Gönderen Konu: Divan Edebiyatı  (Okunma sayısı 1033 defa)

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #15 : 02 Kas 2014 21:38 »
Süleyman Çelebi
 

15.yy
 

Bursa’da, 1351 yılında doğduğu tahmin edilen Süleyman Çelebi, İslâmî Türk edebiyatının ileri gelen mesnevî şairlerindendir. Hayatı hakkında çok bilgi yoktur. Kesin olarak bilinmemekle beraber, Ahmet Paşa’nın oğlu şeyh Mahmud’un torunu olduğu sanılıyor. İyi bir öğrenim görmüş, iyi bir terbiye almış, zamanın ilimlerini iyice öğrenmiş, âlim, ârif ve kâmil bir insandır.
 

Yıldırım Bayezid’e bir müddet dîvân-ı hümayun imamlığı etmiş, 1400 yılından itibaren de Bursa Ulu cami imamlığı görevine getirilmiştir.
 

Bilgin bir kişi olması nedeniyle “Çelebi” unvanını taşıyan şaire, yakın çağlarda “Süleyman Dede” denilir olmuştur.
 

1422 yılında Bursa’da ölen Süleyman Çelebi, Çekirge yolu üzerine gömülmüş, yakın bir geçmişte üzerine güzel bir anıt mezar yapılmıştır.
 

Edebî kişiliği
 

Mevlid (Vesîletü’n-necât)’in asıl metni sade ve etkili bir üslûpla yazılmıştır. Bu eserden sonra 30’u aşkın mevlid yazılmasına rağmen hiç biri Süleyman Çelebi’ninki kadar üne kavuşamamıştır. Eser, dil bakımında XV. Yüzyıl Anadolu Türkçesinin sade şekliyle yazılmış olup mısralarda yer alan ve akıcı bir üslûp içinde birbiriyle uyuşma halinde bulunan edebî sanatlarla da kıymetlendirilmiştir. İstiare ve cinasa özellikle yer vermiştir. Genellikle anlam beyitler içinde tamamlanmakta ve beyit bütünlüğü bozulmamaktadır.
 
 

şiirleri: Vesîletü’n-necât (Münâcât) (mesnevi)
 

1. Allâh adın zikr idelüm evvelâ

Vâcib oldur cümle işde her kula
 

2. Allah adın her kim ol evvel ana

Her işi âsân ide Allâh ana
 

3. Allâh adı olsa her işin öni

Hergiz ebter olmaya anun sonu
 

5. Bir kez Allâh dise ‘ışk ile lisân

Dökülür cümle güneh misl-i hazân
 

6. İsm-i pâkin pâk olur zikr eyleyen

Her murâda irişür Allâh diyen
 

7. ‘Işk ile gel imdi Allâh eydelüm

Derd ile göz yaşi'le âh idelüm
 

8. Ola kim rahmet kıla ol pâdişâh

Ol Kerîm ü ol Rahîm ü ol İlâh
 

27. Varı yok yoğu var iden ol durur

Dünyâda her olanı ol oldurur
 

32. Bâri ne hacet kılavuz sözi çok

Birdür ol kim andan artuk Tanrı yok
 

33. Haşre dek ger dinilürse bu kelâm

Nice haşr ola bu olmaya tamâm
 

34. Ger dilersiz bulasız oddan necât

’Işk ile derd ile eydün e’s-selât
 
 
 

Açıklama: Vezni: fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün  


CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #16 : 02 Kas 2014 21:38 »
şeyhî
 

15.yy
 

XV. yüzyıl Türk şairlerindendir. şeyhü'l-şuarâ unvanı ile anılan ve mahlası şeyhî olan şâirin asıl adı Yûsuf Sinâneddîn’dir, devrin kültür merkezlerinden olan Kütahya'da 1376 yılında dünyaya gelmiştir. Germiyanlı'dır. Göz hastalıkları alanında ünlü bir tabib olması nedeniyle Hekim Sinan adıyla da ün kazanmıştır. I. Murat zamanında doğan şeyhî, Yıldırım Bayezid, Süleyman Çelebi, Sultan Mehmet ve II. Murat devirlerini idrâk etmiştir.
 

