişme riskini arttırdığını gösterdi. Orta ve daha ileri yaşlarda, özellikle şikayetler ortaya çıkmadan önceki 8 ile 12 yıl boyunca osteoartrit gelişme riski üzerindeki en büyük etki vücut ağırlığıdır. Bu nedenle fazla kiloları vermek dizde osteartrit oluşumunu engellemeye yardımcı olabilir. Kas Zayıflığı Zayıf baldır kası olan kişilerin osteoartrit geliştirme olasılığı daha fazladır. Uyluk kasları zayıf olanlarda da dizinde osteoartrit gelişmesi daha muhtemeldir. Aşırı Kullanım Aşırı kullanmaya bağlı bazı eklemlerde osteoartrit gelişebilir. Dizde ya da kalçada ciddi bir yaralanma hikayesi bu eklemlerde osteoartrit gelişme riskini arttırır. Bir eklemde yaralanma ya da travmadan kaçınmak osteoartrit oluşumunu önlemeye yardımcı olabilir. Bazı işlerde devamlı kullanılan eklemler osteoartrit geliştirilebilir. Sıklıkla dizlerini bükmeyi gerektiren işler dizde osteoartrit riskini artırmaktadır. Eklemin aşırı kullanımdan dolayı eklemlerde hasarı önlemek için hastanın işinde bazı değişiklikler yapılması hastaya fayda getirmektedir. NASIL TEşHİS KONUR ? Doktorunuz genellikle sizin tıbbi öykünüzü alır. Muayenenizi yapar ve bunlara göre osteoartrit tanısını koyar. Doktorunuz ayrıca teşhisi doğrulamak, diğer hastalıkları bertaraf etmek ve eklem hasarı derecesini tespit etmek için röntgen, tomografi ve MR gibi testlere başvurulabilir. şişmiş eklemlerden sıvı alınarak incelemek için laboratuara gönderilebilir. Aynı zamanda diğer hastalıkların ayırıcı tanısında yardımcı olabilir. OSTEOARTRİT NASIL TEDAVİ EDİLİR ? İyi bir tedavi programı eklem ağrısını ve tutulmasını azaltıp, eklem hareketlerini arttırmaya ve yaşamınızı kolaylaştırmaya yardımcı olur. Tedavi programınız sizin için özel olarak hazırlanacaktır. Fizyoterapi, hafif aerobik egzersiz, kilo kontrolü, hasta eğitimi ve tedavi hep birlikte planlanmalıdır. Bunlar faydalı olmadığında ameliyat düşünülebilir. Tedavi programınız, eklemlerin etkilendiği hastalık ciddiyetine, şikayetlerinizin şiddetine, yaşınıza ve diğer sağlık problemlerinize bağlı düzenlenecektir. Programınız şikayetlerinize ve ihtiyaçlarınıza cevap vermesini sağlamak için doktorunuzla ve fizyoterapistlerle ortak çalışacaksınız. Fizyoterapi Osteoartrit yürüme, banyo yapma, giyinme, merdiven çıkma, tuvalet ihtiyacınızı giderme ve ev işleri gibi hareketlerinizi kısıtlar. Fizyoterapistler günlük yaşamınızda bu aktivitelerinizi, günlük işlerinizi sürdürmenizi şu şekilde yardımcı olabilirler: Kas gücü ve eklem hareket mesafenizi geliştirmenize yardımcı olurlar Bastonlar, koltuk değnekleri, yürüteçler, ayakkabı içi destekler gibi yardımcı araçlar sağlarlar Sıcağı ve soğuğu doğru olarak kullanmayı öğretirler (sıcak bazı durumlarda kas spazmlarını ve acıyı azaltır, soğuk bazı durumlarda ağrıyı azaltır ağrılı bölgeyi uyuşturur) Ağrılı bölgelere splint (atel özel cihazlar) uygularlar Doğru eklem kullanımı ve enerji koruma prensiplerini öğretirler Uygun ayakkabı tavsiye ederler Fizyoterapi sayesinde eklemlerde daha az ağrı, günlük görevleri yapmada daha fazla kolaylık ve eklemlerde daha az baskı olacaktır. Aerobik Egzersiz Başarılı osteoartrit kontrolünde düzenli aerobik egzersizleri yapmak çok önemlidir. Egzersiz tutulmuş eklemde baskıyı azaltmaya yardımcı olur. Ağrı azalınca eklem hareket ve fonksiyonlarını arttırır ve eklem çevresi kasları güçlendirir. Su içinde yapılan aerobik egzersizleri eklemlerinizde daha az baskı yapar ve genel sağlığınız için iyidir. Kalçalarınız veya dizlerinizde çok fazla hastalık yoksa ve çok ağrılı değilse yürüme iyi olabilir. Tutulmuş eklemlerin etrafındaki kasların gücünü arttıran egzersizler önemlidir. Kilo Kontrolü Fazla kilonuz varsa tavsiye edilen kiloda kalmak veya kilo vermenin birçok avantajları vardır. Özellikle dizin osteoartritini engellemeye yardımcı olur. Osteoartritiniz varsa kilo vermek ağırlığınızı taşıyan eklemlerde (kalçalar, dizler, sırt ve ayak) baskıyı azaltarak ağrıyı azaltır. Aynı zamanda iyi görünmenize ve daha iyi hissetmenize yardımcı olur. Kilo vermenin formülü daha az kalorili yemek ve fiziksel aktivitenizi arttırmaktır. Yani iştahınızı kontrol altında tutmalısınız. Bol bol egzersiz yapmalısınız. Hasta Eğitimi Sağlık ekibinizle ortaklaşa çalışmak tedavinizde daha aktif rol almanızı gerektirir. Aşağıdaki bazı öneriler durumunuzu daha iyi hale getirmeyi öğrenmenize yardımcı olabilir. Osteoartrit hakkında öğrenebileceğiniz kadar okuyun, öğrenin, bilgi sahibi olun. Hastalığınızda neler yaşayabileceğinizi doktorunuza sorun. Artık yapamayacağınız şeyler için kederlenmeyin. Hastayken de neler yapabileceğinize odaklanın ve size zevk hissi veren yeni aktiviteler, faaliyetler keşfedin. Hissettikleriniz ve sorunlarınız hakkında yakınlarınızla, arkadaşlarınızla sık sık konuşun. Böylece aileniz ve arkadaşlarınız sizi daha iyi anlayacaktır. Her zaman olumlu düşünmeyi öğrenin. Osteoartrit bulgularını kontrol altına almakta büyük bir rol oynayabilirsiniz. İLAÇ TEDAVİSİ Osteoartritin bulgularını kontrol etmek için birçok ilaç kullanılır. Bu ilaçlar ağrı duyulduğunda alınır. Doktorunuz hangi ilaç tedavisinin en iyisi olduğuna sizin şikayetlerinize ve yaşam tarzınıza göre karar verecektir. Uyuşturucu İçermeyen Ağrı Kesiciler Ağrı kesiciler ağrıyı azaltan ilaçlardır. Parasetamol (vermidon, minoset, parol, tamol, panadol) ağrıyı azaltmada sık sık kullanılan bir uyuşturucu içermeyen ağrı kesicidir. Esas amacın ağrıyı azaltmak olduğu durumlarda parasetamol çoğu insan için diğer ağrı kesici iltihap giderici (NSAİİ) ilaçlardan daha güvenlidir. Doktorların çoğu, şimdi osteoartrit ağrısı için parasetamolün tercih edilen ilk tedavi olduğunu düşünüyorlar. Parasetamol aç ya da tok kullanılabilir. Günde 8 tablete kadar güvenle kullanılabilir. Mide üzerine yan etkileri yoktur. Böbrekler ve karaciğer üzerine yan etkileri çok nadirdir. NSAİİ (kortizon içermeyen ağrı kesici iltihap giderici ilaçlar) Kortizon içermeyen iltihap giderici ilaçlar veya NSAİİ'ler (voltaren, dolarex, cataflam, apranax, majezik, etol gibi..) eklem ağrısı, tutulması ve şişmeyi azaltmaya yardımcı olurlar. Bir düzineden fazla NSAİİ osteoartrit tedavisinde kullanılmaktadır. NSAİİ'lerin en yaygın yan etkilerinden biri ülser ya da mide kanamasıdır. Doktorunuz bu ilaçların mide yan etkilerini önlemeye yardımcı olmak için size ilaçlarınızı yemekle beraber vaya tok karına almanızı önerecek aynı zamanda mide koruyucu ilaçlar (lansor, panto, ulcurex, omeprol vb.) verecektir. Mide rahatsızlığından dolayı NSAİİ'leri kullanmakta sorun yaşıyorsanız doktorunuz midenizi korumak için bu ilaçları reçete etmeyebilir veya diğer başka ilaçlara karar verebilir. Kortizon Enjeksiyonu Kortizon bir vücut hormonu olan kortizolle ilişkilidir. Osteoartrit ile birlikte oluşan şişme ve ağrıyı azaltmak için eklemden sıvı alımını takiben ekleme enjekte edilebilirler. Bu ilaçlar hap biçiminde de mevcuttur. Fakat osteoartrit için bu hap sürekli olarak kullanılmaz. Aynı eklemde kortizon enjeksiyonları genellikle yılda üç veya dört ile sınırlıdır. Daha fazla yapılmamalıdır. Çünkü tekrarlanan enjeksiyonlar kalça ve dizler gibi ağırlık taşıyan eklemlerde ara sıra kıkırdak harabiyeti oluşturabilir. Hyalüronan Enjeksiyonları Hyalüronan enjeksiyonları hafif ağrı kesici kullanımına ve temel tedavi programlarına cevap vermemiş dizdeki osteoartrit ağrıları olan hastalarda yeni bir tedavidir. Enjeksiyonlar özellikle NSAİİ'lere cevap vermeyen ya da kullanamayan hastalarda düşünülebilir. Bu işlem diz eklemine, eklemi desteklemeye ve kayganlaştırmaya yardımcı olan, eklem sıvısında zaten doğal olarak bulunan bir madde olan hyalüronan'ı enjekte etmektir. Dizde osteoartriti olan hastalarda iltihap nedeniyle eklem sıvısında normalde bulunan hyalüronanın bozulmasına neden olur. Hyalüronan enjeksiyonları diz eklemine üç ila beş hafta süre ile haftada bir kez yapılır. Hyaluronan tedavilerini takiben ağrı azalması aylar sürebilir. Çalışmalar, bu enjeksiyonların diz ağrısını azaltmada sürekli NSAİİ tedavisi kadar etkili olduğunu göstermiştir. Topikal (lokal) Ağrı Kesiciler Lokal ağrı kesiciler krem formunda ağrıyan eklemin üzerine deriye uygulanan, sürülen veya sprey edilen ağrı kesici ilaçlardır. Bunlar eklem bölgesinde kan akışını arttırırlar. İçeriğindeki tahriş ediciler asıl ağrıdan dikkati dağıtan, sıcak veya soğuk hislerine neden olmak için derideki sinir uçlarını uyarırlar. Beslenme ve Özel Katkılı İlaçlar Bazı besin katkıları (glukozamin ve kondroidin sülfat gibi) osteoartrit için benimsenmiş tedavilerdir. Bu ilaçlar NSAİİ'ler gibi aynı etkiyi sağlayabilirler. AMELİYAT Çoğu osteoartritli hasta hiçbir zaman ameliyata ihtiyaç duymayacaktır. Fakat, ameliyat sürekli eklem ağrısı ve ciddi eklem hasarı olduğunda yararlı olabilir. Osteotomi kemiği kesmektir. Kemikteki bozukluğu düzeltip sonra kemiği daha iyi bir pozisyonda tekrar yerine oturtan bir ameliyat yöntemidir. Kaval kemiğin osteotomisi zarar görmemiş kıkırdağa daha fazla yük bindirmek ve diz ağrısını azaltmak için bacağın ağırlık taşıma pozisyonunu değiştirmek için yapılan bir ameliyattır. Bu, diz ekleminin bir tarafı diğerinden daha fazla zarar gördüğünde yapılır. Total eklem artroplastisi eklemlerin yeniden düzeltilmesini sağlayan diğer bir ameliyat işlemidir. Bu kıkırdağın aşındığı ve kemiğin çok zarar gördüğü yerde protez ekleyerek ya da eklem yüzeyini yeniden kaplayarak yapılır. Operatörler dayanıklı metal, seramik, plastik ya da titanyumdan yapılmış yapay eklemler ile zarar görmüş eklemleri onarır ya da eklemleri yerinden çıkararak yerine bunları yerleştirebilirler. Bugün suni eklemlerin çoğu için insan yapımı parçalar, maddeler vardır. Bazı suni eklemler kemik çimentosu ile kemiklere bağlanırlar. Son zamanlarda bu kemik çimentosuna ihtiyacı olmayan yeni suni eklemler kullanılıyor. Bu tip eklemlerin daha genç insanlarda özel bir değeri olabilir çünkü kemiğin içine yerleştirilen maddeler daha uzun dayanır. Eklem cerrahileri çoğu osteoartritli hasta oldukça yüz güldürücü sonuçlar vermektedir. SAÐLIK EKİBİ İLE SÜREKLİ İLETİşİM Sizin tedavinizde ve bakımınızda birçok sağlık uzmanı aktif bir rol oynar. Çalışmalar bunun hasta için daha iyi bir yaşam standardı ve daha az ağrı ile sonuçlandığını göstermiştir. Doktorunuz ile ve diğer sağlık uzmanları ile sağlıklı bir iletişim, osteoartrit ile başarıyla mücadelede için temel bir yol olabilir.
Başlık: Cvp: 102
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Prostat

Prostat Nedir? Prostat, mesanenin alt kısmında yerleşmiş tabanı yukarıda mesanenin çıkış bölgesine yer alan, tepesi aşağıda, kestane şeklinde ve boyutlarında bir organdır. Erişkindeki ağırlığı 20-25 gram kadardır. Prostatın tam ortasından idrar yolu geçmektedir. Bu organ, meninin miktarının yaklaşık yüzde 20-25'ini oluşturan salgılar üretmektedir. Prostatın salgıları, meninin asiditesini, bazı enzimlerini ve elektrolitlerini oluşturur. Bu salgılar döllenme olaylarında önemlidir. Prostata ait hastalıklar nelerdir? Prostatta ait üç değişik hastalık görülür. Bunlardan ilki prostat iltihabıdır. Prostatit adı verilen bu rahatsızlık, bazı mikroorganizmaların prostata yerleşmesi ile meydana gelir. Daha çok kronik ve sinsi enfeksiyonlardır. Prostatta enfeksiyona zemin oluşturan faktörler; idrar yolunun her türlü enfeksiyonları (böbrekten kaynaklanan, idrar kesesinden kaynaklanan) veya cinsel yolla bulaşan hastalıklar prostat iltihabına (prostatit) yol açabilmektedir. İkinci olarak prostatta iyi huylu büyüme görülebilir. İyi huylu prostat büyümeleri adından da anlaşılacağı gibi prostattaki büyüme, kanser türündeki bir büyüme değildir. Ancak iyi huylu olmasına rağmen idrar yollarını sıkıştırıp daraltması nedeniyle ciddi bozukluklara neden olabilir. 30'lu yaşlarda başlayan bir süreçtir. Fakat genellikle 50'li yaşlarda belirti vermeye başlamaktadır. Artmayan erkeklik hormonuna duyarlılığın yoğunlaşması sonucunda prostatın iyi huylu büyümesi oluşmaktadır. İyi huylu prostat irileşmesi 50 yaşından sonra her yüz erkekten 50'sinde görülmektedir. Bu yüzden erken teşhis için 50 yaşından sonra her erkeğin en az senede bir kez muayeneden geçmesi gerekmedir. Prostata görülen bir diğer hastalık, kötü huylu büyümeler diye ifade edilen prostat kanseridir. Kötü huylu büyümede kanser bulunduğu yerde ve damarlarla yayılarak başka yerlerde doku hasarı yaparak hayatı tehdit eder. Prostat kanseri iyi huylu prostat büyümelerinde olduğu gibi idrar yolunu sıkıştırır onunla benzer şikayetlere neden olur.



Başlık: Cvp: 102
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
PET/CT

PET/CT, pozitron emisyon tomografisi ve bilgisayarlı tomografinin birleşiminden oluşan bir görüntüleme cihazıdır. PET/CT, tıbbi görüntülemede çığır açmış olup 2000 yılında TIME dergisi tarafından tıp alanında "yılın buluşu" seçilmiştir. PET, vücuttaki fizyolojik süreçlerin 3 boyutlu bir görüntüsünü veren ve yıllardır kulanılan bir nükler tıp metodudur. PET cihazının CT ile birleştirilmesi ile anatomik ve fizyolojik bilginin tek seansta elde edilmesini sağlar ve tetkikin doğruluğunu artırır. PET/CT tetkiki için kısaca FDG(florodeoksi glukoz) olarak bilinen 2-floro-2-deoksi D-glukoz'dur (radyoaktif işaretli şeker molekülü). Damar içine verilen FDG; tümör hücreleri gibi, hızla çoğaldığı için yüksek metabolik aktivite gösteren hücrelerde birikir. PET/CT için hastaların tetkik öncesi 6 saat süreyle aç olması gerekmektedir. Hastalar, insulin yada oral antidiyabetik dışındaki ilaçlarını alabilirler. Diyabetik hastalarda, endojen glukozun, FDG ile kompetisyona girmesi nedeniyle görüntü kalitesi suboptimal olabilmektedir. Bu nedenle FDG enjeksiyonu öncesi, kan glukoz düzeyi belirlenir ve genellikle 180 mg/dL üzeri kan glukoz düzeylerinde tetkikin yapılması tavsiye edilmez. FDG enjekte edildikten 1 saat sonra PET/CT görüntülemeye başlanır. PET/CT uygulamalarının büyük çoğunluğu onkoloji alanındadır. Akciğer kanserleri, lenfoma, malign melanoma, baş boyun tümörleri, meme kanseri, kolorektal kanserler, özofagus ve mide tümörleri, jinekolojik kanserler, mezotelyoma, primer kemik tümörleri ve primeri bilinmeyen metastazların Teşhis, Evrelendirme, Yeniden Evreleme Ve Tedaviye Cevabın değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. FDG PET/CT tetkik ile hastaların cerrahi öncesi (biyopsi ile tanı konuldu ise) ve/veya sonrası ve uygulanacak tedavi belirleyecek Evrelendirmede %25-60 oranında değişikliğe yol açmaktadır. Bu değişiklik de hastalara uygulanacak tedavi yöntemini belirlemede önemli rol oynamaktadır. Mesela ameliyat edilemez olarak değerlendirilen hastaların ameliyat edilebileceği (PET/CT sonrası değişikliğin yaklaşık 1/3 oranında) veya hastanın gereksiz yere ameliyat edilmemesi vb.. Hastalar uygulanan tedavi sonrasında kalan dokudaki canlı hücreleri görüntülemede ve tedaviye devam edip etmeme kararı vermede FDG PET/CT tetkiki canlı hücrelerde birikeceğinden önemli rol oynar. PET/CT'nin diğer bir kullanım alanları miyokard enfarktüsü sonrası viyable ancak hiberne doku miktarının belirlenmesidir. Bu endikasyonda PET/CT altın standart olarak kabul edilmektedir. PET/CT'nin ayrıca nöroloji alanında refrakter epilepsilerde cerrahi şansının değerlendirilebilmesi için epileptik odağın saptanması ve Alzheimer hastalığının erken tanısı gibi kullanımları bulunmaktadır.