Öğrenimine Kütahya'da başlayan şeyhî, şâir Ahmedî ve diğer âlimlerden ders görmüştür. Ayrıca, öğrenim için İran'a gitmiş, orada tasavvuf, hikmet, tıp ve diğer ilimleri öğrenmiş, özellikle tasavvuf ve edebiyatta derin bilgiler kazanmıştır.
 

İran dönüşünde Ankara'da Hacı Bayrâm-ı Velî'ye intisabederek tarikata girmiş, şeyhî mahlasını almıştır. Çelebi Sultan Mehmet, Karaman Seferi sırasında (1415) Ankara'da rahatsızlandığı zaman Kütahya'dan tedavi etmesi için çağırılmış, başarı gösterdiği için de taltif edilerek kendisine Tokuzlu

Köyü tımar olarak verilmiş, sultanın özel doktorluğuna atanmıştır.
 

şeyhî, Tokuzlu Köyü'ne giderken tımarın eski sahipleri tarafından tecavüze uğramış, durumu «Har-nâme» mesnevisi ile padişah Çelebi Sultan Mehmed'e bildirmiştir.
 

II. Murat’ın hükümdar olmasından sonra, Germiyan hanedanı ve Osmanlı sultanları ile devamlı münasebette bulunmuş, hayatını hekimlik ve eczacılık yaparak kazanmıştır.
 

Büyük bir mutasavvıf olan şeyhî, gerek Dîvân’ında ve gerekse Hüsrev ü şîrin’inde tasavvuf kurallarından bol bol yararlanmıştır. Fakat kendisi şeyhlik yapmamıştır.
 

Çirkin ve gözleri ağrılı olan şair zarif, şakacı ve nüktedan bir mizaca sahiptir. Ayrıca alaycı bir yönü de vardır. Olgun, sabırlı ve temkinli bir ruh taşır.
 

1431’de Kütahya’da vefat etmiştir.
 

Edebî Kişiliği
 

Kendisine yöneltilen bazı haksızlıkları büyük bir duyarlılık ve tevekkülle karşılayan şair, sûfî mizaçlı, zarif ve nüktedândır. Hayat felsefesi ve dünya görüşünün temelinde dinî kurallar ve İslâmî ideoloji yatar: Dünya fanidir, onun varlıklarına aldanmamalıdır. Bu faniliğin arkasında ebedî olan İlâhî varlığa inanmalıdır; asıl saadet budur. Bu görüşlerinde İran şairlerinin etkisi büyüktür.
 

şeyhî hayatı boyunca, sanatının anlaşılmaması, hasetçiler, rakipler, takdir edilmediği için refah içinde yaşayamama durumlarından yakınır. Fakat bu yakınmalarının bir kısmı, sanatlıca mübalâğadan ibaret olup gerçeğe uygun değildir. Çoğu kez bunları, sanatçı ruh ve gururunun tatmin edemediği için söyler.
 

Tasavvufla ilgili bulunması, tarîkata mensubolması dolayısıyla eserlerinde sükûn, tevekkül, teslimiyet ve bir huzur sezilir.
 

şeyhî'nin sosyal düşünceleri, zenginlik ve fakirliğin adil olmayan bir şekilde yayılmasından, sosyal eşitsizlikten yakınma; bir insanda cömertlik, kahramanlık, adalet ve dinine bağlı olması gerekliliği şeklinde sıralanabilir.
 

şeyhî, gazel ve kasidelerinde, özellikle Iran şâirlerinden Selman-ı Salvecî ve Hâfız-ı şirazî ile diğer ikinci derce şâirlerin etkisindedir. şeyh şa'dî’den dünya görüşü ve felsefesi, Hâfız'dan şiir zevki bakımlarından yararlanmıştır. Ayrıca, başka şairlerin birtakım buluşlarını aynen benimsediği olmuştur. Nitekim bu yüzden eski eleştirmenler tarafından eleştirilmiştir.
 

İran şairlerinin etkilerinin fazla bulunması bakımından gazelde pek başarılı olamamıştır.
 

"şeyhü'l-şuara", "Hüsrev-i şuarâ", "Emîr-i şuarâ", "Serdâr-ı şuarâ" gibi unvanlarla övülmüş olan şeyhî'nin üstadlığı birçok şair tarafından kabul edilmiştir. şöhretini XVI. yüzyılda ve daha sonraları devam ettirebilmiş bir şairdir.
 

Halilî, Karamanlı Nizamî, Hümamî gibi şairler, şairlik değerlerin anlaşılmasında onu kıstas, mihek saymışlardır. Kırk beş tane şâir taraftından tanzîr edilmiştir. Necatî ve başka birçok şairi de etkilenmiştir.
 

Asıl büyük şöhretini, Hüsrev ü şîrîn’i sayesinde kazanmıştır, Mısır Türkleri arasında da tanınan şair, mutasavvıf çevrelerinde oldukça geniş şöhret edinmiştir. XVII. yüzyıldan sonra ünü gittikçe azalmıştır.
 

Eserleri: Dîvân, Har-nâme, Husrev u şîrîn. Ayrıca şeyhî’nin olduğu tahmin edilen Ney-nâme ve Hâb-nâme isimli eserler vardır.
 

şiirleri: Zâhidi gör ki gezer ‘aşk ile meyhâneleri (gazel)
 

Zâhidi gör ki gezer ‘aşk ile meyhâneleri

Göreli sendeki ol nergis-i mestâneleri
 

Yüzü gül şem’ine karşı yakılıp yanmak için

Kığırıp cem’ iderem her gece pervâneleri
 

Ol perî şânınadır zülfü perîşânına gör

Dağıtır müşk ile anber urıcak şâneleri
 

İtinin ayağına yüz süre baydak gibi şâh

Anda kim mât ede bir lu’b ile ferzâneleri
 

şâh olur mülk-i cihâna bulur ol genc-i nihân

Her ki ma’mûr ide ’adl ile bu vîrâneleri
 

Vargıl ey zâhid-i hod-bîn bana efsûn okuma

Ben de çok okumuşam halka bu efsâneleri
 

Leb ü dendânını şeyhî dil ile vasf edicek

Nice hoş nazm eder ol la’l ile dürdâneleri  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #17 : 02 Kas 2014 21:38 »
Bâki, (1526-1600), Divan şairi
 
 
 

16.yy
 
 
 
 
 

1526 yılında İstanbul'da doğan Bâki'nin asıl ismi Mahmud Abdülbâki'dir. Aslında fakir bir ailenin çocuğu idi, babası müezzinlik yapıyordu. Çocukluğunda saraç çıraklığı yapmıştır. Eğitime, ilme olan büyük tutkusu fark edilmeye başlanınca ailesi medreseye devam etmesine izin vermiştir, zira başlarda medreseye kaçak, ailesinden gizli gitmekteydi. Gayretleri ile iyi bir eğitim görmüş, dönemin ünlü müderrislerinden ders almıştır. Eğitimi boyunca şiire olan ilgisi giderek artmış ve güçlü kaleminin ünü de yavaşça yayılmaya başlamıştır. Eğitimini tamamladıktan sonra çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. Hayatı boyunca çeşitli dönemlerde devlet hizmetinde bulundu, kadılık, kazaskerlik gibi makamlarda görev yaptı. 1600 yılında, İstanbul'da vefat etti.
 
 
 
 
 

Bâki Saray'a hep bir yakınlığı olmuştur. Özellikle Kanunî Sultan Süleyman ile yakın ilişkileri olmuş, padişah sık sık kendisine iltifat etmiştir. Daha sonra 2.Selim ve 3.Murat zamanlarında da hem saraydan hem halktan büyük bir itibar ve ilgi görmüştür. Vefatından önce bu kadar ilgi ve alâka gören sanatçı sayısı azdır, o ise vefat etmeden "Sultanüş'şuâra" yani "şairlerin Sultanı" diye anılmaya başlamıştır.
 