Başlık: Cvp: 102
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Parkinson nedir?

Parkinson; beyinde 'dopamin' adını verdiğimiz maddenin eksikliği ile ortaya çıkan, kronik nörolojik bir hastalık. Yaşın ilerlemesiyle beyinde dopamin salgılayan hücrelerin azalması veya hasara uğramasıyla ortaya çıkan hastalık, hareket bozukluklarına ve istem dışı hareketlere yol açıyor. Hastalık ellerde ve ayaklarda titreme, hareketlerde yavaşlama, kaslarda sertlik ve yürüme güçlüğü ile karşımıza çıkıyor. Parkinson tanısı nasıl konur? Parkinson hastalığının tanısı klinik bulgularla konulmakta. Özellikle yaşı ileri hastalarda vücudun bir tarafında daha ön planda olmak üzere ellere "para sayar" tarzda titreme, hareketlerde yavaşlama, kolların vücut salınımına iştirak etmemesi ve vücuda yapışık olarak yürünmesi, bakışlarda donuklaşma ve yüz mimiklerinde azalma ile birlikte "maske yüz" diye ifade edilebilen yüz hali, küçük adımlarla ve öne eğilerek yürüme bu hastalığın başlangıç safhasında olunabileceğini düşündürmeli ve hastalar bir nöroloji uzmanına başvurmalılar. Parkinson nasıl bir hastalık ve başlangıçta nasıl tedavi edilir? Hastalığı tanımlamak için diyabet hastalarını örnek gösterebiliriz. şeker hastalığında vücutta insülin üretimi azalıyor ve bu nedenle hastalar önce diyetle hastalığı bir süre kontrol altında tutabiliyor, diyet yetmeyince ilaç tedavisine başlanıyor ve bunun da yetmediği durumlarda insülin tedavisi uygulanıyor. Bu hastalıkta da; başlangıçta eksikliğin ilaç tedavisi ile karşılanabildiği durumlarda hastaların bulguları ortadan kaldırılabiliyor ve hastalar uzun yıllar hayatlarını sorunsuz sürdürebiliyorlar. Kimlerde daha sık görülür? Parkinson; bir ileri yaş hastalığıdır. Parkinson hastalığı görülme sıklığı ve bulguları, yaşa bağlı olarak göreceli olarak ilerliyor. 60'lı yaşlarda, 50'lili yaşlara oranla on kat daha sık görülüyor, 70'te de kendi içinde daha sık. Yani aslında; eğer 120 yaşına kadar yaşasaydık, muhtemelen hepimizde o yaşlarda Parkinson bulguları görülecekti. Hastalığın ortaya çıkış yaşına da endeksli olarak; bulgular ne kadar genç yaşta ortaya çıkarsa, dopaminin üretimi de yıllar içerisinde giderek daha çok azalıyor ve hastalığın seyri yaşı göreceli olarak genç hastalarda biraz daha hızlı gidebiliyor. Parkinsondan korunmak mümkün mü? Diğer hastalıklarda olduğu gibi; spor yaparak, düzenli beslenerek vb. parkinsona dur diyebilir miyiz? İleride Parkinson Hastalığına yakalanmayayım ya da Parkinson'dan uzak olayım diye maalesef ki bir diyet programı veya sağlık stratejisi bulunmamakta. Yaşam tarzı, üzüntü veya stres bu hastalığın görülme sıklığını pek etkilememekte. Erken tanı mümkün mü ya da erken tanının bir avantajı var mı? Hastalığın tanısı klinik bulgularla konulmaktadır. Bir başka deyişle hastalık bulguları ortaya çıktıktan sonra tanı konuluyor. Bazı görüntüleme yöntemleri ile hastalıktan sorumlu bölgeleri ve bu bölgelerdeki dopamin aktivitesini ölçmek mümkün ama bu yöntemler tanı koymaktan ziyade deneysel tedavi yöntemlerinde uygulanan tedavinin etki veya başarısını değerlendirmekte kullanılmakta ve klinik uygulamada tanısal değerleri bulunmamaktadır.Erken tanının kanser hastalıklarındaki gibi hayati önemi yok ama hastalar ne kadar erken tedaviye başlarlarsa hastalık bulgularından etkilenmeden yaşayabilecekleri kaliteli yaşam süreleri da o kadar artmakta. Parkinson hastalarının yaşadığı sosyal problemler nelerdir? Parkinson hastalığı bir yandan hareketlerde yavaşlamaya ve kişilerin önce işerini, sonrasında da günlük aktivitelerini tek başlarına sağlıklı bir biçimde yürütmelerine engel olmakta. Böylelikle hastalar hastalığın ilk ve orta evrelerinde iş hayatlarından ve sosyal hayatlarından kopmakta, ileri evrelerde ise yaşamlarını başkalarından yardım alarak yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Diğer yandan da bu sorunlar zaten hareket yavaşlamasından ve titremeden muzdarip hastaların moral olarak da olumsuz etkilenmelerine ve çoğunun içe kapanıklığının, isteksizliğinin olmasına veya depresyona girmelerine neden olmaktadır.

Başlık: Cvp: 102
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Perianal Fistül

TANIM Anorektum mukozası ile perine cildi arasında gelişen kronik granülasyon dokusu ile döşeli bir yoldur. BELİRTİ ve BULGULAR Perine cildinde, anüse yakın bir ağızdan cerahatli, genellikle ağrısız akıntı, Birlikte pruritis ani bulanabilir. Fistül ortamında abse gelişebilir ve tekrarlayabilir. NEDENLERİ Anal kanaldaki Morgani kriptalarına açılan bezlerin kronik infeksiyonudur. Anorektal abse drenajından sonra ortaya çıkabilir. Anal kanal tek bir ağız olmasına karşılık cillte birden fazla dış ağız bulunabilir. Ender olarak tüberküloz, kanser, ülseröz kolit, Crohn ve lenfogranüloma venereum TANIYA YÖNELİK ARAşTIRMALAR Rektal tuşe Fistülün dış ağzından bir stile yerleştirerek anal kanal ile bağlantı araştırılır. Anoskopi, rektoskopi, sigmoidoskopi Fistülografi Ülseröz kolit ve Crohn hastalığı yönünden araştırmalar TEDAVİ İlaçla tedavisi yoktur, cerrahi girişim tek tedavi yöntemidir. Fistül yolu, ya tümüyle çıkarılır ya da kesilerek açık yara haline getirilir. Altta yatan Crohn hastalığı ve ülseröz kolit gibi hastalıklar tedavi edildiğinde fistül iyileşebilir.
Başlık: Cvp: 112
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Prematürite

Prematüre bebek nasıl anlaşılır? Prematüreliğin belirlenmesi gebelik yaşının belirlenmesi ile mümkündür. Gebeliğin 37. haftasını tamamlamadan önce doğan bebekler prematüre olarak kabul edilir. Gebelik yaşının tayininde güvenilir son adet tarihi, erken gebelik ultrasonografisi gibi bilgiler kullanılmakla beraber Dubowitz veya Ballard yöntemler ile çeşitli fizik muayene bulguları ve nörolojik değerlendirme sonucu elde edilen gebelik yaşı değerlendirilmeleri de kullanılmaktadır. Prematüre bebeklerde hangi sorunlara rastlanır? Sık rastlanan sorunlar şunlardır: Solunum sistemi; Respiratuar distress sendromu Solunum yetmezliği Apne (Solunumun 20 saniyeden uzun süreli duraklaması yada kalp atımının yavaşlaması ve/veya morarmanın eşlik ettiği solunum durması), (Enfeksiyon, konvülsiyon, kan şekeri düşüklüğü, kafa içi kanama, anemi, hipokalsemi sık apne nedenidir. İlerleyen haftalarda gastroösefageal reflü apneye yol açar. Beslenmenin pozisyonu ile geriler.) Hava kaçağı (Pnömotorax ve diğerleri) Kronik akciğer hastalığı(28 günden sonra oksijen ihtiyacının devam etmesi. 1000 gram altında sıklık %70'lerde) Kardiyovasküler sistem; Patent duktus arteriosus (Doğum ağırığı 1000 gramın altında ise %50 sıklıkta) Merkezi sinir sistemi; İntraventriküler kanama (Kafa içi kanama) Periventriküler kanama Konvülsiyonlar Böbrek sorunları; Elektrolit dengesizliği (Sodyum, potasyum vb.) Asit-baz dengesizliği Böbrek yetmezliği Göz sorunları; Prematürelik retinopatisi (1000 gram altındaki bebeklerin %70'inde, 1500 gram altı bebeklerin %25-35'inde görülür. Bütün prematüre bebeklerde doğum sonrası 4-6. haftalarda göz muayenesi önerilmektedir.) Miyopi şaşılık Barsak sistemi; Beslenme sorunları Kasık fıtığı Nekrotizan enterokolit( Prematüre bebeklerde en önemli gastrointestinal sorundur. Beslenme kesilir.) İmmünolojik; Enfeksiyona eğilim (Apne, dolaşım bozukluğu, tansiyon düşüklüğü ile birlikte lökosit sayısının azlığı veya artışı düşündürür) Kan şekeri, kalsiyum ve fosfor dengesi Sarılık (Fizyolojik sarılık 2-4 hafta sürebilir) İşitme bozuklukları (İlk üç ay içinde işitme testi yapılmalı)

Başlık: Cvp: 112
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Romatizma

Romatizma nedir? Eski Yunanca bir kelime olan romatizma, eklemlerde kötü özellikte sıvı birikimi anlamına gelir. Bugünkü bilgilerimizle romatizmanın sadece eklem hastalığı olmadığını, tüm vücut doku ve organlarını ilgilendiren son derece kapsamlı hastalıklar bütünü olduğunu biliyoruz.. Romatizmal hastalıklar kaç çeşittir? Romatizmanın pek çok türü bulunuyor. Eklemleri, kasları, damarları, omurgayı, iç organları (böbrek, akciğer, karaciğer), deriyi, göz gibi organları ilgilendiren çeşitli romatizma tipleri vardır. Her eklem ağrısı romatizma mıdır? Eklemlerimiz en sık kullandığımız bölgelerdir. Tüm vücudumuz gün boyu eklemlere yük bindirir. Kilolu kişilerde bu yük daha da fazladır. Bu nedenle zorlanma, aşırı yük, mekanik olarak sık kullanıma bağlı olarak, travmatik, sistemik hastalıklara bağlı halsizlik durumunda hallerinde de eklem ağrıları sıklıkla görülür. Romatizmal eklem ağrısını diğerlerinden ayıran bazı özellikler vardır. Romatizmal ağrıları diğer eklem ağrılarından ayıran farklar nelerdir? Eklemlerde ağrı, şişme ve eklemin hareketlerinde kısıtlanma olur. Bu şişlik belli bölgelerde değildir, eklemin tamamı diğerine oranla farkedilir şekilde şişer. Bazen kızarıklık ve sıcaklık da eşlik edebilir. Eklemin üstündeki deride döküntü olabilir. El parmaklarında sararma, solma, ciltte sertlik, ellerde sertlik ve sabahları tutukluk diye ifade edilen şikayetler görülür. Ağız ve genital bölgede yaralar, gözlerde iltihaplanma (üveit), göz yaşı azalmasına bağlı kuruluk ve saç dökülmesi yaşanabilir. Yürürken bacaklarda uyuşma ve ağrı, damar tıkanıklığına bağlı bacak şişmesi, ayak ve el parmak uçlarında iyileşmeyen yaralar damar romatizmalarında görülür. Nefes darlığı, akut-kronik böbrek yetmezliği, tekrarlayan ateşli karın, göğüs ve eklem ağrıları gibi birçok yakınmaya sebep olur.
Başlık: Cvp: 112
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Romatoid Artrit