 
 
 
 

Çalışmaları
 
 
 
 
 

Bâki Osmanlı'nın en güçlü devirlerinden birinde yaşamıştır, bu da pekâla onun şiirlerine ve şiirlerinde kullandığı temalara yansımıştır. Aşk, yaşamanın zevki ve doğa şiirlerinin başlıca konularıdır. Her ne kadar şiirlerinde tasavvuf etkisi veya tema olarak tasavvuf bulunmasa da, tasavvufta da özel bir mahiyeti olan aşk mefhumunu sık sık konu alması itibariyle, dîvânı mutasavvıflar tarafından çok sevilir. Tekniği güçlüdür, şiirlerinde yakaladığı ahenk ve akıcılık fark yaratır. Dil kullanımında çok yeteneklidir. şiirlerinin yarattığı tını, musiki de şiirlerinin farklı bir özelliğidir. Türk, Divan şiirinin dönemin ünlü akımları ve eserleri seviyesine ulaşmasında çok büyük katkısı olmuştur. Fazla eser kaleme almamıştır, zira sıklıkla vurguladığı gibi fazla eser bırakmaktan çok, fark yaratacak güzel eserler bırakmak istiyordu. Eserlerinden biri de Kanunî Sultan Süleyman'ın vefatı üzerine yazdığı "Mersiye-i Hazret-i Süleyman Han" isimli mersiyedir. Bu mersiye hem teknik olarak güçlü yapısı hem de eşsiz ahengi ve dönemin ruhunu, özellikle edebiyat tarzını, en güzel şekilde ifade ettiği için en ünlü mersiyelerden birisi olmuştur.
 
 

Başlıca Eserleri
 
 
 
 
 

Dîvân - (4508 beyitlik, en önemli eseri)
 
 

Fazâ’il-cihad - (Cihad üzerine bir eseri)
 
 

Fazâ’il-Mekke - (Tercüme)
 
 

Hadîs-i erbain - (Tercüme)
 
 
 
 

Müje haylin dizer ol gamze-i fettân saff saff

Guyiyâ cenge girer nîze-güzâran saff saff
 

Seni seyr itmek içün reh-güzer-i gül-şende

İki cânibde durur serv-i hırâman saff saff
 

Leşker-i eşk-i firâvan ile ceng eylemeğe

Gönderir mevclerin lücce-i umman saff saff
 

Gökde efgaan iderek sanma geçer hayl-i kuleng

Çekilür kûyine mürgaan-ı dil ü cân saff saff
 

Cami içre göre tâ kimlere hem-zânûsun

şekl-i sakkada gezer dîde-i giryân saff saff
 

Ehl-i dil derd ü gamın ni'metine müstağrak

Dizilürler keremin hânına mihman saff saff
 

Vasf-ı kaddinle hıram itse alem gibi kalem

Leşker-i satrı çeker defter ü dîvan saff saff
 

Kûyin etrafına uşşâk dizilmiş gûyâ

Haremi Kâ'be'de her cânibe erkân saff saff
 

Kadrini seng-i musallada bilüb ey Bâkî

Durub el bağlayanlar karşuna yâran saff saff
 
 
 

Açıklama: Feilâtün feilâtün feilâtün feilün  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #18 : 02 Kas 2014 21:38 »
Hakanî Mehmed Efendi
 
 

16yy
 

Bu yüzyılda tasavvuf!, dini, ahlâki konuda eser veren bir başka ö-nemli şair; Hakanî Mehmed Efendi'dir. Hakanî'nin Hilye'si vardır. Süleyman Çelebi Mevlid'inin etkisinde kalarak hilyesini yazmış olan Hakanî Mehmed, eserde Hz. Muhammed'in hayatını, doğum, risalet, hic¬ret, mi'rac, rıhlet ve dua bölümleri içinde anlatır.
 

Hakanî'nin hilyesi çok beğenilmiş, ondan sonra hilye yazan birçok şair çıkmıştır. Hakanî'den sonra hilye yazan şairlerin en meşhuru Tırmızî'dir. Ancak hilye, halk arasında mevlid kadar yaşamamıştır. Hakanî'nin duygularını içtenlikle iletmiş olmasına rağmen eser halk için yazılmadığından dili ağırdır. Hilye’de Arapça kelimeler çoktur. Hakanî Mehmed Efendi'nin ayrıca Kırk Hadis Çevirisi ile Dîvân'ı vardır.
 

Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #19 : 02 Kas 2014 21:38 »
Hayalî
 

16.yy - Anadolu
 

16. yüzyıl Osmanlı sahasının önde gelen bir şairidir. Zatî ile çağdaştır ve Zatî ile Bakî arasındaki şairlerin en büyüğüdür. Kaynakların Hayalî Mehmed Bey diye sözünü ettikleri büyük şair Rumeli'de Vardar Yenicesi'nde doğmuştur. Doğum tarihi bilinmemekle birlikte II. Bayezid döneminde doğmuştur. Kaynaklarda şairin hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Ancak, genç yaşta şiir yazmaya başladığı, gençlik yıllarını Rumeli'nin önemli kültür merkezi olan Vardar Yenicesi'nde geçirdiği ve oraya gelen Baba Ali Mest-i Acemî adlı bir kalenderi dervişin etkisinde kalarak, kalenderi bir derviş olduğu ve Mest-i Acemi ile birlikte bulunan derviş topluluğuna katılarak İstanbul'a geldiği, kaynakların verdiği bilgi¬ler arasındadır. Bir süre derbeder bir hayat yaşayan Hayalî, dönemin devlet adamlarına şiirler yazmış, kasideler sunmuştur. Bu arada Kanunî'ye yaklaşma fırsatını da elde etmiştir. Kanunî, Hayâlî'yi beğene¬rek ona ihsanlarda bulunmuş, himayesi altına almış, hatta Bağdat seferi sırasında onu da yanında Bağdat'a götürmüştür. Kaynakların verdiği bil¬giye göre Hayalî, bu sefer sırasında Fuzûlî ile tanışmıştır. Nitekim, şairin divanında Fuzûlî'ye nazirelerinin bulunması bu bilgiyi doğrular mahi¬yettedir. Gene kaynaklardan öğrendiğimize göre Kanunî'nin Hayalî'ye gösterdiği bu ilgi, dönemin şairlerinin Hayâlî'yi kıskanmalarına neden olmuştur. Hayalî'yi çekemeyen bu şairlerin başında Taşlıcalı Yahya var¬dır ve Hayalî'yi her fırsatta hicveder.
 

Hayalî, "derviş-meşreb", "kalender-mizac"bir şairdir. Tasavvuftan hoşlanması, derviş grubuna katılması da hep bu mizacından dolayıdır. Nitekim, dünya işlerine ve malına fazla önem vermediğinden, Kanunî'den gördüğü yardımlardan da daha çok çevresindekiler yararlan¬mış, verilenler kapanın elinde kalmış, elinde avucunda ömrü boyunca bir şey bulunamamıştır. Hayalî daha yaşarken tanınmış, üstatlığı kabul edil miş sayılı şairlerdendir. Ancak, Bakî yetişince şöhreti gölgelenmiştir. şiirde sade ve samimi olarak, duygularını dile getirmiş, tasavvuftan yarar¬lanmış, fakat mutasavvıf olmamış, rind, kalender bir şairdir. Kaynaklar, Hayâlî'nin duygulu, ince bir şair olduğu konusunda görüş birliği ederek, onu İranlı Hâfız-ı şîrâzî'ye benzetirler. Kaynaklarda "Hâfız-ı şîrâzî-yi Rum", Rum'un şîrâzlı Hâfız'ı ifadesi geçer. Gerçekten de şiir yeteneğinin üstünlüğü, zevkinin inceliği, sözünün samimi ve ahenkli oluşu, hayalleri¬nin inceliği Hayâlî'yi yalnız 16. yüzyılın değil, edebiyatımızın gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden biri yapmıştır.
 
 

Hayâlî'nin bilinen eseri Dîvân’ıdır.
 
 

Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002.
 
 

Lâleler sahn-ı gül-istânda kadeh-nûş oldular

Güft-ü-gûy-i bülbüle güller kamu gûş oldular
 

Üstühân-i sineden emvâc peydâ etdiler

Her riyâzet ehli bir deryâ-yi pür-cûş oldular
 

Hakkı biz bulduk deyu zann etmesün ashâb-ı kaal

Cûylar çün erdiler deryaya hâmûş oldular
 

Askeri nefs ü hevâya çekdiler âhı livâ

Halka halka dâglar birle zırıh-pûş oldular
 

Ben Hayâli bir şikârın alıcı şeh-bâz idüm

Kapdı serverler beni nâ-geh karakuş oldular
 
 

Açıklama: Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #20 : 02 Kas 2014 21:38 »
Hayretî
 

16.yy - Anadolu
 
 
 

16. yüzyıl Divan şairlerinden Hayretî, mutasavvıf kişiliğinden hareketle, şiirlerinde tasavvufî bir hayat tarzını yansıtmasıyla ön plâna çıkmıştır. O, tasavvufu estetik bir kaygı ile değil de, daha çok günlük hayatın bir parçası olarak algılamış ve şiirlerinde kullanmıştır.
 