Romatoid artrit (RA) eklem iltihabının (artritin) sık görülen formudur ve eklemlerin içindeki zarda (sinoviyumda) ve/veya diğer iç organlarda iltihaba yol açar. Eklem hattı kalınlaşır ve eklemde ısı artışı, şişme ve ağrıya yol açabilir. RA yıllarca devam eder yani kronik bir hastalıktır. Vücutta değişik pek çok eklemi etkiler. Kıkırdak, kemik ve eklem yapılarına zarar verir. RA'ın nedeni henüz bilinmiyor ve hastalık kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Çocukları ve yaşlıları kapsayacak şekilde herkesi etkileyebilir. Buna rağmen hastalık genellikle genç ve orta yaş döneminde başlar. RA'lı hastalar arasında, kadın erkek oranı 3/1'dir. Hastaların 2/3' ü kadındır. Hastalık tüm ırklarda ve dünyanın her kısmında görülebilir. ROMATİD ARTRİT DİÐER ROMATİZMA ÇEşİTLERİNDEN NASIL AYRILIR RA'yı diğer artrit formlarından ayırmanın önemli bir yolu eklem tutulumunun özelliğidir. Örneğin, RA el bileğini ve pek çok el küçük eklemlerini etkiler. Genellikle tırnaklara yakın eklemleri etkilemez. Osteroartrit yani kireçlenme tam tersi olarak elin daha çok tırnağa yakın eklemlerini tutar. RA'da en çok tutulan diğer eklemler dirsekler, omuz, boyun, çene, kalça, diz, ayak bilekleri ve ayak parmak eklemleridir. RA'da omurga eklemleri genellikle tutulmaz. Bazen boyun omurları tutularak ense ve boyun ağrısı yapabilir. RA'lı bir insanda eklemler genellikle simetrik tutulur yani her iki taraf eklemi tutulma eğilimdedir ( her iki diz veya her iki el bileğinin tutulması gibi). Yani eğer sağ elin parmak eklemleri şişmişse sıklıkla sol elin parmak eklemleri de şişecektir. şişen eklemlerin yerleri ve bazı kan testleri RA'i diğer romatizmal hastalıklardan ayırd etmede temel rol oynar. ROMATOİD ARTRİTİN SEBEBİ NEDİR? Bağışıklık sistemi yani savunma sistemi düzgün çalıştığında vücut savunması bakteri, virüs ve diğer yabancı hücrelere karşı savaşır. RA'de bağışıklık sistemi düzgün çalışmaz ve vücut kendi eklemleri ve diğer organlarına saldırır. RA' de iltihap hücrelere (beyaz kan hücreleri yani akyuvarlar) kandan eklem dokularına doğru hareket eder ve eklemlere saldırırlar. Eklem sıvısı artarve eklemde şişlik meydana gelir. Eklem dokusundaki iltihap hücreleri eklemi etkileyip hasara neden olur. Genlerin Rolü: RA anneden veya babadan çocuklara geçmez. Bunun yerine RA gelişmesine yatkınlık yaratan genler çocuklara geçebilir. Çocuklarda RA hastalığına karşı bir yatkınlık gelişir. Enfeksiyonlar Romatoid Artrite sebep olabilir mi? Pek çok bilim adamı ve doktor RA'nın enfeksiyondan tetiklendiğine inanır. Fakat şimdilik bunun bir kanıtı yok. RA bulaşıcı değildir. Geçirilmiş bir enfeksiyon RA'in başlamasına sebep olabilir. ROMATOİD ARTRİTİN BULGULARI NELERDİR? RA'ın bulguları insandan insana değişir. RA'lı her insanda eklem iltihabı genellikle kalıcıdır. Bazı insanlarda hastalık alevlenme nöbetleri ile seyredip ılımlı ve daha yavaş seyirli olabilir. Fakat genellikle hastalık tedavi edilmezse sürekli aktiftir. Eğer başarılı bir şekilde tedavi edilmezse hastalık gün geçtikçe ilerler ve kalıcı sakatlık yaratabilir. RA hastası iseniz eklemlerinizde sıcaklık, şişlik, hassasiyet, ağrı ve hareket kısıtlılığı yani eklem iltihabı yaşayacaksınız. Bu eklem iltihabı (artrit) belirtileri eklem zarlarının (sinovyum) iltihabından kaynaklanır. Bağışıklık sisteminin eklem zarına giren iltihap hücreleri iltihabı devam ettirir ve doku hasarına sebep olur. Eğer bu iltihap devam ederse veya tedavi edilmezse kıkırdak, kemik, tendon ve eklem bağlarında kalıcı hasara sebep olur. Bu çoğunlukla eklemde sakatlığa neden olur. RA alevlenmelerinde kendinizi hasta ve kötü hissetmenize neden olabilir. İştahsızlık, halsizlik, yorgunluk, kilo kaybı ve ateşe neden olabilir. Kansızlık (anemi) gelişebilir. RA'lı hastaların yaklaşık 1/5'inde deri altında romatoid nodül denilen küçük, ağrısız şişlikler, yumrular oluşabilir. Bunlar sıklıkla dirseklerde, dizlerde yani daha çok basınca maruz kalan düz kemik bölgelerinde oluşur. Bunlar çoğunlukla dirsek etrafında oluşurlar fakat vücudun herhangi başka yerinde ve hatta iç organlarda bulunabilirler. Bazen RA'lı hastalarda akciğer ve kalpte iltihap gelişebilir. Gözyaşı ve tükürük bezlerinin iltihabına bağlı göz kuruluğu ve ağız kuruluğu da ortaya çıkabilir. Nadiren deri, sinirler ve diğer organlarda iltihaba yol açan damar duvarı iltihabı (romatoid vaskülit) gelişebilir. ROMATOİD ARTRİT NASIL TEşHİS EDİLİR? RA in teşhisi için doktorunuz hikayenizi dinleyip muayene yapacaktır. Doktor, eklemlerinizde şişme, ısı artışı, haraket kısıtlılığı ve RA'nın diğer bulgularını (romatoid nodül gibi) arayacaktır. Ayrıca doktorunuz halsizlik, yorgunluk, sabah katılığı (sabah uyandığınızda hissettiğiniz haraket kısıtlılığı, tutukluk hissi) gibi RA ile ilgili bulgularınızın olup olmadığını soracaktır. Tutulan eklemlerin özelliği RA'yı diğer romatizmal hastalıklardan ayırmada temel esastır. Doktorunuz ayrıca belirli kan testleri ve röntgen filmleri de isteyecektir. Romatoid faktör (RF) denen bir testin pozitif (+) (olumlu) çıkması RA' yı desteklemektedir. RF bir romatizma testidir. Fakat eklem yakınmaları olmayan bir hastada RF testinin pozitif (+) çıkması o kişi de RA olduğu anlamını taşımaz yani tek başına RF testi romatizma tanısı koydurmaz. Sıklıkla bakılan ASO testi asla bir romatizma testi değildir ve özellikle başta RA olmak üzere romatizmal hastalıklarda ASO testi kesinlikle bakılmaz ve kullanılmaz. ASO sadece geçirilmiş mikrobik boğaz enfeksiyonunun bir göstergesidir ve yalnızca akut eklem romatizmasında tanı koymada yardımcı bir testtir. Romatoloji polikliniklerinde ASO testi sadece akut eklem romatizması şüphesinde kullanılır. Hastalığınızın şiddetini, alevlenme durumunu gözlemleme ve hastalığın takibi açısından sedimentasyon (ESR) ve CRP testleri de bakılmaktadır. Bu testler vücutta iltihap varlığı durumlarında yükselir. Hastalığa bağlı iltihap durumunun takibinde oldukça faydalı ve tedavinin düzenlenmesinde çok yaralı testlerdir. RA hastalarında uzun süren kronik hastalığa ve ağrı kesici ilaçların sürekli kullanılmasına bağlı anemi (kansızlık), böbrek ve karaciğer fonksiyonlarında bozulma gelişebilir. Doktorunuz bu kan testlerini belirli aralıklarla takip edip gerekli durumlarda gerekli müdahalelerde bulunacaktır. Bu konuda sizde; doktorunuzun size önerdiği tarihlerde düzenli kontrollerinize gidiniz, doktorunuzun size verdiği ilaçları aksatmadan kullanınız, şikayetiniz oluştuğunda zaman geçirmeden doktorunuza başvurunuz. RA tanısı koyduran ya da kesin tanıyı koyduran bir test mevcut değildir. RA' in erken dönemlerinde röntgen filmleri tamamen normaldir. Hastalık ilerledikçe eklem hasarı röntgen filmlerinde görülmeye başlar. Eklem röntgen filmlerinde görülen bu hasarlar kesin tanıyı koymada ve tanıyı doğrulamada çok yardımcıdır. ROMATOİD ARTRİT NASIL TEDAVİ EDİLİR? şimdilik RA'da tamamen iyileşme yok. Güncel tedaviler ile hastalığın ilerlemesini durdurmak mümkün. Güncel tedavi metotları ağrıyı rahatlatma, iltihabı azaltma, eklem hasarını önleme veya yavaşlatma ve hastanın iyilik halini sürdürmeyi hedef almıştır. Modern tedaviler RA'lı hastaların hayat kalitesini arttırmıştır. Tedavi programınız; sizin ihtiyaçlarınız, bireysel yaşam tarzınız, diğer tıbbi sorunlarınız, hastalığınızın şiddeti ve ciddiyeti göz önüne alarak düzenlenir. Sağlık Ekibiniz: RA tedavisinde ROMATOLOG sağlık ekibinin lideri konumundadır. Romatologlar kas, kemik ve eklem hastalıkları konusunda özel eğitimli, uzman hekimlerdir. Romatolog, RA'nın tıbbi tedavisinde sorumlu olacak kişi olarak görev görür. FTR hekimi, fizyoterapist, hemşire, psikiyatrist, ortopedik hekimi ve sosyal hizmetler uzmanı gibi diğer sağlık uzmanları hastalığı yenme konusundaki yardımlarıyla önemli roller oynarlar. Tedavi: RA tedavisinde kullanılan ilaçlar şikayetlerinizi (semptom) rahatlatmaya yarayan ilaçlar ve hastalığın yaptığı hasarı durduran, bu durumu devam ettirmeye yarayan (modifiye eden) ilaçlar olmak üzere ikiye ayrılırlar. Doktorunuz aynı anda iki veya daha fazla ilaç kullanmanızı önerebilir. Bunların her biri RA tedavisinde belirli amaçlara hizmet eden ilaçlardır. Bu ilaçların bazıları tedavi sırasında dikkatli takibi gereklidir. Bütün ilaçlar yan etkilere sahiptirler fakat RA mutlaka tedavi edilmesi gerekli bir hastalıktır. Bu yüzden hasta tedavi seçenekleri konusunda, tedavinin yaralarına karşı riskleri konusunda mümkün olduğunca fazla bilgilendirilmelidir. Doktorunuza, hemşirenize ve eczacınıza tedavi hakkındaki bilmek istediğiniz, aklınıza takılan her türlü soruyu sorun. Tedaviye bağlı yan etkiden şüpheleniyorsanız veya tedavinin iyi gelmediğini düşünüyorsanız bunu doktorunuza bildirin. Tüm tedaviye rağmen, her şey yolunda giderken de ara ara ufak tefek de olsa yakınmalarınızın olabileceğini de unutmamalısınız. Semptomatik (Rahatlatıcı) Tedavi: Aşağıdaki ilaçlar RA ile ilgili semptomları (şikayetleri) rahatlatır. NSAİİ (Kortizon olmayan ağrı kesici ve iltihap gidericiler) ve Aspirin: NSAİİ'ler (voltaren, cataflam, apranax, naprosyn, majezik, endol… gibi) ve aspirin iltihabı ve ağrıyı tedavi etmek için kullanılırlar. NSAİİ'ler tek başlarına RA tedavisi için hiçbir zaman yeterli değildir. RA' li hastalar hastalık aktivitesini baskılayıcı ilaçları da almak zorundadır. NSAİİ ilaçlar ve aspirin mide kanaması gibi yan etkilere neden olabilir. Bu ilaçlar yemeklerle veya yemek sonrası kullanılmalıdır. Ayrıca doktorunuz bu yan etkileri önleyecek ek ilaçlar (mide koruyucuları- Lansor, Omeprol, Protonex, Nexium gibi) reçete edecektir. Aspirin bazı doktorlarca RA tedavisi için kullanılmaktadır. Etkili olabilmek için normal dozundan çok daha yüksek dozlarda kullanılmalıdır. Aspirin diğer ilaçlara göre daha fazla mide problemlerine ve mide kanamalarına yol açmaktadır ve yüksek dozlarda kullanılması gerekmektedir bu nedenle RA tedavisinde aspirin tercih edilmemektedir. Pek çok romatolog günümüzde aspirini ağrı kesici, iltihap giderici olarak kullanmamaktadır. NSAİİ ler kortizonun ağrı kesici ve iltihap giderici etkisine yardımcı olmaları ve kortizon dozunun en aza indirilip hatta kesilmesine yardımcı olmaları nedeniyle de kortizon tedavisine yardımcı tedavi olarak kullanılmaktadır. Analjezikler (Basit ağrı kesiciler): Aspirin veya NSAİİ' lara ek olarak ağrıyı hafifletmek için basit ağrı kesiciler de (analjezikler) yardımcı olabilir. Bu ilaçlar parasetamol (vermidon, parol, tamol vb.), ve metamizol (novalgin, adepiron) içerir. Parasetamol ve metamizol aç ya da tok kullanılabilirler. Mide üzerine yan etkileri yoktur. Böbrekler ve karaciğer üzerine yan etkileri çok nadirdir. Bu açıdan kortizon ve NSAİİ lere yardımcı ağrı kesici olarak rahatlıkla kullanılabilirler. Uyuşturucu özellikteki (Narkotik) ağrı kesiciler yan etkileri, bağımlılık yapmaları ve iltihaba giderici olmadıkları için romatizmal hastalıkların tedavisinde önerilmezler. Bazı özel durumlarda hekim kontrolünde kullanılabilirler. Glukokortikoidler (Kortizon): Glukokortikoidler (kortizon, prednizon) (prednol, deltakortril, ultralan, flantadin) RA ya bağlı şikayetleri azaltıp rahatlatmada oldukça etkilidirler. Hızlı ve güçlü bir ağrı kesici, iltihap giderici etkiye sahiptirler. Fakat uzun süre ve yüksek dozda kullanımlarda ciddi yan etkilere sahiptirler. Bu ilaçlar kortizol isimli hormonla ilgilidir. Kortizol vücutta doğal olarak bulunan ve kan basıncı ve nabız gibi önemli vücut fonksiyonlarını kontrol eden çok önemli fonksiyonlara sahip bir hormondur. Kortizolsüz yaşam mümkün değildir. Eğer yüksek dozda kortizonu uzun süre alırsanız yan etkiler başlar. Uzun süre yüksek doz kortizon kullanımı kolay ezikler, ciltte morluklar, çatlaklar, sivilceler, ense omuzlar ve karında yağ toplanması, erken damar sertliği gelişimi, erken koroner arter hastalığı gelşimi, şeker hastalığına eğilim yaratması, osteoporoz, kaslarda erime, kemik nekrozları, erken katarakt gelişimi, göz tansiyonunun yükselmesi (glokom), kilo artışı, ay dede yüzü (yuvarlak yüz), enfeksiyonlara yatkınlık ve psikiyatrik problemlere yol açabilir. Nadiren yüksek doz kortizonla kısa süre tedaviden sonra da ciddi kemik hasarları gelişebilir. Genelde RA' in tedavisinde yüksek doz kortizon gerekli değildir. Bazen ciddi organ tutulumu veya damar duvarı iltihabı (romatoid vaskülit) durumlarında yüksek doz kortizon kullanılabilir. Eklem iltihabını kontrol etmek için NSAİİ lerle birlikte düşük doz kortizon kullanılabilir. Özellikle hastalığın başlangıç dönemlerinde hastalığın aktivitesini baskılayıcı ilaçların etkileri ortaya çıkıncaya dek geçen 1-3 aylık dönemde kortizon kullanılabilir. Bazı hastalarda hastalığa bağlı yakınmaların baskılayabilmesi için sürekli kortizon kullanmak zorunda kalınabilinir. Bu durumlarda kortizonun yan etkileri açısından sürekli kontrol altında tutulup gerekirse bunları önleyici tedaviler vermek gereklidir. Kortizonun pek çok yararı ve yan etkileri verilen doza bağlıdır. Amaç mümkün olduğunca yan etkilerden kaçınılarak en düşük ve en etkin kortizon dozunu bulmaktır. Düşük doz kortizon kullanımı kortizona bağlı yan etki riskini en aza indirir. Aynı zamanda günde tek doz olarak kullanım da kortizonun yan etkilerini azaltmada oldukça etkilidir. RA' li hastaların uzun dönem tedavi aldıklarından kortizon tedavisi tedavinin temel ilacı olarak düşünülmemelidir. Eğer düzenli kortizon kullanıyorsanız kalsiyum ve D vitamini almanız gerekmektedir. Bunun yanında günlük süt ve süt ürünleri tüketimini de (günde en az 1 bardak süt veya 1 kase yoğurt veya 1 kibrit kutusu büyüklüğünde peynir) arttırmanız gereklidir. Düzenli süt ve süt ürünleri tüketiyorsanız kalsiyum ve D vitamini ilaöları kullanmayabilirsiniz. Eğer kemik erimesi (osteoporoz) varsa buna yönelik ilaçlar (Bonviva, Fosomax, Actonel vb.) kullanmanız gerekmektedir. Günde 16 mg dozun üzerinde Prednol veya 20 mg üzerinde Deltakortril kullanıyorsanız yemeklerle birlikte aldığınız tuzu azaltmalısınız. Kortizon yüksek dozlarda vücutta su ve tuz tutulumuna sebep olarak tansiyonunuzun yükselmesine sebep olabilir. Temel bilinenin aksine kortizon kilo aldırmaz fakat iştahı arttırır. Buna bağlı kilo alma şikayetiniz ortaya çıkabilir. Kortizon kullandığınız süre içersinde iştahınızı kontrol altında tutmalısınız. Uzun süre kortizon kullanımı vücudun kortizol üretimini azaltıcı veya durdurucu etkiye sahiptir. Kortizon kullanan bir hastanın kortizonu doktorunun bilgisi dışında önemli oranda azaltması veya kesmesi son derece tehlikelidir, Çünkü vücut kendisi için gerekli ve yeterli kortizolü hemen üretmeye başlayamaz. Cerrahi girişim veya trafik kazası gibi yüksek stres dönemlerinde vücudun kortizon gereksinimi artacağından kortizon dozu arttırılmalıdır. Ayrıca herhangi bir sebeple başvurduğunuz her doktora mutlaka kortizon kullandığınızı söylemelisiniz. Kortizon ilaçlarının ampul formları (prednol flakon, kenakort vb…) bir veya daha fazla eklem içine enjeksiyon şeklinde uygulanabilir. Bu tür tedaviler hızlı bir şekilde iyileşme sağlayabilir. Sürekli ağrılı ve şiş olan veya sıklıkla alevlenme gösteren eklemleri rahatlatabilir. Etki belirli bölgede (lokal) olduğu için, eklem içine yapılan enjeksiyon iltihabı geçici olarak kontrol eder ve günlük kortizon haplarının sebep olduğu istenmeyen yan etkileri önler. Eğer enjeksiyonlar yılda birkaç kezden fazla yapılırsa eklemlerde zararlı yan etkilere yol açabilir. Eklem enjeksiyonları 3 aydan daha kısa sürede tekrarlanmamalıdır. Hastalığı Modifiye Edici İlaçlar (Hastalık ilerlemesini ve alevlenmesini önleyen ilaçlar) Altın Tedavisi: Altın, enjekte edilebilen altın tuzları şeklinde, RA tedavisinde 60 yıldan daha fazla süredir kullanılmaktadır. Altın enjeksiyonları kalça veya kol kaslarına yapılır. Hap formları (Ridoura) son 15 yıldır kullanılmaktadır. Son yıllarda, yeni gelişen tedaviler nedeniyle altın tedavisi pek çok romatolog tarafından tercih edilmemektedir. Methotreksat: 1980'lerin ortasından itibaren methotraksat (MTX, Emthexate, Trexan) sık kullanılan ve etkili bir ilaçtır. Metrotrexate haftada bir kez kullanılır. Tablet veya iğne (enjektable) (Metoject) çeşitleri vardır. Methotrexate asla her gün kullanılmamalıdır. Her gün kullanılırsa çok ciddi yan etkilere sebep olabilir. Methotrexate oldukça yüksek dozlarda çeşitli kanser hastalıklarında da kullanılan bir ilaçtır fakat RA'da daha düşük dozlarda ve haftada bir kez kullanılmaktadır. İlacın tablet dozu haftada 1 gün, sabah, aç karına yemekten 30 dk önce ve suyla alınmalıdır. Genellikle 3 veya 4 tablet olarak başlanıp 10 tablete kadar dozu yükseltilebilmektedir. Bu karar tamamen doktorunuza aittir. Çeşitli nedenlerle özellikle bulantı kusma yakınması gibi durumlarda, aynı gün içinde aldığınız dozu ikiye bölerek sabah ve akşam şeklinde kullanabilirsiniz. Genellikle haftada bir 8 veya 10 tablet dozlarına gereksinim duyulduğunda veya ilacı ağız yoluyla aldığınızda bulantı kusma gibi yakınmalarınız çok oluyorsa doktorunuz iğne tedavisi şeklinde tedavinizi düzenleyebilir. İğne tedavisinde aç tok olmanız fark etmez fakat yine ancak haftada 1 kez uygulama yapmanız gereklidir. MTX'ın başka önemli sağlık problemi olmayanlarda güvenle kullanılabileceği düşünülmektedir. Doktorlar karaciğer, böbrek hastalığı, akciğer problemi, kemik iliği yetmezliği veya kalp yetmezliği olanlarda MTX tedavi olarak başlamadan önce çok dikkatli incelemeler gereklidir. MTX alanlar alkol almamalıdır. Doktorunuz siz ilacı alırken karaciğer veya kemik iliği fonksiyonlarında anormallik olup olmadığını anlamak için sık sık (ayda 1 veya 3 ayda 1) karaciğer fonksiyonlarınızı ve kan sayımlarınızı kontrol edecektir. Methotrexate kullanırken akciğer iltihabı nadiren gelişebilir. İlacı alırken kuru öksürüğünüz olursa hemen doktorunuza haber verin. Mide rahatsızlığı, ağızda hassasiyet, baş ağrısı, baş dönmesi veya ishal diğer görülebilecek yan etkilerdir. UYARI: MTX doğumda problemlere neden olabilir. Kadın ve erkek planlı bir gebelikten 90 gün önce (hamile kalmadan en az 3 ay önce) MTX almayı bırakmalıdır. Erkek ve kadın için bu durum geçerlidir. Eşlerden kim MTX kullanıyorsa hamilelikten önce ilaç kesilmelidir. Hamile ve emziren kadınlar ve ciddi böbrek veya karaciğer hastalığı olan, alkol içen veya AIDS' li hastalarda MTX kullanılmamalıdır. MTX alırken doktorunuza hamilelik durumunuzu hemen bildirin. Siz ve sağlık ekibiniz sizin için en iyi tedaviyi belirleyecektir. Hidrosiklorokin ve Klorokin (Sıtma ilaçları): Malarya (sıtma)tedavisi için üretilen antimalaryal ilaçlar yıllardır RA tedavisi için kullanılmaktadır. Bu tedavi türünün bir örneği hidrosiklorokindir (Quensyl, Plaquenil). Hidrsiklorokin eklemlerde ağrı, şişme, katılık ve ağrılarını rahatlamaya yarayan etkili bir ilaçtır. Günde bir veya iki defa ağızdan tablet olarak tok karına alınır. Ciddi yan etkileri sık değildir. Hidroksiklorokin alan hastalar yılda 1 kez, klorokin alan hastalar 6 ayda 1 kez görme alanı testi ile göz muayenesi olmalıdırlar. Göz üzerine yan etkiler nadirdir ve erken teşhis edilebilirse geri dönüşümlüdür kalıcı hasar bırakmaz. Sülfasalazine (Salazopyrin En Tab): Sülfazalazine (Salazopyrin) bir antibiyotik ve bir iltihap giderici ilaçtan oluşan bir ilaçtır. İltihaplı bağırsak hastalıklarında da kullanılmaktadır. Yan etkileri döküntü, mide rahatsızlığı, baş ağrısı, beyaz kan hücrelerinde ve trombositlerde azalma ve karaciğer yan etkilerini içerir. Hamilelik düşünülüyorsa hamilelikten 3 ay önce kesilmelidir. Erkek kullanıyorsa yada kadın kullanıyorsa her ikisi de ilacı hamilelikten önce kesmelidir. Leflunamid (Arava): RA'ın tedavisinde hastalığı modifiye edici olarak kullanılan yeni bir ilaçtır. Leflunamid'i (Arava) kullanırken kan sayımı ve karaciğer fonksiyon testlerini içeren ilaç etkilerini takip etmek için belirli kan testlerine ihtiyaç duyulur. Yan etkiler deri döküntüleri, mide barsak yakınmaları, karaciğere ait enzim bozuklukları ve geri dönüşümlü saç dökülmesidir. Aktif enfeksiyonu olanlar bu ilacı kullanmamalıdır. Gebe veya emziren kadınlarda leflunamid kullanmamalıdır. Hamile olma olasılığı olan kadınlar leflunamid kullanırken doğum kontrolünü iyi uygulamalıdırlar yani leflunamid kullanırken hamile kalınmamalıdır. Eğer kadın hamile kalmak isterse, leflunamid alımını kesmeli, vücudundan leflunamidin atılımını kolaylaştıracak başka ilaçlar (reçine) kullanmalıdır. Çocuk sahibi olmak isteyen erkeklerde aynı işlem uygulamak zorundadır. Biyolojik İlaçlar: RA tedavisinde biyolojik ilaçlar adı verilen yeni bir ilaç grubu 1998'lerin sonunda bulunmuştur. Etanerecpt (Enbrel), infliximab (Remicade), adalimumab (Humira) başka ilaçların yaptığı gibi tüm bağışıklık (savunma) sistemini etkilemeden RA'in oluşmasında rol oynayan özel kimyasal maddeleri hedef alır. Bu biyolojik ilaçlar iltihap ve doku hasarında önemli bir rol oynayan TNF denen kimyasal maddeyi bloke ederler. Etanercept (Enbrel) deri altına hasta veya hasta yakını tarafından haftada 2 kez enjekte edilir. Evde uygulanımı, uygulama esnasında hastaneye yatmak zorunda olunmaması önemli bir avantajıdır. Bazılarına göre tedavinin etkisi birkaç hafta içinde ortaya çıkar. Büyük bir çoğunlukta ise etkisi 3 ay içinde oluşmaktadır. Enjeksiyon bölgesinde döküntü, kaşıntı veya kırmızılık gelişebilir. Fakat bu genellikle zamanla düzelir. Etanercept kullanırken enjeksiyona ait yan etkiler gelişirse, doktorunuza haber veriniz. Enbrel kullanırken ateşli bir enfeksiyon geçirirseniz ilacı kesip doktorunuza başvurunuz. Doktorunuz tekrar başlayıncaya kadar ilaca ara veriniz. İnfliximab (Remicade) ilk iki dozu 15 günde bir, üçüncü dozu bir ay sonra ve daha sonraki dozları iki ayda bir damardan serum (infüzyon) şeklinde yapılır. Bu ilaçla birlikte MTX tedavisi de verilir. Beklenmeyen yan etkiler görüldüğünde doktorunuza başvurunuz. İlacı kullandığınız dönem içinde ateşli bir hastalık geçirirseniz mutlaka doktorunuza başvurunuz. Adalimumab (Humira) 15 günde bir kez cilt altına enjekte edilir. Evde uygulanım kolaylığı ve rahatlığı vardır. Hasta veya hasta yakını tarafından rahatça uygulanabilir. Enjeksiyon bölgesinde birkaç gün içinde kaybolan hafif bir kızarıklık ve kaşıntı olabilir. Korkulacak bir durum değildir. Bu ilaçları kullanmadan önce tüberküloz (verem) geçirip geçirmediğiniz veya tüberküloz mikrobu taşıyıp taşımadığınız araştırılır. Eğer gerekirse vereme direnç kazanmanız ve korunmanız için INH isimli ilaç 6-9 ay süreyle size verilir. Evde uygulanım kolaylığı olmasına karşın tüm biyoljik tedavi alan hastalar ayda 1 kez doktoru tarafından görülüp takip edilmelidir. Egzersiz, Aktivite ve Dinlenme Yıllarca eklem iltihabı (artrit) olan hastaların eklemlerini korumak için dinlenmeleri gerektiği düşünülmüştür. şimdi, buna rağmen doktorlar ve fizyoterapistler zarar vermeden egzersizle sağlığınızı ve formunuzu geliştirebileceğinizi bilmektedirler. 1996 daki fiziksel aktivite ve genel sağlık hakkındaki genel cerrahların raporuna göre, düzenli fiziksel aktivite yorgunluğu azaltır, kasları ve kemikleri güçlendirir, esnekliği ve dayanıklılığı artırır ve genel olarak iyi olma hissini geliştirir. Bu düşünceyle, sağlık ekibinizle çalışarak en iyi egzersiz, aktivite ve dinlenme programınızı belirleyebilirsiniz. Tedavi edici egzersizler, günlük aktiviteler için gerekli kabiliyetinizi geliştirmek için doktorunuz, fizik tedavi uzmanı ve fizyoterapist tarafından belirlenecektir. RA hastalığınız varsa eklemlerinizi esnek, kaslarınızı güçlü tutmak, kalp ve akciğerlerinizi sağlıklı tutmak için egzersiz önemlidir. Dinlenme yatakta uzanma gibi genel olabilir veya splint (atel) kullanmak gibi özel bir ekleme yönelik olabilir. Hastalığınıza bağlı olarak değişik oranlarda egzersize, aktivite ve dinlenmeye ihtiyaç duyarsınız. Fiziksel sağlığı elde etmek için egzersizlerinizi ve istirahatlerinizi nasıl ayarlayacağınızı öğrenmeniz önemlidir. Eklem ağrılı, şiş ve sıcak olduğunda dinlenme eklem iltihabının azalmasına yardım edecektir ve genel (eklem hareketlerini açıcı) ROM egzersizleri eklem hareketlerinin yapılmasını kolaylaştıracaktır. Doktorunuza ve terapistiniz hangi tür dinlenmeye ne kadar ihtiyacınız olduğunu belirlemede rehberlik edecektir. Buna rağmen geçici olarak aktivite düzeyinizi düşürmeniz tüm eksersizi durdurmanız anlamına gelmez. ROM egsersizleri yaparak eklem hareketliliği üzerinde çalışmalı ve izometrik egzersizlerle kas kuvvetini arttırmalısınız. ROM (Eklem haraket açıklığını koruyucu) Egzersizleri: Eklem hareketliliği korumak için uygulanır ve ağırlık olmadan yapılır. Bu egzersizle eklem katılığını azaltıp eklem esnekliğini korumaya yardım ettiklerinden dolayı yararlıdır. İzometrik Egzersizler: Eklemlerinizi hareket ettirmeden kaslarınızı güçlendirmenize yardım eder. Doktorunuz veya fizyoterapistiniz bu egzersizleri nasıl düzgün olarak yapacağınızı öğretecektir. Bu egzersizler eklemlerinize hareket yaptırmadığından dolayı eklem iltihabı mevcutken bile rahatlıkla uygulanabilir. Alevlenme dönemlerinde suda egzersizlere devam edebilirsiniz Çünkü suyun kaldırma gücü eklemlerinizi korumaya yardım eder ve hareketleri daha kolay yapmanızı sağlar. Yakınmalarınız kontrol altına alındığında aerobik egzersizleri de içeren büyük bir egzersiz programına dereceli olarak yeniden başlamalısınız. Kardiyovasküler (kalbi çalıştırıcı) egzersizler tüm sağlığınız, kilo kontrolü, kas güçlülüğü ve enerji düzeyiniz için önemlidir. Düşük etkili kondüsyon programları (yürüyüş veya sabit bisiklet sürme gibi) genellikle iyi seçeneklerdir. Size uygun bir program için doktorunuzdan veya fizyoterapistinizden görüş almalısınız. Fiziksel veya Uğraşı Terapisi Terapi RA'li pek çok insana yardım edebilir. Fizyoterapistler özel ihtiyaçlarımızı değerlendirerek eklem hareketliliği, kas kuvveti ve aerobik formuna uygun egzersizleri öğreteceklerdir. Fizyoterapistler ağrıyı, şişmeyi ve katılığı azaltmak ve hareketleri daha kolay yapmak için sıcak ve soğuk tedavilerin nasıl etkili uygulanabileceği konusunda değerli önerilerde bulunabilirler. Bazen ağrıyı azaltarak veya eklem hareketliliğini geliştirerek için derin sıcaklık veya elektriksel uyarı uygulamak için özel aletler kullanabilirler. Ayrıca splintler, yürümeye yardımcı aletler, postoperatif rehabilitasyon ve ortopedik ayakkabılar kullanılabilir. Uğraşı terapistleri eklemlerinizi nasıl koruyucu kullanacağınızı öğretirler. Ayrıcı işte ve evde eklemlerinizdeki stresi azaltmak için günlük işleri nasıl yapacağınızı gösterirler, Enerjinizi akıllıca kullanmayı ve günlük aktiviteleriniz verimli şekilde planlamanızı da öğretirler. Ayrıca gevşeme tekniklerini de öğretebilirler. Eklem Cerrahisi Ne Zaman En İyi Seçenektir? Ciddi eklem hasarına bağlı ağrı ve hareket bozukluğu yaşarsanız, total (tüm) eklem protezi düşünülebilir. Eklem protezi size özgür olabilmeyi sürdürme imkanını sağlar. Özel eğitimli ortopedi cerrahları bu ameliyatları yapabilirler. Cerrah hasarlı eklem parçalarını metal veya plastik maddelerle değiştirir. Bu parçalar kemiğe bir yapışkan veya sıkı bir vidayla yerleştirilir. Tüm diz protezi sıktır. El cerrahisi ikinci sıradadır. Cerrahilerin pek çoğunda ameliyat sonrası rehabilitasyon (bakım) gerektirir. Bu sayede yeni eklemden en iyi yararı sağlamak mümkündür. Cerrahiden önce kaslarınızı hazırlamak için bir egzersiz programına tabi tutulabilir. Protez uygulanan eklem ağrımaz ve iyi bir bakım ve egzersizle oldukça konforlu ağrısız bir yaşanti sürmenize yardımcı olur. DİYET ROMATOİD ARTRİT TEDAVİSİNE YARDIM EDEBİLİR Mİ? RA'lı bazı hastalar belirli yiyeceklerin eklem şişliklerini ve ağrısını arttırdığını veya azalttığını düşünürler. Dikkatli bilimsel çalışmalar diyet değişimlerinin pek çok RA'lı hastada hastalığı tedavi etmede veya hastalığa sebep olmada önemli etkisi olduğunu ispatlayamamıştır. Buna rağmen omega-3 yağ asitleri (soğuksu balıklarında mevcut) yeterli miktarda alındığında RA'e bağlı iltihabı ılımlı olarak azaltabilir. Yeterli protein ve kalsiyum içeren sağlıklı bir diyet çok önemlidir. Artritin alevlenmeleri sırasında, iştah kaybı ve kilo kaybı olabilir. Bu zamanda yeterli kalori aldığınızdan emin olmalısınız. Artritin daha az aktif olduğu veya kortizon alındığı zamanlarda, fazla kilo alımından kaçınmak önemlidir. Aspirin veya NSAİİ alıyorsanız mümkün olduğunca alkol almayın ve alkolü MTX ile almaktan kaçının. RA'lı tüm hastalar ve özellikle kortizon alanlar kalsiyum desteği ve D vitamini içeren multivitaminleri almalıdırlar. DEÐİşİK BİR İKLİM YARARLI OLABİLİR Mİ? RA dünyanın her yerinde olur, yani iklim RA' i önlemez veya tedavi etmez. RA' li pek çok insan ani hava veya basınç değişikliklerinin yakınmalarını arttırdığının farkına varırlar. Pek çok insan için, değişik bir iklime gitmek artritlerde yeterli değişiklik yapmaz. RA YÖNETİMİ RA tahmin edilemez olduğundan uzun süreli veya devamlı süren ağrı ile karakterizedir. Pek çok eklemi etkileyebilir. Stres ve depresyona neden olabilir. Bazı depresyon duyguları normaldir. Fakat bunlar hastalıkla baş etmeyi daha zor hale getirir. Bunun için her günü olabildiğince dolu yaşamayı seçmek önemlidir. İlaçlar, dinlenme ve egzersiz şikayetleri hafifletmek için en iyi kombinasyondur. Siz ve aileniz hastalık hakkında her şeyi öğrenmeksizin ve birbirinizle doktorunuzla ve bakımınızda yer alan diğer sağlık uzmanlarıyla tartışmalısınız. Ruh sağlığı uzmanlarıyla uyum sağlayıp, problem çözme yeteneği üzerine konuşma da yardımcı olabilir.
Başlık: Cvp: 112
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Renk Körlüğü Nedir?