Devir, daha çok dinî-tasavvufî nitelikli bir türdür. Vahdet-i vücûd inancına dayanmaktadır. Bu inanca göre “nûr-ı ilâhî”den ayrılan ruh, kavs-i nüzûl ve kavs-i urûc aşamalarından geçerek “insan-ı kamîl” olarak tekrar “nûr-ı ilâhî”ye döner.
 
 
 

Çeşm-i hun-rîzün ucından dîdeler giryan olur

Hey ne zâlimsin ki her dem işigünde kan olur
 

Nice arz idem aceb sûz-i dili dil-dâra ben

Nâme göndersem kebûter iltemez biryân olur
 

Âşıkumdur ışkum ile n'içün ölmez dir imiş

Ölmek âsân idî amma arada hicrân olur
 

Didüm ey meh-rû n'ola mihr ü vefâlar eylesen

Nâz ile güldi didi âlemlere destân olur
 

Ey kemân-ebrû hayât-ı câvidânîyi bulur

Tekye-i ışkunda her cân kim sana kurbân olur
 

Mısr-ı hüsn içinde bir Yûsuf-cemâli kim görür

Kul olur bin cân ile gönlüm aceb sultân olur
 

şemme-i esrâr-ı ışkumdan kime şerh eylesem

Hayretî-i vâlih ü şeydâ gibi hayran olur
 
 

Açıklama: Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #21 : 02 Kas 2014 21:38 »
Kara Fazlî
 

16.yy - Anadolu
 

XVI. yüzyılın mesnevicileri arasında tanınmış bir şairdir. Fazlî’nin yetişmesinde dönemin şairlerinden en çok Zâtî’nin yardımı olmuştur. Zâtî, Fazlî’deki şiir yeteneğini anlayarak onun elinden tutmuş, Kanunî’nin şehzadesi Mehmed’in 1530’da sünnet düğününde yazdığı bir kasideyi Zâtî’nin aracılığıyla padişaha okuyarak ilgisini çekmiştir. Daha sonra şehzade Mehmed'e Manisa valiliği sırasın¬da divan katibi ve onun ölümünden sonra da şehzade Mustafa ve şehza¬de Selim'e divan katibi olan Fazlî 1563'te Kütahya'da ölmüştür. Tezkirecilerden Latîfî, Fazlî'nin divan tertip ettiğini söylerse de divanı günümüze kadar bulunamamıştır. Asıl mesnevileriyle ün yapmıştır. Fazlî'nin bilinen mesnevileri, Gül ü Bülbül, Hüma vü Hümayun ve Lüccetül-Esrâr'dır. Bunlar arasında en tanınmışı Gül ü BülbüPdür. Gül ü Bülbül, alegorik yani temsili bir mesnevi olup, gül ile bülbül arasındaki aşk macerasını anlatır. Bu eserin sonunda Fazlî, gülle bülbülün yanı sıra eserdeki çiçek¬ler, rüzgâr, mevsimler ve benzeri varlıkların da birer sembol olduğunu söyleyerek gülde tecelli eden ilahi güzelliği bülbülün gerçek aşka ulaş¬masına vasıta yapmıştır.
 

Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #22 : 02 Kas 2014 21:38 »
Kemal Paşazâde (İbn-i Kemâl)
 

16.yy - Anadolu
 

Kemâl Paşazade (İbn-i Kemal)