Renk körlüğü değişik renkleri ve gölgeleri algılamaktaki bozukluğu tanımlamak için kullanılır. Kadınlardan fazla erkeklerde görülen, oldukça yaygın bir durumdur. Kadınlarda yüzde 0,6–0,8 oranında rastlanılmasına rağmen bu oran erkeklerde yaklaşık yüzde 10 dur. Bu hastalığın nedeni; gözün retina tabakasındaki bazı pigmentlerin eksikliği veya hiç olmamasıdır. Renk körlüğü aynı rengin tonlarını ayırmakta olan güçlük şeklinde hafif olabileceği gibi hiç bir rengi ayıramayacak kadar şiddetli olabilir. En çok görülen tipi, kırmızı ile yeşilin ayırt edilememesidir. Nadir görülen bazı vakalarda ise bütün renklerin ayırt edilememesi ve dünyanın siyah - beyaz görülmesi söz konusudur. Her 20 erkekten ve her 200 kadından birinde vardır. Çoğu renk körü olduğunu kendiliğinden fark etmez. Renk Körlüğü Kimlerde Görülür? Erkeklerin yüzde 8 inde kadınların yüzde 1'inden azında renk körlüğü vardır. Renk körlüğünün çoğu doğumda mevcuttur. Fakat bazı renk körlüğü bulunan kişilerde hastalık kalıtsal değildir. Doğum esnasında lens saydam iken yaşlandıkça koyulaşır. Kullanılan ilaçlar ve göz sinirindeki rahatsızlıklar renk körlüğüne neden olabilir. Belirtileri Nelerdir? Renk körlüğünün yaygın türü olan kalıtsal renk körlüğünde yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı, aynı biçimde algılanır ve ayrı renkler ancak yoğunluklarıyla ayırt edilebilir. Bu bozukluk doğuştan geldiğinden renk körleri zamanla belirli tonları ayıracak hale gelebilirler. Renk körlüğünün ender görülen ve ciddi olan türünde ise görüş bozukluğu ilerleyicidir ve hasta her şeyi siyah - beyaz görür. Renk körlüğü günlük yaşamda önemli bir sorun oluşturmaz, ama hasta, renklerle ilgili belirli işlerde çalışamaz. Kırmızı - yeşil renkler bütün dünyanın kara ve deniz işaretlerinde yaygın olarak kullanıldığından, renk körleri sürücülük ve denizcilik yapamazlar. Bu renklerde önemli uyarılar yapıldığından, görülmemeleri yaşamsal tehlike oluşturabilir. Renk körlüğü nasıl tespit edilir? Oldukça güçlük çeken çocuklar renk körlüğünü de içeren göz problemleri açısından kontrol edilmelidirler. Ailesinde renk körlüğü bulunan kişiler, yaptığı işte renk ayrımı zorunluluğu olanlar veya renkleri ayırmada problemi olanlar bu açıdan tetkik edilmelidir. Renk körlüğü tedavi edilebilir mi? Kalıtsal renk körlüğünün tedavisi yoktur. Görme sinirinin zayıflamasına bağlı olan ve görme bozukluğu ile birlikte seyreden renk körlüğü ise bir ölçüde düzeltilebilir ya da en azından ilerlemesi engellenebilir. Renk körlüğü doğuştan olduğunda zararsızdır, hatta birçok kişi uzun süre renk körü olduğunun farkına bile varmaz; ancak bir göz muayenesiyle durum ortaya çıkabilir. Renkleri ayırt etme gücündeki değişiklik, göz bozukluğundan da ileri gelebilir. Bu durumda en iyisi, bir göz hastalıkları uzmanına gidip tedavi görmektir.

Başlık: Cvp: 112
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Reflü nedir, nasıl oluşur?

Reflü kelime anlamı olarak geriye kaçış demektir. Gastroözofageal reflü (GÖR); asitli mide içeriğinin mideden (Gastro) yemek borusuna (Özofagus) geri kaçışıdır. Yemek borusunun alt ucunun mide ile birleştiği yerde alt özofagus büzgeçi denilen, kastan oluşmuş kapak işlevli bir yapı bulunur. Bu büzgeç yemek mideye inerken gevşer sonrasında mideden tekrar yukarıya çıkmaması için büzüşür. Yani bu büzgeç normalde sadece yutma işlevi sırasında açılır. Reflü'de ise büzgeç kapalı olması gerektiği zaman gevşer ve mide içeriği yemek borusuna geri kaçar. Mide kendi salgıladığı güçlü aside karşı dayanıklıdır. Halbuki yemek borusunun yüzeyinin bu güçlü asitten korunacak bir özelliği yoktur. Yemek borusu uzun süre mide asidine maruz kalırsa yüzeyi hasarlanır; buna Ösofajit denir. Ösofajit uzun vadede yemek borusu kanserine yol açabilir. Yemek borusu kaslarının kalınlaşması sonucu; yemek borusu büzgecinde basınç düşüklüğü, geçici gevşemeler, ya da mide içindeki basıncın artması veya mide hacminin artması gibi durumlar sonucunda reflü oluşur. Reflü'nün (GÖR hastalının) belirtileri nelerdir? GÖR'ün en önemli belirtisi göğüste yukarıya doğru yayılan yanmadır. Yanma midede, boğazda veya boyunda hissedilebilir. Özellikle alkol, turşu, çikolata, ekşi, acı ve baharatlı yiyecekler yanmayı şiddetlendiren besinlerin başında gelmektedir. Diğer önemli belirti ise bulantı olmaksızın, mide sıvısının istem dışı ağza gelmesidir. Bu özelliği ile kusmadan ayırt edilir. Haftada bir veya daha sık, göğüste boğaza doğru yükselen bir yanma, ağza acı-ekşi su gelmesi hastalığın tanısı için yeterlidir. Saydığımız bu iki önemli belirtinin dışında, reflü'nün başka organları tahrişinden dolayı ortaya çıkan belirtiler de GÖR hastalığının tanınmasında önemlidir. Geçmeyen gıcık öksürüğü Ses kısıklığı Ses tellerinde polip veya nodül Tedavi edilemeyen larenjit ve farenjit gibi boğaz enfeksiyonları Boğazda dolgunluk hissi Sık sık boğaz temizleme ihtiyacı Tedaviye iyi yanıt vermeyen astım Tekrarlayan zatürre Uykuda kısa süreli soluk durmalarında altta yatan hastalık olarak Reflü'den şüphe edilmelidir. Sürekli boğaz temizleme ihtiyacı, ses kısılması, sık sık farenjit veya larenjit sorunu olan kişilerin çoğunda esas neden reflüdür. Yine müzmin öksürüğü olanların yarısında reflü hastalığı olduğu ortaya konmuştur. Hatta yıllarca öksürüp bir tanı konmadan doktor doktor gezen hastalar vardır. Astım ile reflü birlikte ise biri diğerini kötüleştirir. Reflüden şüphelenilen hastaların bazısında ise kalp ağrısından ayrılması imkansız göğüs ağrısı meydana gelir. Böyle durumlarda öncelikle kalp tetkiki yapıldıktan sonra reflüden şüphelenmek en doğru yoldur. Yutma güçlüğü, ağrılı yutma, mide kanaması veya kilo kaybı reflünün bulguları olabildiği gibi tamamen farklı bir hastalığa da işaret edebilen durumlardır. Çocuklarda reflü hastalığı, basit kusmalar şeklindedir ancak özellikle süt çocuğu döneminde "ani çocuk ölümü" sendromu sorumlusu olabilmektedir. Çocukluk döneminde duruş bozukluğu, büyüme gelişme geriliği, kansızlık, zatürre atakları, solunum yolu hastalıkları, yeni doğanda boğulma atakları da GÖR'ün başvuru nedenleri arasındadır. Çocukluk çağı astımının üçte birinin altında reflü yatmaktadır. Reflünün yol açtığı hastalıklar nelerdir? Reflü tedavi edilmezse: Çocuklarda büyüme-gelişme geriliğine, Akciğere mide sıvısı kaçmasına bağlı zatürreye, Larenjit, farenjit, bronşit, astım gibi solunum yolu hastalıklarına, Yemek borusu iltihabına (özofajit), Peptik darlığa (midenin bir kısmının daralması), Sindirim kanalı kanamalarına, Anemiye, Yemek borusu kanserine zemin hazırlayan Barrett hastalığına Kansere yol açabilir. Reflü tedavisi İlaç tedavisi ve cerrahi tedavi olmak üzere iki yöntem vardır. Reflü tedavisinde altta organik bir neden yoksa hastaya asit oluşumunu engelleyici ilaçlar ve mevcut asidi nötralize edici ilaçlar verilir. Cerrahi tedavide ameliyatla mide ile yemek borusu arasındaki büzgeç kas kuvvetlendirilir Genelde mide fıtığı varsa bazende ilaç tedavisinden sonuç alınamadığında başvurulur. Uzun süre ilaç kullanmak istemeyen hastalarda ise eğer cerrahi tedavi uygunsa ve hasta da istiyorsa uygulanabilir. Hasta cerrahi tedavinin yan etkileri ve komplikasyonlar hakkında mutlaka bilgilendirilmelidir. Reflü hastalığı, kronik bir hastalıktır zaman zaman şikayetler artabilir, azalabilir, kaybolabilir ve tekrarlayabilir. Bu nedenle reflüyü önlemek için hastanın uyması gereken kurallar vardır. Reflüyü önlemenin yolları: Yüksek yastıkta yatın (Yatarken vucudun üst kısmı ve baş yüksekte olmalıdır). Fazla miktarda yemekten kaçının (Fazla yemek mide basıncını artırır ve reflü olasılığı artar). Az miktarda sık ve düzenli yemek yiyin. Yiyecekleri yavaş yiyip, iyi çiğneyin. Yağı azaltın (Kızartmalar, fast food yiyecekler ve margarinden kaçının. Aşırı yağlı yiyeceklerin midede kalma süresi de yüksektir ve daha fazla mide asidi salınmaktadır). Çikolatadan kaçının (Çikolatada bulunan metilksantin denen madde yemek borusundaki kasları gevşeterek sinkterde gevşemeye yol açar). Kahveden kaçının çayı az tüketin (Kafeinli veya kafensiz kahve reflü olasılığını artırır). Yemek borusunu irite eden maddelerden kaçının. Alkol, kola, gazoz gibi asitli içecekler, konserve meyve suları, içmeyin. Çok baharatlı yiyeceklerden, turşu ve sirkeden kaçının (Baharatlar reflünün şiddetini arttırarak midede yanmayı arttırabilir. Bu nedenle baharatlı hazır gıdaları sınırlandırıp yemeklerinize daha az baharat kullanınız. Yemekten sonra hemen yatmayın en az 1 saat oturun. İçkilerden kaçının (Alkol mide asidini artırmaktadır). Sigara ve diğer tütün ürünlerinden sakının (Nikotin yemek borusunun alt kısmındaki büzgeci gevşetmektedir). Kilo almayın (şişmanlık reflü şikayetlerini artırmaktadır). Stresten mümkün olduğunca uzak durmaya çalışın. Sıvı tüketimi mide basıncını arttırdığı için yemeklerde değil, öğün aralarında alın. Özellikle öğünden sonra dar giysiler giymeyip daha rahat giysiler giymeye çalışın.

Başlık: Cvp: 112
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Selülit nedir? Tedavi alternatifleri nelerdir?

Selülit; deride portakal kabuğu görünümü ve çukurcuklarla seyreden, deri ve yağ dokusundaki düzensiz görünümü tanımlayan genel bir kavramdır. Özellikle kadınlarda görülen, sıklıkla uyluk, kalça ve karın bölgesindeki deri altı yağ dokusunun bölgesel metabolik bozukluğu olarak tanımlanabilir. Ancak şişmanlık veya obezite ile karıştırılmamalıdır. Selülite neden olan birçok faktör olduğu düşünülmektedir. Selülitler; kronik venöz (toplardamarlardaki kan basıncı) yetersizlik ve varislerle beraber seyredebilir. Bu durumda deride ince ve kalın kılcal damar çatlamaları göze çarpar. Kan ve lenfatik dolaşım bozukluklarının selülite neden olduğu bir gerçektir. Bu yüzden tedavinin bir bölümünü, dolaşım bozuklukları ile mücadele oluşturur. Ayrıca selülit oluşumunda hormonal faktörlerin rolü de tartışmasızdır. Selülitin başlamasında ve ilerlemesinde en önemli hormonlardan birisi östrojendir. Bu yüzden selülit en çok kadınlarda olur; ergenlik döneminden sonra başlar ve hamilelik, menstruasyon ve menopoz dönemlerinde artış gösterir. Tüm bunların dışında selülitin oluşumunu kolaylaştıran birtakım ek faktörler vardır. Bunların başında genetik yatkınlık yer alır. Yağ ve karbonhidratların fazla alındığı dengesiz beslenme, aşırı tuz tüketimi ve liften fakir diyet de selülitin artışına neden olur. Hareketsiz yaşam tarzı, sıkı giysiler ve yüksek topuklu ayakkabılar; baldır kaslarında disfonksiyona ve azalmış kas pompalama mekanizmasında hasara yol açarak, venöz dolaşımın azalmasına ve dolayısıyla selülite neden olur. Sigara da yine mikrodolaşımı ve doku oksijenlenmesini azaltır ve serbest radikal oluşumunu artırır. Alkol de yağ metabolizmasını etkileyerek selülit oluşumunda olumsuz etkilerde bulunur. Selülit, kadınlarda ciddi kozmetik kaygılara yol açan multifaktöryel bir deri değişikliğidir. Bu konuda kişilerin ruhsal ve maddi suiistimaline çok uygun bir pazar vardır. Bu nedenle selülit, mutlaka bir uzman kontrolünde tedavi edilmesi gereken bir durumdur. İDEALİ KOMBİNE TEDAVİ Selülitin pek çok kolaylaştırıcı ve artırıcı nedeni olmasından dolayı tedaviler de multidisipliner bir yaklaşımı gerektirir. Tek bir tedaviden ziyade kombine tedavi modelleri tercih edilir. İlk yapılması gereken; yaşam tarzında birtakım değişiklikler yapmak ve selüliti artırıcı faktörleri ortadan kaldırmaktır. Uygun diyet programları ve egzersiz uygulamak, ilaç kullanımına (özellikle hormonal ilaçlar) anksiyete ve stres kontrolüne dikkat etmek, sigara ve alkolden uzak durmak gerekir. Selülit tedavisinde en etkili yöntemlerden birisi de mezoterapidir. Mezoterapi derinin orta tabakasının tedavi yöntemidir. Bu tedavide yağ yakıcı, dolaşım ve mikrosirkulasyonu düzenleyici, oksijenlenmeyi artırıcı pek çok aktif madde direkt olarak problemli bölgeye lokal olarak uygulanır. Selülit tedavisinde ultrason, termoterapi gibi yüksek frekanslı, termik ve vazodilatatör etkili yöntemler de kullanılır. Ayrıca pressoterapi denilen, havalı bir masaj aleti içeren bir fizyoterapi yöntemi de selülit tedavisinde destek tedavi amacıyla uygulanabilir. Lenfatik drenaj tekniği de; lenfatik akımı uyararak hafif ve ritmik basınçlar kullanılarak uygulanıyor. Bu yöntem, eğitimli ve uzman kişiler tarafından, lenfatik akım yönünde uygulanırsa, ödemi de azaltarak selülit tedavisine destek olmaktadır. Vücudun bitkisel ekstreler, yosun ve çamur gibi değişik maddelerle ve emdirilmiş sargılarla kaplanma işleminde; bu maddelerin zayıflatıcı ve vücut şekillendirici etkileri, vücut ölçülerinde azalmaya neden olan terleme ve basıncın kombine etkisindendir. Genellikle sıvı kaybına bağlıdır ve geçicidir. Derinin nemlenmesi için yararlı olmakla birlikte selülitte etkisi yoktur. Topikal, transdermal ve sistemik olarak kullanılan birtakım ilaçlar da selülit tedavisinde kullanılmaktadır.
Başlık: Cvp: 112
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Safra Kesesi Taşları ve Tedavisi

Safra Kesesi Taşları ve Tedavisi Safra kesesi taşları kadınlarda erkeklere oranla daha fazla çok görülen, oldukça ağrılı seyredebilen bir hastalıktır. Safra Kesesi Taşı Nasıl Oluşuyor? Karaciğerden günde yaklaşık olarak 1 litre kadar safra salgılanıyor ve bağırsaklardan yağlarla bazı vitaminlerin emilimini sağlamak başta olmak üzere çeşitli fonksiyonları yerine getiriyor. Safra, karaciğerden midenin devamı olan oniki parmak bağırsağına doğru akarken yolu üzerindeki safra kesesine uğrayarak burada birikir, suyu emilerek yoğunluğu daha da artar. Özelikle yağlı yiyecekler başta olmak üzere bazı gıdaların yenmesinin ardından safra kesesi kasılarak içerisindeki yoğunlaşmış safrayı on iki parmak bağırsağına doğru sevk eder. Olağan koşullarda bileşiminde bulunan çeşitli maddelerin belirli miktarlardaki karışımı sayesinde akışkanlığını sürdürür. Fakat safranın içinde yer alan bu bileşenlerdeki herhangi bir artış ya da azalma, safranın akışkanlığında bozulmaya ve "tortu bırakıcı" bir hal almasına yol açar. Hem bu tortular hem de uzun süre sadece damar yoluyla beslenen ya da uzun süreli açlık hallerinde safra çamuru denen safra çökeltileri de safra taşı oluşumunda rol oynar. Belirtileri Nelerdir? Safra taşı oluşumu başladıktan sonra taşların sayısı ve büyüklüğü artarken genellikle herhangi bir yakınmaya yol açmazlar. Büyük çoğunluğu sessiz olarak seyreden safra kesesi taşları, acil haller dışında bazı tetkikler yapılırken ya da kimi ameliyatlarda tesadüfen fark ediliyor. Ancak safra kesesi içinde bulunan ve yerçekiminin etkisiyle hareket eden taşlar, safra kesesinin çıkışını tıkayıp, olağan boşalmasını engellediği zaman belirti vermeye başlıyor. Safra taşı hastalığının seyri esnasında taşın ana safra kanalına düşmesi durumunda çok daha sorunlu bir sürece giriliyor. Tıkanma sarılığı olarak adlandırılan bu süreçte hastada karın ağrısı, sarılık, idrar rengi kırmızı veya kahverengi olması, bulantı, kusma ve bazen de ateş görülebiliyor. Eğer bu tabloya enfeksiyon da eklenirse hayatı tehdit edecek çok ciddi problemlere neden oluyor. Bu hastalığa Kolanjit adı veriyor. Kolanjit dışında ortak safra kanalına düşen bir safra taşı, pankreasın iltihabi hastalığı olan akut pankreatite de neden olabilmektedir. Bu hastalık hayatı ciddi anlamda tehlikeye sokabilir. Safra Kesesi Taşları Başka Hastalıklara da Yol Açar Mı? Safra kesesi taşları; safra kesesinin iltihaplanması, safra kanalına taşın düşmesiyle gelişen tıkanma sarılığı, tüm safra kanallarının ve pankreasın iltihaplanması gibi çok ciddi birçok hastalığa da neden olabiliyor. Hastalarda oluşan yakınmalar genellikle karın sağ-üst kısmında ağrı, bu ağrının sağa doğru yayılması ve sırtta sağ tarafta da hissedilmesi, bulantı ve bazen kusma atakları şeklindedir. İltihaplanma varsa tabloya ateş de eklenir. Bu ağrılı ataklar genellikle yağlı ağır bir yemeğin ardından başlar ve 1-5 saat civarında seyreder. Safra kesesi taşlarının diğer yol açtığı hastalık daha seyrek olarak da safra kesesinde bulunan büyük bir taşın kese duvarını uzun sürede delerek, bağırsağa geçmesi ve ince bağırsağın dar bir yerinde mekanik tıkanmaya neden olması bir başka komplikasyondur. Doğal seyri esnasında giderek büyüyen ve sayıları artan safra taşları sürekli olarak safra kesesinin iç cidarını tahriş, kronik bir iltihap şeklindeki tablonun giderek kansere dönüşme riskini de arttırır. Özellikle 2–3 cm'lik boyutları aşan taş olgularında bu risk yüksektir. Risk Faktörleri Nelerdir? Safra kesesi taşlarına kadınlarda erkeklere göre daha çok rastlanıyor. Ayrıca yaşın ilerlemesi, kilo fazlalığı ve çok doğum yapmış olmak risk faktörleri arasında yer alıyor. Tanısı Nasıl Konuyor? Hastalığın tanısı; tipik muayene bulgularıyla beraber kan, idrar, gaita tetkikleri ve ultrasonografi (US) ile konulur. Bu tetkiklerle yüzde 100'e yakın kesin teşhise ulaşılabilir. Seyrek olarak bilgisayarlı tomografi, MRI gibi diğer görüntüleme yöntemlerine başvurulur. Ayrıca safra kanalında bulunan taşlar için ultrason dışında ERCP dediğimiz endoskopik girişimlerden hem tanı hem de tedavide yararlanılır. Safra Kesesi Taşlarının Tedavisi Nasıl Yapılıyor? Hastalığın ve komplikasyonlarının tedavilerinde çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. En sık kullanılan yöntem laparoskopik ameliyatlardır. Safra kesesi ameliyatlarının yüzde 5'den daha azı açık ameliyat ile gerçekleşmektedir. Açık ameliyat yapılmasının en önemli sebebi karın içerisinde önceden geçirilmiş ataklar ya da ameliyatlara bağlı yapışıklıklardır. ERCP ve PTK gerekli olan durumlarda kullanılan diğer tedavi yöntemleridir. Safra kesesi taşlarının yol açtığı şikayetlerin bir kısmında kısa süreli bir tedaviyi takiben iyileşme sağlanabiliyor. Ancak bazen klinik seyir giderek ağırlaşarak acil ameliyat gerektirebiliyor. Özellikle diyabet ve benzeri sorunları bulunan hastalarda ataklar ağır seyrettiği için hemen bir cerrahi girişim kaçınılmaz hala gelebiliyor. Ayrıca atakların sürekli tekrarladığı hallerde ameliyata karar verilebiliyor. Çünkü her atak, safra kesesinde ve çevre dokularda değişen düzeylerde kalıcı bazı hasarlara yol açıyor.

Başlık: Cvp: 112
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Sosyal Fobi

Sosyal fobi; toplumda sık görülen, erken yaşlarda başlayan, tedavi edilmediğinde uzun yıllar devam eden ve kendiliğinden ortadan kalkma olasılığı çok düşük olan, 'sosyal ortamlardan korkma' halidir. Sosyal fobinin temel özelliği; kişinin kendisini göz önünde hissettiği durumlarda, 'küçük düşürücü' bir şeyler yapma korkusu duymasıdır. YÜZÜ KIZARIR, TER BASAR Sosyal fobisi olan kişi; tanımadık insanlarla karşılaşma ya da başkaları tarafından gözlemlenme ihtimalini düşünerek, belirgin ve sürekli bir korku duyar. Çekindiği bu toplumsal durumla karşılaşması, onda korku ve kaygı doğurur. Buna bağlı olarak yoğun fiziksel yakınmalar da yaşar; terleme, çarpıntı, yüz kızarması, titreme ve soğuk-sıcak basması gözlenir. Sosyal fobisi olanlar ayrıca eleştiriye karşı aşırı duyarlıdır, kendine güvenmez, sosyal ilişki kurmayı başaramaz ve girişken olamazlar. GÖZLERDEN IRAK DURUR Sosyal fobik; çekindiği durumun ortaya çıkabilme ihtimali olan sosyal ortamlardan kaçınır ya da yoğun endişe ve sıkıntıyla bu duruma katlanır. Korktuğu ortamlara girdiğinde ise geri planda durur ve çekingen tavırlar sergiler. Örneğin; bir toplulukla bir yerde otururken diğer insanların onu göremeyeceği, onların bakışlarından mümkün olduğunca uzakta bir yere çekilmeyi tercih eder. Aslında yaşadığı bu korkunun aşırı ya da anlamsız olduğunu da bilir ama yine de korkusunu engelleyemez. HERKES BANA BAKIYOR, BENDEN SIKILIYOR! Sosyal fobisi olan kişinin sosyal ortamları tanımlamaları da farklıdır! Örneğin; sürekli olarak başkalarının kendisini, davranışlarını izlediğini ve eleştirdiğini düşünür. Bu nedenle başkalarının ne söylediğini, nasıl davrandığını, hatta sessizliğinin sonucunu bile kendine mal eder. Kendinin ya karşı tarafı sıktığını ya da karşı taraftan istenmediğini düşünür ve buna inanır. Sosyal fobik; en çok toplum içinde konuşmakla ilgili sorun yaşar. 'Konuşma' korkusunu; tanıdık kişilerden oluşan küçük bir grup önünde konuşmak, otorite konumundaki (patron, öğretmen, müdür vb.) kişilerle görüşmek, sosyal toplantılara katılmak, toplulukta yemek yemek, telefonla konuşmak ve ev dışında genel tuvaletleri kullanmak gibi korkular takip eder. Söz konusu bu durumlardan mümkün olduğunca kaçınır. Eğer kaçamıyorsa kontrol etmekte güçlük çektiği aşırı panik, terleme, titreme, yüz kızarması ve nefes darlığı gibi duygusal ve bedensel belirtiler ortaya çıkar. Sosyal fobik için yaşam hiç de kolay değildir! Sıkıntılarını bastırmak için uygun olmayan çözüm yollarına da başvurabilir. Sosyal fobiklerde alkol ya da ilaç kötüye kullanımlarının hayli yüksek olduğu gözlenir. Bu durum; sosyal fobiye başka problemlerin de eşlik edebileceğinin göstergesidir. İşE DÜZENLİ GİDEMEZLER, OKULU YARIDA BIRAKIRLAR Sosyal fobinin bir diğer zorluk çıkardığı alan da; toplum içinde iş görmeyi son derece güçleştirmesidir. Sosyal fobisi olanların iş kayıtlarının düzensiz olduğu, devamsızlığın çok görüldüğünü bildiren birçok araştırma mevcuttur. Çalışmayı başaran sosyal fobi hastaları da vardır; ancak bu kişiler sosyal fobileri tarafından kısıtlanır, sosyal ilişkiler kurmayı gerektiren işlerden uzak dururlar. Sosyal fobi; kişinin aslında sahip olduğu yeterlilikleri ortaya koymasını engeller ve bir süre sonra da kendisini yetersiz ve işe yaramaz biri olarak tanımlamaya başlar. Sosyal fobinin en sık olarak başladığı ya da en üst düzeye ulaştığı ergenlik döneminin bir özelliği, gençlerin sosyal ilişkilerini geliştirmeleri gereken bir dönem olmasıdır. Ancak bu dönemde sosyal fobi, ergenin sosyal ilişkilerini geliştirmesini engeller. Bu durumdaki genç; içe kapanık, diğer insanlarla neredeyse hiç ilişki kurmayan ve izole olmuş davranışlar gösterebilir. Aynı sorun eğitim almayı da etkiler. Kişinin daha düşük düzeyde eğitim almasına ya da eğitimi yarım bırakmasına da sebep olabilir. YA DOKTORUM BENDEN SIKILIRSA!.. Sosyal fobiyle ilgili yapılan tüm çalışmalar; bu hastalıkta tanı ne kadar erken başlarsa, hastalığa eşlik edebilecek diğer psikiyatrik sorunların da önüne geçilebileceğini vurguluyor. Ancak sosyal fobi hastalarının çoğu, yardım almak istemiyor ya da tedaviye geç başlıyor. Yapılan araştırmalara göre; toplumdaki fobik rahatsızlıklara sahip olma yüzde 10 oranında görünse de bu oranın yüzde 25 civarında olduğu düşünülüyor. Bunun sebebi; fobik rahatsızlıkların belirtilerinin kişilik özelliği olarak değerlendirilmesinden kaynaklanıyor. Sosyal fobisi olanlar, hastalığın belirtilerini kendi kişilik özellikleri olarak değerlendirebiliyor. 'Ben biraz çekingen biriyimdir, tanımadığım insanlarla konuşmayı çok fazla sevmem' gibi ifadelerde bulunabiliyorlar. Bu nedenle fobilerin tedavileri için bir uzmana başvurma oranı da düşüktür. Sosyal fobiklerin doktora başvurmamasının olası nedenlerinden biri de; hastanın doktoruyla da kuracağı sosyal ilişkiden kaçınmasıdır! Çünkü sosyal fobik için doktor da; eleştiren, onun saçmaladığını düşünen, kendisinden sıkılan özelliklere sahip biri olacaktır!.. ERKEN TANIYLA ATLATILABİLİR Nedenleri halen araştırılan sosyal fobide, genetik ve çevresel faktörlerin hastalığın oluşumunda etkin rol oynayabileceği düşünülüyor. Çevresel faktörler arasında çocuk yetiştirme tutumları, model alma, kısıtlı sosyal alıştırmalar ve çocukluk dönemi olumsuz yaşantıların olması sıralanabilir. Nedenlerinin çok net şekilde belirlenmemesine rağmen, sosyal fobi tedavisi mümkün bir hastalıktır ve her hastalıkta olduğu gibi erken tanı önem taşır. Söz konusu belirtilere sahipseniz en yakın zamanda bir uzmana başvurmanızda fayda var.

Başlık: Cvp: 112
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Spor Sakatlanmaları

Spor Sakatlanmalarını Engellemek İçin Alınması Gereken Önlemler Nelerdir? Öncelikle vücuda ve alışkanlıklara uygun spor seçilmeli. Amatör olarak spor yapan kişi sporu bir yarışma psikolojisi içerisinde yapmamalı. Sağlık için spor yapıldığı unutulmamalı. Vücudun limitlerini zorlamadan eğlence ve sağlık amaçlı spor yapılmalı ve aşırı rekabete girilmemeli. Spor sırasında aralıklı olarak sıvı alınmalı. Spor Yaralanmaları Sonrası İlk Müdahale Nasıl Yapılmalı? Burkulma ve ezilmeye uğrayan bölgeye bandaj ve buz uygulaması en sık yapılan ilk yardım müdahalesidir. Dolayısıyla bandajın uzun dolaşımını bozacak kadar sıkı sarılması, buzun direkt olarak cildin üzerine uzun süre uygulanması sakatlığın kendisinden fazla hasara yol açabilir. Bandaj nazikçe ve geniş bir bölgeye sarılmalıdır. Buz uygulaması akut spor yaralanmalarında hem antienflamatuar etki hem de ağrı kesici etkisi nedeniyle çok önemlidir. Buz uygulaması cildin üzerine serilen havlu gibi bir koruyucunun üzerinden naylon torba içine konulan uygun miktarda buz ile yapılmalıdır. Buz uygulamasının süresi 20 dakikayı aşmamalıdır. İlk yardımda en sık yapılan hatalardan biri de sporcuya ilk müdahalenin bilinçli bir şekilde yapılmamasıdır. Bayılma, bilinç kaybı gibi durumlarda sporcu en yakın sağlık merkezine donanımlı bir ambulans ve sağlık ekibi gözetiminde taşınmalıdır. Ezilme ve burkulmalarda mutlaka bir ortopedist tarafından klinik muayene yapılarak ve röntgen çekilerek kırık olup olmadığı tespit edilmelidir. Aksi taktirde basit bir çatlak veya küçük bir kırık daha komplike hale gelebilir. Sıcak ortamda yapılan sportif aktivitelerde sıcak çarpmasından, sıvı kaybından ve elektrolit kaybından korunmak için neler yapılması gerektiğini şöyle özetleyebiliriz; Sportif aktivitelerin daha çok gölge ve serin alanlarda yapılması tercih edilmeli. Vücudun kaybettiği suyu yerine koymak için susama hissinin yeterli olmadığını bilmek gerekir. Sportif aktiviteden önce besin alımına ve sıvı tüketimine dikkat edilmeli. Aktivite esnasında her 15 dakikada bir 150-200 cc sıvı tüketimine dikkat edilmeli. Tüketilen sıvı ile birlikte hafif şeker ve mineral alımı da önemlidir. İzotonik ya da hipotonik içecekler bu konuda oldukça yardımcı olmaktadır.

Başlık: Cvp: 112
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Stres egzaması

Egzama nedir? Egzama; derinin çeşitli iç ve dış faktörlere bağlı, iltihabi cevabı olarak ortaya çıkan klinik tabloların genel ismidir ve hastaların çoğunda ortak klinik özellikler gösterirler. Stres egzaması nedir? Deri; kişinin iç ve dış ortamları arsında bir sınır oluşturan, duygularımızın ve reaksiyonlarımızın yansımasında önemli rolü olan bir organdır. Yapılan araştırmalarda; dermatolojik hastalıkların yaklaşık yüzde 40 kadarında, eşlik eden bir psikolojik bozukluk olduğu görülmektedir. Strese bağlı olarak ortaya çıkan deri hastalıkları arasında en sık görüleni 'stres egzaması' olarak da bilinen 'liken simpleks kronikus' dur. Kimlerde görülür? Stres egzaması, son derece yaygın bir hastalıktır. En sık görüldüğü yaş grubu 30-50 yaş aralığıdır. Kadınlarda erkeklerden daha sık görülür. Hastalık, obsesif kişilik yapısına sahip kişilerde ve alerjiye yatkınlığı olan bireylerde daha sık görülür. Belirtileri nelerdir? Bu hastalık başlangıçta görünür herhangi bir bulgu olmaksızın kişinin kaşıntı duyması ve sürekli kaşıntı ve sürtünme sonucu ortaya çıkan belirtilerle karakterizedir. Kaşınan bölgelerde zamanla kızarıklık kepeklenme ve deride kösele benzeri kalınlaşma ile birlikte pul pul deri dökülmeleri ve kabuklu yaralar ortaya çıkar. Egzama ilerlerse bu bölgelerde zamanla sulantı, ağrı, açık yaralar ortaya çıkabilir. Daha da ilerlerse bu yaralardan deriye giren bakteriler enfeksiyona yol açabilir. Tedavi edilmezse kaşıntı sürekli bir hal alır ve giderek vücudun değişik yerlerine yayılır. Vücutta nerelerde oluşur? Vücudun herhangi bir yerinde görülebilmekle birlikte en sık saçlı deri ense sınırında, sırtta kürek kemiklerinin üzerindeki deride ve bacaklarda ortaya çıkar. Özellikle kullanılan elin ulaşabildiği deri alanlarında akşamları artan kaşıntı ile kendini gösterir. Hastalık bazen makat bölgesini de tutabilir ve şiddetli dayanılmaz kaşıntıya yol açabilir. Tedavisi nasıl yapılır? Tedavi edilmeyen ve ihmal edilen durumlarda, deride geri dönüşümsüz belirtiler meydana gelebilir. Deride kalınlaşma ve deri renginde koyulaşma bazen yıllarca sürebilir. Stresin tetiklediği bu hastalık da strese neden olur ve olay bir kısır döngüye girer. Bu nedenle hastalığın erken tanısı ve tedavisi önemlidir.

Başlık: Cvp: 122
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Sinüzit nedir, belirtileri nelerdir?

Sinüs; burun ve göz çevresindeki kemiklerin içindeki boşluklara verilen addır. Bu boşlukların burun içine açıldıkları kanallardaki tıkanıklıklar nedeniyle iltihaplandığında ortaya çıkan enfeksiyona 'sinüzit' denir. Sinüzitin akut ve kronik (müzmin) olmak üzere iki tipi vardır. Akut sinüzitte; burun tıkanıklığı, sarı, yeşil veya kanlı burun akıntısı, gözlerin etrafında ağrı, diş ağrısı ile karışabilen yanak ağrısı, yüzde basınç hissi, öne eğilmekle artan yüz veya baş ağrısı, kötü ağız kokusu belirtileri bulunabilir. Bazen de kuru öksürük, hafif ateş veya mide rahatsızlığı şikayetleri görülebilir. Kronik sinüzitte, belirtilerin süresi üç aydan uzundur. Koyu burun akıntısı, geniz akıntısı, burun tıkanıklığı, koku alamama ve özellikle geceleri artan öksürük belirtileri görülebilir. Artış gösterdiği bir mevsim var mıdır? Kış aylarında ve kasım ayından mart-nisan aylarına kadar olan dönemde en sık olarak görülür. Sinüziti azdıran unsurlar nelerdir? Kış aylarında, özellikle kaloriferli evlerde iyice kuruyan hava, sinüzit gelişimine neden olacak ortama zemin hazırlayabilir. Öte yandan hafif nezle grip hali varken uçak seyahati yapılması, su altı dalış yapılması, uzun süre soğuk havaya maruz kalınması ve nazal alerji durumunun devam etmesi sinüzite sebep olur veya var olan sinüzitin daha ağır seyretmesine yol açar. En çok hangi hastalıklarla karıştırılır? Gerginlik tipi baş ağrısı, migren, burun bölme eğriliğine bağlı burun tıkanıklıkları ve nazal alerji sinüzitle karışır. Etkili bir tedavisi var mıdır? Akut sinüzitin tedavisi, antibiyotikler ve burun açıcı ilaçlarla yapılır. Eğer sinüzit kronik hale gelmişse ve sinüslerin burun içine açılan deliklerinde açılmayacak tıkanıklıklar oluşursa ameliyatla tedavi etmek gerekir.. Ameliyattan sonra sinüzit tekrarlar mı? Eğer beraberinde çok ağır bir nazal alerji varsa ve ameliyat sonrası hastanın ilaç tedavisi ile durumu iyi takip edilmezse sinüzit tekrarlayabilir. Sinüzit kişinin yaşam kalitesini, sosyal yaşamını nasıl etkiler? Sinüzit; hastaların yaşam kalitelerine direkt olarak olumsuz etkiler. Akut sinüzitte; ateş, baş ağrısı ve burun akıntısı tıkanıklığı vardır. Hasta, koku almakta dahi güçlük çeker. Kronik sinüzitte ise bütün bunlarla beraber başta bir ağırlık doluluk hissi vardır. Hastanın konuşması, ses tınısı dahi değişir.
Başlık: Cvp: 122
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Saç Dökülmesi (Alopesi)

Kemoterapi saçlarınızın uzamasını ve gelişmesini sağlayan saç foliküllerinizi etkilemektedir. Saçlarınızda incelme ya da dökülmeler olabilir. Saçlarınız daha sonra tekrar uzayacaktır. Saçlarınızı 3 günde bir şampuanla yıkayın, her gün yıkamak saçı yıpratır. Proteinli şampuan kullanın, sonrasında saçınızı kremleyin. Saçlarınızı yavaşça tarayın. Yumuşak ve geniş uçlu fırçalar kullanın. Perma yaptırmaktan, saç boyamaktan ve fön çektirmekten kaçının. Saç kıvırıcı maşalar, sıkı saç bantları kullanmayın. Güneşe çıkacağınız zaman şapka takın. Aşırı dökülmelerde peruk kullanabilirsiniz. Değişik renklerde eşarp, türban, şapka takabilirsiniz. Saçlarınız dökülürken ağrı yapıyorsa sirkeli suyla masaj yapabilirsiniz. Saç kaybı çoğunlukla geçicidir. Saçlarınız tedavi sonrasında değişik yapıda veya renkte uzayabilir. Bu normal ve beklenilen bir durumdur.

Başlık: Cvp: 122
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
şaşılık ya da göz kayması nedir?

şaşılık veya göz kayması gözlerin düz bakış pozisyonunu kaybederek farklı yönlere doğru bakmasıdır. Gözlerden bir tanesi tam karşıya bakarken diğeri içe, dışa, yukarı veya aşağıya bakma durumunda olabilir. Kayma durumu sürekli olabileceği gibi zaman zaman da ortaya çıkabilir. Görülme sıklığı, yaklaşık olarak yüzde 4 tür. Kız ve erkek çocuklarda aynı sıklıkta görülmektedir. şaşılık neden olur? şaşılığın nedeni tam olarak bilinmemektedir. Gözü hareket ettiren 6 adet kas bulunmaktadır. Her iki gözde normal pozisyonda olması için bu kaslar bir denge içinde bulunmalı ve koordineli bir şekilde hareket etmesi gerekir. İşlevsel, nörolojik veya kaslardaki yapısal bozukluklar, kaslardaki dengesizlikler, beyin merkezinin etkilendiği serebral polsi, down sendromu ve hidro sefali gibi hastalıklar, görmeyi düşüren kataraktlar, glokom veya travmalar gözlerin paralelliğini bozarak şaşılık nedeni olabilmektedirler. Ne zaman görülür? Doğumda bebeklerin göz gelişimi henüz tamamlanmıştır. İlk 3 ay içinde gözlerde kayma tespit etmek zordur. 3 aydan sonra gözlerin pozisyonu belirginleşir. 3–4 ay sonra gözlerde kaymayı fark eden aile mutlaka bir göz doktoru ile görüşmesi gerekir. Yalancı şaşılıktan nasıl ayırt edilir? Bebeklerde, doğuştan genelde burun kökleri geniştir ya da göz kapağının iç tarafındaki deri kıvrımı bulunması ile gözler içe doğru dönük görünümü vermektedir. Bu duruma yalancı şaşılık tabiri kullanmaktayız. Bu yaş ilerledikçe düzelmekte ancak aile çocuğunu göz hekimine muayene ettirmeden bu yalancı şaşılıktır büyüğünce düzelir düşüncesinde olursa göz tembellenir şaşılık tedavisinde geç kalınmış olabilir. Yalancı ve gerçek şaşılık arasındaki fark ancak göz hekimi tarafından ayırt edilebilir. Nasıl teşhis edilir? Kayma, göz hekiminin yapacağı özel muayene yöntemleri, tetkik aletleri ve testlerle tanısı konulur. Bunlar gözün damlalı ayrıntılı muayenesi, göz kaslarının normal hareketlerinin muayenesi, örtme kapama testi, prizma muayenesi ve Sinoptofor, Hess perdesi gibi testlerdir. Genetik faktörler etkili midir? Toplumda yüzde 4 sıklıkla görülür. Kız ve erkeklerde eşit oranda rastlanıyor. Ailesel hikayesi olanlarda daha sıklıkla görüldüğünden genetik geçiş riski göz önüne tutulmalıdır. Erişkinlerde şaşılık görülür mü? Erişkinlerin yüzde 1'inde şaşılık görülebilmektedir. Bunların çoğu çocukluktan beri bulunan şaşılık vakalarıdır. Eğer erişkin kişide şaşılık meydana geldiyse diyabet, tiroid hastalığı, myestania gravis, beyin tümörleri veya felçler araştırılmalıdır. Erişkinde bulunan şaşılığın belirtileri nelerdir? Çocukluktan beri şaşılık bulunuyorsa çok az belirti bulunabilmektedir. Ancak ileri yaşlarda oluşursa şaşılık en sık görülen belirti çift görme olacaktır. Bazı erişkinlerde gözde ağrı, baş ağrısı, başı sürekli eğik tutmak gibi belirtiler bulunabilir. Dışa bakış bulunan çocuk ve erişkinler güneş ışığının altında tek gözlerini kapatmayı tercih ederler. Çift görmenin sebebi nedir? Çocukların aksine erişkinler yanlış yöne bakan gözden gelen görüntüyü yok sayamazlar ve bu çift görmeye neden olur. Bunun tedavisi tek gözün kapatılması ya da gözlerin tekrar ameliyatla doğru pozisyona getirilmesiyle sağlanır. Erişkinlerde şaşılık tedavisi nasıl yapılır? Göz Egzersizleri: Konverjans yetmezliği adı verilen okuma Ya da çalışırken gözün yeterli çalışmaması gibi özel durumların tedavisinde kullanılır. Prizmalı Gözlükler: Küçük kaymaların tedavisinde kullanılır. Çift görmenin azalmasını sağlar. Enjeksiyon: Birkaç ay boyunca enjekte edildiği kası felç eden bir ilacın kullanılması esasına dayanır. Seçilmiş vakalarda faydalı olan bir yöntemdir. Ameliyat: Her yaşta en sık kullanılan tedavi yöntemidir. Uyumlu olan vakalarda lokal anesteziyle yapılabilmektedir. Ameliyat kozmetik nedenle, çift görmenin azaltılması, gözlerin birlikte kullanılmasının sağlanması, gözlerdeki ağrının azaltılması amacıyla yağılabilmektedir. Ancak her ameliyatta olduğu gibi bu ameliyatlarında riskleri mevcuttur.

Başlık: Cvp: 122
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Tiroid Nedir?

Tiroid Nedir? Tiroid bezi boynun hemen önünde bulunan kelebek şeklinde, hormon üreten bir bezdir. Ürettiği hormonlarla vücutta besinlerden enerji oluşmasını sağlar.Tiroid bezinin çeşitli nedenlerle büyümesine guatr adı verilir. Guatr iki grupta ele alınır: Tiroidin yaptığı hormona göre; Hipertiroidi ve Hipotiroidi olmak üzere iki şekilde görülür. Nodüler Guatr; tiroidin büyümesine bağlı ortaya çıkar. Guatr Nasıl Ortaya Çıkar? Tiroid bezi iyodun oluşturduğu hormonla dokuda besinlerin enerjiye dönüşmesini sağlar. Tiroid bezinin az ya da çok çalışması sonucunda ise guatr ortaya çıkar. Guatra neden olan faktörlerin başında iyot eksikliği yer alır. Hastalığın ortaya çıkmasında genetik faktörler de etkilidir. Ülkemizde bazı bölgelerde iyodun hormona dönüşmesini engelleyen maddeler suda ve lahana gibi bazı besinlerde bulunuyor. Orta Anadolu, Karadeniz sahili, Isparta ve Burdur'da iyot eksikliğine bağlı gelişen guatra sıkça rastlanıyor. Hangi Belirtilerle Ortaya Çıkar? En sık dile getirilen şikayet, boğazdaki şişkinliktir. İlk dönemde gözle görülür bir şişkinlik ortaya çıkmaz, üçüncü derece guatr fark edilir derecede şişkinliğe neden olur. Tiroid bezinin aşırı hormon yapmasına bağlı ortaya çıkan halk arasında zehirli guatr diye adlandırılan hipertiroidinin belirtileri; aşırı iştaha rağmen kilo kaybı, sinirlilik, titreme, gözün dışarı doğru çıkması, aşırı terleme, çarpıntıdır. Tiroid bezinin az çalışması sonucu ortaya çıkan hipotiroidin belirtileri ise; kilo artışı, hareketlerde yavaşlama, vücutta su tutulması ve kabızlıktır. Nasıl Teşhis Edilir? Muayene, ultrason ve kan tetkiki ile guatr teşhisi konur. Nodül tespit edilen hastalarda sintigrafi adı verilen yöntemle tiroid bezinin fonksiyonel bir haritası çıkarılır. Nodüllerin çalışıp çalışmadıkları tespit edilir. İnce iğne aspirasyon biopsisi adı verilen yöntem ile tiroid kanseri olup olmadığı belirlenir Çocuklarda Guatr Görülüyor Mu? Guatr çocuklarda da ortaya çıkıyor. Çocuklarda ortaya çıkan guatrın kanser olup olmadığı mutlaka araştırılmalı. Ailede guatr kanseri varsa çocuğun boynunda ortaya çıkan beze ve tiroid şişmesi gibi şikayetlerin nedeni araştırılmalı. Tedavide Nasıl Bir Yol İzleniyor? Her guatr ameliyat ile tedavi gerektirmez. Estetik kaygı, nefes borusuna baskı, yutkunmada bozukluk, ses kısıklığı, kanser ve kanser şüphesi varsa cerrahi müdahale yapılır. Hasta doğru değerlendirilip doğru zamanda ameliyat edilmeli. Cerrahide hastalığın kanser olup olmamasına bağlı değişiklik yöntemler uygulanıyor. Kanser teşhis edildiğinde tiroid bezi cerrahi müdahale ile tamamen çıkartılır. Kanserin durumuna göre halk arasında atom denilen radyoaktif iyot tedavisi uygulanıyor.

Başlık: Cvp: 122
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Testis torsiyonu nedir?

Testis torsiyonu nedir? Testisin kendi etrafında dönmesi (torsiyonu) ile damarlarının testisin kan dolaşımını sağlayamaz duruma gelmesidir. Testis torsiyonu tedavi edilmezse ne gibi riskler doğurur? İlk 8 saatte tanı konulmaz ve cerrahi tedavisi yapılmaz ise testis kanlanamadığı için nekroz (çürüme) ortaya çıkar. Ani skrotum (yumurtanın içinde bulunduğu torba) şişliği, hassasiyet, ağrı, ilerleyen zaman içinde gelişen kızarıklık ile belirti verir. Çocukta hangi yaşlarda ortaya çıkar? En sık pubertede (buluğ çağında), 2. sıklıkta da yenidoğan döneminde görülür. Özellikle inmemiş testis ya da retraktil testis tanısı almış çocukta testis torsiyonu riski daha yüksektir. Ancak torbaya inmiş testiste de torsiyon riski vardır. Hastalığın tanısı nasıl konur? Tanı, muayene ve Dopler Ultrasonografi ile konur. Başvuruda gecikmiş olguların tanısında zorluk ortaya çıkabilir ve testis sintigrafisi yapılması gerekebilir. Tedavisi nasıldır? Tedavide acil cerrahi uygulanır. Erken başvuru ve ilk 8 saat içinde acil cerrahi uygulanması ile testisin kan dolaşımını bozan bu durum testisin canlılığı kaybolmadan tedavi edilebilir ve ilgili testis fonksiyonunu sürdürür. Testis ameliyat ile detorsiyone edilir (dönmüş testis normal pozisyonuna geri döndürülür), testis normal pozisyonunda torbaya dikiş ile sabitlenir. Eş zamanlı olarak torsiyon riskini ortadan kaldırmak amacı ile karşı taraftaki testis de torbaya dikiş ile sabitlenir. Ancak başvuruda ya da tanıda gecikme ile ilk 8 saatte acil cerrahi müdahale yapılmaz ise dolaşımı bozulmuş olan testis canlılığını kaybeder, cerrahi girişim yapıldığında canlılığını kaybetmiş testis görülür, bu çürümüş testisin çıkarılması gerekir. Testis torsiyonu hangi hastalıklarla karıştırılabilir? şu hastalıklarla karıştırılma riski vardır: Orşit (testisin enfeksiyonu), Epididimit (sperm kanalının Epididim adı verilen testise en yakın kısmının enfeksiyonu), Appendiks testis torsiyonu (testisteki doğumsal appendiks adı verilen saplı çıkıntının kendi etrafında dönmesi) Appendiks epididimis torsiyonu (epididimdeki doğumsal appendiks adı verilen saplı çıkıntının kendi etrafında dönmesi) Bu dört sorun için de cerrahi girişime gerek yoktur, antibiyotik tedavisi ve antienflamatuar tedavi kullanılması yeterlidir. Testis torsiyonu ise sadece acil cerrahi müdahale ile tedavi edilir. Ayırıcı tanı önemlidir. Ebeveynlere öneriler neler olmalıdır? Bebeğinizin bezini değiştirirken daima iyi bir gözlemci olunuz! Bebeğinizin açıklayamadığınız bir huzursuzluğu var ise mutlaka bezini açıp testisleri ve torbasının görünümüne, şişlik ya da kızarıklık olup olmadığına bakınız! Bebeğinizin testislerinde ya da torbasında kızarıklık, şişlik ya da hassasiyet fark ederseniz en kısa zamanda doktora başvurunuz! Çocuğunuzun kasık ya da torbada hissettiği ağrıyı ciddiye alınız ve TORSİYON ihtimalini düşünerek en kısa zamanda doktora başvurunuz!

Başlık: Cvp: 122
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Tiroid Kanseri Nedir?

Tiroid Bezi Nedir? Tiroid bezi, boyunda orta hatta yer alan, 20–25 gram ağırlığında ve iç salgı fonksiyonu olan bir organdır. Tiroid bezinin iyot kullanarak yaptığı hormon bütün vücut metabolizmasının düzenlenmesinde rol oynar. Tiroid bezi hastalıkları toplumda çok sık (yaklaşık her 10 kişiden 3'ü) rastlanmaktadır ve genellikle belirti vermezler. Ancak tiroid bezi nodüllerinin bir kısmı kanser olarak ortaya çıkmakta veya sonradan kansere dönüşebilmektedir. Tiroid Kanseri Nedir? Tüm kanser türleri arasında en az görülenlerinden biri olan tiroid kanserleri aynı zamanda tedaviye en olumlu cevabı gösteren kanser türüdür. Tiroid kanseri, over kanserinden sonra en sık görülen endokrin kanseridir. Tiroid kanserleri tüm kanser vakalarının yüzde 1'den azını oluşturmaktadır. Çocuklarda nadir görülmekle birlikte, yirmili yaşlardan sonra görülen kanserler içinde ilk 5 sırada yer almaktadır. Her yıl 1000 kişiden birinde tiroid nodülü oluşmaktayken, 50.000 kişiden birinde tiroid kanseri oluşmaktadır. Tiroid nodülleri kadınlarda erkeklerden daha sıktır, ancak erkeklerde görülen nodüllerde kanser görülme sıklığı kadınlardan daha fazladır. Toplumda görülme sıklığı yüzde 4,2 olan tiroid kanserlerinin oluşma riski hayat boyunca kadınlarda yaklaşık yüzde 0,7, erkeklerde ise yüzde 0.25'tir. Tiroid Kanseri Nasıl Belirlenir? Ultrasonografinin rutin uygulamaya girmesi ile artan tiroid nodülü tespit etme oranına paralel olarak bu nodüllere tanısal yaklaşım oranı da artmıştır. İnce iğne aspirasyon biopsisi ile daha çok tiroid kanseri teşhis edilebilir hale gelmiştir. Yapılan çalışmalarda, yetişkinlerde bu şekilde tesadüfen tespit edilebilecek tiroid kanser sıklığı yüzde 6 gibi yüksek oranlara çıkmaktadır. Tiroid kanserlerinin sıklığının artmış gibi görülmesinin önemli bir başka sebebi ise, iyi huylu tiroid hastalıkları nedeni ile ameliyat edilen vakaların patolojik incelemelerinde ayrıntılı ince kesitli inceleme yapılmasıdır. Bu şekilde tiroid kanseri yakalama olasılığı yüzde 5'ten yüzde 13'e çıkmaktadır. Tiroid Kanserine Neden Olan Etmenler Nelerdir? Baş ve boyun bölgesinin radyasyona maruz kalması tiroid kanseri sıklığını artırır. Çocukluğunda 200–700 rad civarında radyasyon almış kişilerde 20–25 yıl sonra tiroid kanser sıklığının arttığı saptanmıştır. Bir araştırmada 500 rad civarında radyasyon alan şahıslarda tiroid kanser sıklığının yüzde 2 civarında olduğu ortaya konmuştur. Rusya'daki Çernobil nükleer santrali kazasından sonra o bölgede yaşayan kişilerde tiroid kanserinde büyük artış olmuştur. Yıllar önce akne, kafa derisinin problemleri, boyunda tüberküloz, kafa derisinin mantar enfeksiyonları, yüzün kan damarı tümörleri, büyümüş timus, tonsillit, boğaz ağrısı, kronik öksürük ve fazla saçlar gibi nedenlerle radyasyon uygulanmış olan vakalarda tiroid kanseri yüzde 30 daha sık görülmektedir. Bu tip tedaviler günümüzde artık uygulanmamaktadır. Ek olarak baş ve boyun bölgesinde kanser saptanıp bu alana radyasyon uygulanan hastalarda tiroid nodülü ve kanseri görülme olasılığı da artmaktadır. Eğer geçmişte bu tip bir tedavi size uygulanmış ise bu durumda mutlaka doktorunuza başvurmalı ve tiroid bezinin incelenmesini istemelisiniz. Tiroid Kanseri Belirtileri ve Tanısı Tiroid bezi kanseri genellikle belirti vermez. Guatr nedeniyle takip edilen hastalarda veya tesadüfen başka bir hastalık için yapılan tetkiklerde ortaya çıkabilir. Nadiren boyunda kitle, ses kısıklığı, yutkunma güçlüğü; çok nadiren de kemik kırıkları veya hipertiroidi (zehirli guatr) ile ortaya çıkabilir. Medüller kanserli hastaların yüzde 30'unda yüzde kızarma, ishal ve yorgunluk olabilir. Kişide tiroid nodülü olup olmadığını saptamak için günümüzde kullanılan en etkili yöntem tiroid ultrasonografisidir. Daha eskiden kullanılan tiroid sintigrafisi yöntemi, günümüzde nodül tespitinde değil, daha çok aktivitenin belirlenmesinde kullanılmaktadır. Son yıllarda tiroid hastalıklarında tanısal yöntemlerin ilerlemesi, teknik imkanların gelişmesi nedeni ile bir çok vakada tiroid ultrasonografi ve ince iğne aspirasyon biopsi yapılabilmektedir. Bu nedenle başlangıç halindeki tiroid kanserlerinin dahi teşhis edilme olanağı günümüzde çok yüksektir. Ancak şunu da belirtmekte fayda var ki, otopsi çalışmalarında yüzde 50 oranında tiroid nodülü saptanmaktadır. Yani halen toplumda ultrasonla bile tespit edilemeyen tiroid nodülleri mevcuttur. Tiroid bezinde nodül saptandıktan sonra eğer kuşku varsa, nodülden yapılan ince iğne aspirasyon biyopsisi ile tiroid nodüllerinin kötü huylu olup olmadığı ortaya konur. İnce iğne aspirasyonu, iyi ellerde düşük riskli, hızlı sonuç veren ve kolay uygulanan bir yöntemdir. Biyopsi sonucu iyi huylu gelirse ve hastanın başka bir yakınması yok ise tiroid nodülleri takip edilebilir. Biyopsi sonucu kuşkulu veya kötü huylu gelirse, tedavi aşamasına geçilir. Tiroid Kanseri Tedavi Yöntemleri Nelerdir? Tiroid kanseri tedavisinin en etkili yöntemi cerrahidir. Bazı merkezlerde tiroid kanserinde tiroid bezinin sadece bir kısmının çıkarılmasının yeterli olabileceği düşünülse de, en güvenilir yöntem tiroid bezinin tamamen çıkartılmasıdır. Bu yöntem nüks olasılığını azaltmakta ve ameliyattan sonra yapılacak radyoaktif iyot tedavisi gibi cerrahi olmayan tedavi yöntemlerinin etkinliğini de en üst düzeye çıkartmaktadır. Tiroid cerrahisinde görülebilen ses kısıklığı, kalsiyum düşüklüğü gibi komplikasyonlar, ameliyat deneyimli bir ekip tarafından gerçekleştirildiğinde en aza inmektedir. Cerrahi esnasındaki bulgulara, kanserin patolojik verilerine ve total tiroidektomi sonrası yapılan tüm vücut taramaları sonucuna dayanılarak ameliyattan sonra hastalara radyoaktif iyot tedavisi uygulanabilir.

Başlık: Cvp: 122
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Uykusuzluk (İnsomnia) Nedir?

Uykuya dalmakta veya uykuyu sürdürmekte güçlük veya uykunun dinlendirici olmaması gibi şikayetler "uykusuzluk" olarak tanımlanır. Yetişkinlerin yüzde 10–15'inin süregen ve ciddi uykusuzluk tarifi son derece yaygındır. İlerleyen yaşlarda ve kadınlarda daha yaygındır. Uykunun zamanı ve süresi altta yatan hemeostatik uyku sürdürümü ve sirkadiyen (biyolojik saat) süreçlerle belirlenir. Uykusuzluk, bilişsel ve psikomotor performans kaybı, düşük yaşam kalitesi, artmış sağlık harcamaları, artmış iş okul devamsızlığı ve artmış duygudurum ve anksiyete bozuklukları veya madde kullanımı ile ilişkilidir. Akut Uykusuzluk Nedir? Genellikle 1 gün ila 3 hafta sürer. Yabancı mekânda bulunma, durumsal stres, akut tıbbi hastalık veya ağrı, vardiyalı çalışma, kafein veya alkol kullanma nedenleri ile oluşabilir. Yanlış öğrenilmiş davranışlar ve uykuya dair kaygı duyma, (şartlanılmış uykusuzluk) gibi sebepler ile uykusuzluk kendi kendine kötüleştiren döngü üretmez ise genellikle zaman ile düzelir. Tedavide altta yatan neden çözülmelidir. Birkaç günden uzun süren uykusuzluklarda uzman hekim kontrolünde medikal tedavi başlanmalıdır. Stres azaltıcı teknikler önerilmelidir. Kronik Uykusuzluk Nedir? Birincil kronik uyku bozuklukları (tüm kronik uykusuzlukların yüzde 10–20 kadarıdır) Kronik uykusuzluk 3 alt tipten oluşur. şartlanmaya bağlı veya psikofizyolojik uykusuzluk aslında uykusuzluk ve onun sonuçlarından korkunun yol açtığı bir anksiyete bozukluğudur. Uyku durumunu yanlış algılama polisomnografik olarak kaydedilen uyku ile hastanın algıladığı uyku arasındaki bir tutarsızlık İdiopatik uykusuzluk genellikle yaşam boyu sürer ve genellikle diğer nedenlerin dışlanmasıyla tanı konulur. Tedavide bilişsel-davranışçı tekniklerin uzun dönemde en iyi etkinliğe sahip olduğu gösterilmiştir. İkincil Kronik Uyku Bozuklukları Psikiyatrik Hastalıklar Tüm uykusuzlukların yüzde 50den fazlası olarak kronik uykusuzluğun en yaygın nedenidir. Tedavi altta yatan psikiyatrik hastalığın etkili, iyi tolere edilen ajan ile tedavisi ile olabilmektedir. Uyku Bozuklukları Huzursuz Bacak Sendromu Kadınlarda erkeklere göre iki daha fazla görülen yalnızca akşamları veya geceleri var olan yada gündüz ile kıyaslandığında daha kötü olarak hissedilen daha çok bacaklarda hareketle hafifleyen uyuşma ve rahatsızlık şikayetlerinden oluşan bir sendromdur. şikâyetler uykusuzluk ile alevlenir. Altta yatan biyokimyasal ve anotomik patolojiler bilinmemektedir. Bununla birlikte kronik böbrek yetmezliği, demir eksikliği, romatoid artrit, antidepresan kullanımı ve gebelikte sekonder olarak ortaya çıkabilir. Medikal tedavi ile şikayetler azaltılabilir. Sirkadiyen Ritm Bozuklukları Bedenin biyolojik saatinin gerçek saatin gösterdiği zamana uyumlu olmadığı bir hastalık grubudur. Bu durum uygun koşul ve zamanlarda uyumakta güçlük ve/veya uygunsuz gündüz vakitlerinde gündüz vakitlerinde uyuklamalara yol açar. Nöbet, istemli veya gece vardiyalı çalışan ya da zaman dilimine karşı seyahat eden kişilerin çoğunda yaygın bozukluktur. Madde Kullanımı( alkol kafein) İlaçlar/ Tıbbi /Nörolojik Bozukluklar Ağrı, solunum yetmezliği, sık idrara çıkan uykusuzluk yapan en yaygın tıbbi nedenlerdendir. Parkinson hastalığı, Alzheimer hastalığı, ve multiinfarkt demans gibi bozukluklar uyku merkezlerinde tutulumla uykusuzluk oluşturabilir. Antidepresanlar, dekonjestanlar, kortikosteroidler uykusuzluğa neden olabilir. Tedavi altta yatan neden tedavisi ile mümkün olabilmektedir. Sağlıklı Bir Uyku Nasıl Olmalıdır? Uykusuz insanların bir bölümünde sadece uyku hijyeninin düzenlenmesiyle önemli ölçüde yarar sağlanabilmektedir. Uyku hijyeni için şu noktalara dikkat edilmelidir: Çok aç ya da tok olmamak, Kafeinli, alkollü, kolalı içeceklerden ve tütün kullanımından kaçınmak, Düzenli egzersiz yapmak, ancak akşam saatlerinde heyecan oluşturacak aktivitelerden kaçınmak, Uyku gelmeden yatağa girmemek, Yatak odasını sadece uyku ve cinsel ilişki için kullanmak, Uyuyamadığında uyumaya çabalamamak, yataktan ve yatak odasından çıkarak başka bir yerde zaman geçirip uyku gelince yatağa dönmek, Ne kadar uyunursa uyunsun sabah belirli bir saatte kalkmak, Gündüzleri uyumamak ve yatak odasını ses, ışık, ısı yönünden izole etmek.

Başlık: Cvp: 122
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Yüz Felci

Yüz Felci nedir? Yüz felci; yüz hareketlerinin genellikle tek taraflı azalması veya kaybolmasıdır (fasiyal sinir denilen yüz sinirinin, tek taraflı ya da nadiren iki taraflı hasarlanmasına bağlı gelişir). Kaş kaldırma, göz kapama, diş gösterme, gülme ve yanak şişirme gibi hareketler bozulur. Hangi dış ve iç faktörler yol açar? Beyinle beyin sapı arasındaki veya beyinle yüz kaslarına kadar olan bölümdeki birçok hastalığa bağlı olarak yüz felci gelişebilir. Beyinle -beyin sapı arasındaki yüz felci nedenleri nöroloji tarafından incelenir. Beyin sapından sonraki yüz siniri hastalıklarında oluşan yüz felcine ise periferik yüz felci (bell felci) denir; en sık rastlanan yüz felci şeklidir. Periferik yüz felcini ise yapacak pek çok neden vardır: Viral ve diğer orta kulak iltihapları. Sistemik hastalıklar (şeker hastalığı en basta gelir, hipertansiyon, nörit yani sinir iltihabı, sarkoidoz, vitamin eksikliği vb). Tümoral hastalıklar; yüz sinirinin direkt kendisinden kaynaklanan tümör veya sinirin geçtiği bölgelerden kaynaklanan tümör ile dıştan sıkışması yoluyla yüz felci olabilir. Travmalar; kulak çevresine veya yüze gelen darbeler yüz sinirini hasara uğratarak yüz felci yapabilir. Ameliyatlar; kafa içinde kulak çevresinde başka sebeplerle yapılan ameliyatlar sırasında yüz siniri hasarlanabilir. Felç gelmeden önce dilde, gözde, kulakta, yüzde, genelde hangi belirtiler oluşur? Hasta felçli yüz tarafındaki kulağının arkasında bir ağrı veya işitmede erkenden bir zorlanma hissedebilir. Hiperakuzi; sık görülen, özellikle telefonla konuşurken fark edilen, seslere karsı artmış, hoşa gitmeyen bir duyarlılık olmasıdır. Bazen hasta yüzünde olaya eşlik eden bir uyuşma algılar. Ama yapılan muayenede gerçek bir duyu kaybı bulunmaz. Ne kadar sürer? 7-10 gün ilaç tedavisi ile birlikte aynı taraf yüze uygulanacak masaj tedavisi, sıcak uygulaması, yüz kaslarını çalıştıracak egzersiz önerilir, aynı tarafla sakız çiğneme tavsiye edilir.

Başlık: Cvp: 122
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Yenidoğan Tarama Testleri:

Yenidoğan tarama testleri, saptandığında tedavisi mümkün olan bazı hastalıkların tanınması için uygulanan testlerdir. Hayatın ilk aylarında belirti vermeyen bu hastalıklar önceden tanınamaz ise bebekte ciddi hasar oluşturabilir. Tanı konduğunda koruyucu tedavi uygulanabilir ve tam bir iyileşme sağlanabilir. Yenidoğan Servisinde her yenidoğana kan tarama ve işitme testleri yapılır. "Hipotiroidi" ve "Fenilketonüri" tarama testleri her bebeğe rutin uygulanan kan testleridir. Hipotiroidi, tiroid hormonlarının eksikliğidir. Bu durumda TSH yükselir. Fenilketonüri, protein sindiriminde eksik bir enzim nedeniyle bir aminoasitin vücutta birikmesidir. Erken teşhis edilmezse her iki hastalıkta da ciddi zekâ geriliği oluşabilir. Tarama testleri bebek 72 saatini doldurduktan sonra yapılmalıdır. Eğer bebek normal doğumla doğmuş ve bir iki gün içinde de taburcu olacaksa, birinci haftada yapılan kontrol muayenesi sırasında kan örneği alınır. Bu testler için topuktan alınan birkaç damla kan yeterlidir. Test sonuçları bir, iki hafta içinde belli olur. Yenidoğan işitme taraması Bebekler doğdukları andan itibaren duyarlar. İşitme taramasında, bebeğin alın ve kulak arkasına yerleştirilen elektrotlar sayesinde kulağa verilen seslerin, beyinde yarattığı dalgalar ölçülür. Tarama yapılmadan ailenin gözlemiyle bebekte işitme kaybı, en erken 18 aylıkken saptanabilmektedir. Oysa işitme kaybı ilk altı ayda tanındığında, işitme cihazları ile işitme ve konuşma kabiliyetleri normale yakın gelişmektedir. Bu nedenle işitme engelli bebeklerin erken tanınması önemlidir. Bebeğiniz işitme taramasını geçemezse, bir ay sonra yenidoğan servisinde kontrol işitme testi yapılır. En iyi cihazlarla bile, 100 bebekten 4'ü testi geçememektedir. Ancak test tekrarlandığında, bu oran 1000 bebekte 3-4'e düşmektedir.

Başlık: Cvp: 122
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Zoonotik (Hayvanlardan Bulaşan) Hastalıklar Nelerdir? Kist Hidatik Hastalığı nedir?

Evimizde veya bahçemizde beslediğimiz, kendimize en yakın dost seçtiğimiz hayvanlardan bulaşan birçok hastalık vardır. Bu hastalıklar "zoonotik hastalıklar" olarak adlandırılır. Zoonotik hastalıklardan bazıları Brucellosis (Brusella Hastalığı), Cysticercosis (Tenyalar), Deli Dana Hastalığı ( BSE ), Hydatidosis ( Kist Hidatik ) ve Kuduz Hastalığı'dır. Bu hastalıklar vücutta bölgesel veya yaygın tutulumlar yapar. Bu hastalıklar içinde ülkemizde en sık görülen hastalık ise Kist Hidatik'tir. Bu hastalık başta karaciğer olmak üzere tüm sistemleri tutabilen bir parazite bağlı enfeksiyon olarak tanımlanır. Hastalığın Etken Paraziti ve Bulaşma şekli Nasıldır? Etken parazit: Echinococcus granulosus, Echinococcus multilocularis ve Echinococcus vogeli'dir. Hayat siklusunda kesin konak köpekler ve diğer carnivorlardır (et yiyiciler). Sıcakkanlı omurgalıların çoğu "koyun, keçi, sığır ve insanlar" arakonaktır. Ergin parazit 3–6 mm uzunluğundadır ve köpeklerin ince bağırsağında yaşar. Köpek dışkısı ile atılan yumurtalar arakonak tarafından alındığında bağırsak duvarına penetre olur, daha sonra dolaşım sistemine geçer, başta karaciğer olmak üzere değişik organlara dağılarak kist hidatidleri oluşturur. Bu kistlerin içi sıvı dolu olup çocuk başı büyüklüğüne kadar ulaşabilir. Enfeksiyon kesin konağa hidatid kistli organların yenmesiyle geçer. İnsan enfeksiyonlarında bulaşma en çok köpeklerin dışkıları ve kılları ile olur. Köpeklere enfekte sığır ve koyun artıkları verilmemeli, mezbahalarda teşhis edilen enfekte organlar sahipsiz köpeklerin ulaşamayacağı şekilde usulüne uygun olarak imha edilmeli, sahipli köpeklerin periyodik kontrolleri ve koruyucu ilaçlamaları düzenli olarak yapılmalıdır. Hastalığın Belirtileri Nelerdir? Hastalığın başlarında kistin küçük olduğu dönemlerde uzun yıllar boyunca belirtisiz seyredebilir. Fakat kist büyüdükçe; bulunduğu bölgeye ve oluşturduğu basıya göre belirtiler ortaya çıkar. Karaciğer yerleşiminde sağ yan ağrısı, bulantı, kusma ve sarılık gibi belirti ve bulgular görülür. Akciğer tutulumunda; solunum sıkıntısı, öksürük, kan tükürme, göğüs ağrısı görülür. Diğer organ ve sistem tutulumlarında da bu bölgelere ait tablolar ortaya çıkar. Örneğin kafa içi tutulumlarda; baş ağrısı, kafa içi basınç artışı, kusma, şuur kayıpları görülebilir. Myokard (kalp kası) tutulumunda ritm bozuklukları, iskemi bulguları, kalp kasının ölmesi hatta yırtılma gelişebilir. Kemik tutulumlarında kendiliğinden kırıklara neden olabilir.Kistin patlaması durumunda alerjik reaksiyonlar ortaya çıkar. Akciğerdeki kistin patlamasıyla olmasıyla ağızdan kist sıvısı gelir, boğulmalara neden olabilir. Hastalığın Tanı ve Tedavisi Tanı; klinik bulgular, radyoloji, etkenin görülmesi ve tanısal amaçlı yöntemlerle konur. Radyolojik görüntülemede ultrasonografi, tomografi, manyetik rezonans teknikleri ayrı ayrı veya birlikte kullanılabilir. Kist sıvısı bronşlara, idrara, safra yollarına veya bağırsağa boşalırsa bu mataryellerde etkene ait yapılar görülebilir. Klinik ve radyolojik bulgularla kist hidatik şüphesi oluşan hastalarda Ekinokoklara karşı serumda oluşan antikorlara bakılır. Bunun için serolojik yöntemlere sıklıkla başvurulur. Serolojik yöntemler olarak indirek hemaglütinasyon, lateks aglütinasyonu, indirek floresan antikor testi ve enzim immuno assay kullanılabilir. Ulaşılabilecek bölgelerdeki kistler için ilk tercih edilecek tedavi cerrahi müdahale veya ciltten drenajdır.
Başlık: Cvp: «
Gönderen: CeeMoo - 16 Kas 2014 23:02
Zatürre (Pnömoni) Nedir?

Pnömoni, halk arasındaki bilinen tabiriyle zatürre; kısaca akciğer dokusunun iltihaplanmasıdır. Bakteriler başta olmak üzere çeşitli mikroorganizmalara bağlı olarak meydana gelir. Bazı pnömoni türlerinde hasta kişiden sağlam kişilere doğrudan bulaşma riski vardır. Ama hastalık çoğunlukla, hastanın kendi ağız, boğaz veya sindirim kanalında bulunan mikropların akciğere ulaşmasıyla meydana gelmektedir. Normal durumda hastalığa neden olmayan bu mikroplar, vücut savunması zayıf düşmüş kişilerde pnömoni oluşturur. Dolayısıyla pnömoni'nin oluşmasında bulaşmadan çok, kişinin vücut direncini kıran risk faktörleri rol oynar. Hastalık Nasıl Yayılıyor? Pnömoni'ye zemin hazırlayan grip ve benzeri viral solunum yolu enfeksiyonları ise çok bulaşıcıdır. Hapşırık ve öksürükle yayılabildikleri gibi, ağız ve burun sekresyonları ile bulaşmış bardak, mendil, çatal- kaşık gibi eşyalar aracılığıyla diğer kişilere geçebilir. Pnömoni'ler tüm dünyada ve ülkemizde en sık görülen ve en fazla ölüme neden olan hastalıklar arasındadır. Özellikle bebeklerde, çocuklarda, yaşlılarda ve bilinen başka bir hastalığı olan kişilerde pnömoni'ler daha ölümcül olabilmektedir. Bir kişinin pnömoni'ye yakalanmasının kolaylaştıran çeşitli risk faktörleri vardır. Bunlardan korunmak mümkünse, pnömoni'ler önlenebilir. Erişkinlerde Pnömoni Oluşmasını Kolaylaştıran Risk Faktörleri: İleri yaş Kronik hastalıklar: Akciğer hastalıkları (KOAH, bronşektazi, akciğer kanseri), kalp hastalıkları, böbrek hastalıkları, karaciğer hastalıkları, şeker hastalığı, sinir sistemi hastalıkları (kas hastalıkları, inmeler, bunama), yutma güçlüğü yapan durumlar (çene, kas, sinir hastalıkları, tümörler, yemek borusu hastalıkları), bağışıklık sistemi hastalıkları (AIDS, kan ve lenf bezi kanserleri) Sigara kullanımı Alkol alımı Kusmalar Geçirilmiş uzun süreli ameliyatlar Grip salgınları Pnömoni Belirtileri Nelerdir? Üşüme- titreme, 39- 40 °C'ye varan yüksek ateş, öksürük, kirli, iltihaplı (yeşil, sarı, pas rengi) balgam çıkarma ve yan ağrısı olabilir. Bazı pnömoni türlerinde ise sinsi başlangıç olur. Birkaç gün devam eden iştahsızlık, halsizlik, eklem ve kas ağrılarını takiben kuru öksürük, ateş yükselmesi, bulantı, kusma, baş ağrısı gibi belirtiler olabilir. Bu şikayeti olan hastalar mutlaka doktora başvurmalıdır. Pnömoni ihmal edilmemesi gereken bir sağlık sorunudur. Erken teşhis edilmesi ve gecikmeden tedaviye başlanmasının ölümleri azalttığı bilinmektedir. Hastanın yakınmaları pnömoni'yle uyumlu ise genellikle yapılan muayene ve akciğer röntgenindeki bulgularla teşhis konulabilir. Gerekirse kan ve balgam tahlilleri yapılabilir. Pnömoni Hastalığının Tedavi Yolları Nasıldır? Birçok vakada pnömoni evde tedavi edilebilir. Ağır olguların, yaşlı hastaların, oksijen tedavisi veya yoğun bakım desteği gerektiren hastaların hastaneye yatması gerekir. Tedavi hastaya göre değişir. Tedaviye erken başlandığında ve ayaktan tedavi edilebilen olgularda sonuçlar yüz güldürücüdür. Ancak teşhis ve tedavisi gecikmiş, ağır pnömoni olgularında ölüm oranı yüksektir. Pnömoni'den Korunma Yolları Nelerdir? Pnömoni'den korunmak için pnömoni oluşumunu kolaylaştıran olumsuz faktörler düzeltilmelidir. Bu amaçla kronik hastalıkların uygun şekilde takip ve tedavisi, stresten kaçınma, dengeli beslenme ve hijyenik barınma koşullarının sağlanması, alkol, tütün ve ilaç bağımlılığının kontrolü ile ağız ve mide içeriğinin solunum yollarına kaçmasına = aspirasyona yol açan risk faktörlerin azaltılması gerekir. Pnömoni'ye yol açabilen veya kolaylaştırıcı olan grip salgınları sırasında kalabalıkta temasın azaltılması, maske kullanılması ve özellikle yüksek riskli gruba grip bulaştırabilecek kişilerin aşılanması korunma için önemlidir. Grip virüsünün bizzat kendisi pnömoni'ye yol açabildiği gibi, diğer mikroorganizmalara bağlı pnömoni türlerinin ortaya çıkmasını da kolaylaştırabilir. Gribin ağır seyrettiği ve ölümcül olduğu olgular çoğunlukla pnömoni'nin gribe eşlik ettiği olgulardır. Bu nedenle pnömoni'lerin ve buna bağlı ölümlerin önlenmesi için grip salgınlarının da önlenmesi gerekmektedir. Gripten korunmak üzere aşılar geliştirilmiştir. Bu aşılar bir yıl süreyle korunma sağlar. Grip aşıları her yıl eylül, ekim aylarında ya da en geç kasım ayında bir doz kas içine yapılmalıdır. Grip aşıları gribe yakalanma riski yüksek veya grip olduğunda gribin ağır ve ölümcül seyredebileceği kişilere uygulanmalıdır. Pnömokok Aşısı: Pnömoni nedenleri arasında dünyada en sık rastlanan mikroorganizma Streptococcus pneumoniae' dir. Pnömokok dediğimiz bu bakteriye karşı hazırlanmış aşı bulunmaktadır. Pnömokoklar başta üst solunum yollarında olmak üzere pnömoni dışında enfeksiyonlara da yol açabilir. Bu aşı tamamen olmasa da yüksek riskli kişilere uygulandığında kısmen koruma sağlayabilmektedir. Aşı kas içine yapılmaktadır. 5 yıl sonra tekrarı yapılır. Pnömokok Aşısı Önerilen Kişiler: Bağışıklık sistemi normal olup kalp hastalığı, akciğer hastalığı, şeker hastalığı, alkolizm, siroz, beyin- omurilik sıvı kaçağı gibi kronik hastalığı olanlar Bağışıklık sistemi yetersiz olup pnömokoksik hastalık riskinin artmış olduğu dalağı alınmış kişiler, bazı kan hastalıkları, kronik böbrek hastalığı bulunanlar ve organ nakli yapılmış olanlar AIDS taşıyıcısı erişkinler 65 yaş ve üzerindekiler Grip ve pnömokok aşıları yüksek ateşli bir hastalığın seyri sırasında yapılmaz Grip aşısı yumurta alerjisi olanlara uygulanmamalıdır. Her iki aşı da oldukça güvenlidir. Aşı uygulanan yerde ağrı ve kızarıklık gelişebilir. Ateş, halsizlik, kırıklık gibi bazı yan etkiler olabilir, bunlar geçici ve hafiftir.