Edirne'de doğan İbn-i Kemal'in asıl adı Ahmed olup Kemal Paşazâde diye de tanınır. Sanatçının şairliğinin yanı sıra âlimliği de vardır. Çeşitli devlet memuriyetlerinde görev aldıktan sonra şeyhülislâmlığa kadar yükselmiş olan Kemal Paşazade çok iyi Arapça ve Farsça bilen, eserlerinin çoğunu Arapça yazan bir sanatçıdır. Ri¬sale, makale, kitap olarak Arapça-Türkçe çok .sayıda eser yazmıştır. Tari¬hî, edebî ve dinî konularda yazmış olan ibn-i Kemal'in şâir olarak ufak bir Dîvân'ı, Yıısuf u Züleyha mesnevisi ve Sâ’d’înîn Gülistân‘ına nazire olarak yazdığı Nigâristân’ı vardır. Eskiden medreselerde Farsçayı öğretmek amacıyla okutulan Nigâristân, çoğu hikmetli yani öğretici hikayelerden meydana gelmiştir. İçinde manzum parçaların da bulunduğu didaktik bir eserdir. Kemal Paşazâde'nin Tevârih-i Âl-i Osman adlı tarihi ünlüdür.
 

Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #23 : 02 Kas 2014 21:38 »
Lâmi'î Çelebi
 

16.yy - Anadolu
 
 

XVI. yüzyıl Türk Edebiyatı'nın ünlü mutasavvıf sanatçısı Mahmud Lâmi'î, 1472 yılında Bursa'da dünyaya gelmiş, devrinin âlimlerinden dersler görmüş, medrese öğrenimini tamamlamış, Arapça ve Farsça'yı öğrenmiştir. Genç yaşta Nakşibendî tarîkatine girmiş, hayatının sonuna kadar bu tarikata bağlı, Nakşibendî mütefekkir-edîbi olarak kalmıştır. Otuza yakın eser vermiş olan sanatçı, 1532 yılında Bursa'da ölmüştür. Kendisine Bursalı Lâmi'î de denir.
 

Edebî Kişiliği
 

Lâmi'î Çelebi, inzivayı seven, ağır başlı, kendini tasavvufa vermiş, tok sözlü, hazır cevap, mizaha eğilimli ve fikirlerinde ıs¬rarlı bir kişiliğe sahip olarak tanınır. Hayatın amaç ve gerçeğini, arifler zümresine katıldıktan sonra hisseder. Ünlü İranlı şair Molla Câmî'nin önemli eserlerini Türkçe'ye kazandırdıktan sonra, kendisine «Osmanlı Câmî'si/Câmî-yi Rûm» denmiştir.
 

Lâmi'î, Türk Edebiyatı'nın en çok eser veren şahsiyetlerinden biridir. Verdiği eserlerinin sayısı otuzu bulur. Tercüme ve nakil ürünlerinde birinci sırada yer alır.
 

Genel olarak eserlerinde kullandığı dil sade, ifadesi çekici olup ter¬cümelerinde asla sadık kalmıştır.
 

Yazar Arapça ve Farsçaya hakkıyla vâkıf olup geniş kültür sahibidir. Vezin ve kafiyeleri, devrinin diğer ürünlerinden aşağı kalmayacak şekilde kullanmıştır. Tercümelerinde oldukça serbest davranmış, hayal gücünü fazla sınırlandırmamıştır.
 

Lâmi'î Çelebi, edebiyatımızın manzum mensur edebî türlerinin hemen hepsinde başarılı eserler vermiş bir sanatçıdır.
 

Eserleri: şevahidü'ıı-Nübüvve, Nefahâtü'1-Üns Tercümesi, Fütûhü'1-Mücâ-hidîn li'Tervîh-i Kulûbü'l-Müşâhidîn, İbret-nâme, şerefü'l-İnsân, Maktel-i İmâm Hüseyn, Veys ü Râmîn, Dîvân-ı Eş’âr, Hüsn ü Dil, Letâ’if, Lûgat, Münâzara-i Bahâr u şitâ, Münşe’ât, Nefsü’l-emr Risâlesi, şerh-i Dîbâce-i Gülistân, Vâmık u Azrâ.
 

Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002.  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #24 : 02 Kas 2014 21:38 »
Muhibbî (Kanunî Sultan Süleyman)
 
 

16.yy - Anadolu
 

Yavuz Sultan Selim'in oğlu Kanunî Sultan Süleyman,batı kaynaklarında Magnificent, Magnifique, Grand Turc, Der Prachtige unvanlarıyla geçer, ilk öğrenimini Trabzon’da tamamlayan Sultan Süleyman, on beş yaşında sancakbeyi olmuş, 1520 yılında babasının ölümü üzerine tahta geçmiştir.Kanûnî'nin idareciliği,hükümdarlığı,her biri başlı başına bir büyük olay değerindeki çok sayıda seferleri ve zaferleri hakkında tarih kaynaklan yeterli bilgiler vermektedir. Burada kırk altı yıllık saltanatının on yılı aşkın bir zamanının seferde geçtiğini, büyük zaferlere imza attığını, yapılan seferlerin siyasi ve askerî hazırlıkları ile fethedilen yerlerin maddi ve manevi imanının padişahın bütün hayatını kapladığını belirtmek yeterli olacaktır.
 

Yaşadığı asrın ve Osmanlı Devleti'nin son büyük padişahı olan Kanunî Sultan Süleyman; "Muhibbî" mahlâsıyla kaleme aldığı şiirleri, bu şiirlerde gösterdiği şairlik kudreti bakımından da "muhteşem" bir şahsiyet olarak karşımıza çıkıyor. Kırk altı yıl süren saltanatı döneminde; at sırtından inme fırsatı bulamayan, seferlerle, zaferlerle, bitmez tükenmez devlet işleriyle uğraşıp didinen "Muhteşem Süleyman"ın şiire de zaman ayırabilmesi, sayısız şiirler kaleme alması, divanlar düzenlemesi, dilden dile asırlarca dolaşacak mısralar yazabilmesi, onun bu alanda da "muhteşem" oluşunu ortaya koyuyor.
 

Büyük şair, büyük padişah Kanunî, babası Yavuz Sultan Selim gibi her tür şiirden anlayan; âlim ve şairlere büyük önem veren, onları himayesine almaktan, onlarla dost, arkadaş olmaktan büyük bir zevk alan yüce bir yaratılışa sahipti. şairler sultanı Bakî gibi dönemin önde gelen şairleriyle karşılıklı şiir sohbetlerinde bulunmak, beğendiği şiirlere nazireler yazmak, şiirlerinin diğer şairlerce özellikle Bakî tarafından beğenilmesi, onu son derece mutlu ediyordu.
 

Bakî, dostlarından birine gönderdiği bir mektupta padişahtan övgü ile bahsediyor: "ebyât-ı şerîfesi Bî-misl ü bî-hemtâ vâki olduğundan gayrı hususa

Eğrilik olsa aceb mi kâfiri mihrâbda

beyt-i şerîfi vallahulazîm bir mertebe ser-âmed beytdür ki asla nazîre mümkün degüldür." diyordu. Ayrıca bu şiire iki nazîre söylediğini; bunu da "Yenilen oyuna doymaz." sözüyle açıklayarak, daha fazla karşılık verecek kud¬retinin olmadığını belirtiyordu.
 

Padişah şairlerin ve diğer divan şairlerinin en çok şiir yazanları içerisinde ilk sırayı verebileceğimiz Kanunî Sultan Süleyman'ın 3000 civarında şiiri bulunmaktadır.
 

Bu şiirler içerisinde dil, duygu ve içerik açısından henüz gelişmemiş ilk şiirleri yanında; padişah olup büyük şairlere yakınlaşması sonucunda ortaya çıkan olgun ve sanat zevkini ortaya koyan şiirlerine bakınca, Kanunî'nin ne derece ince duygu ve düşünceler şairi olduğunu görüyoruz.Yazdığı aşk, heyecan, kahramanlık ve tefekkür şiirleri ve yıllarca gönüllerden silinmeyen, atasözü gibi dilden dile dolaşan şiirleri yanında, şairlik gücünü ortaya koyan ve divan şiirinin bütün incelikleriyle söylenmiş şiirleri Muhibbî divanının büyük bir bölümünü kapsamaktadır. Bunlar arasında;

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

beytiyle başlayan muhteşem gazeli hâlâ güncelliğini koruyan eşsiz şiirleri arasındadır.
 

Duygusal yönünün ağır bastığını gözlemlediğimiz Kanunî Sultan Süleyman, bir o kadar da talihsiz bir baba idi. Kuvvetli bir dil ve edebiyat kültürü ile yetiştirdiği oğulları Mustafa, Bâyezid, Selim, Cihangir aynı zamanda şiirle uğraşan şehzadelerdi. Küçük yaşlarda ölen oğlu şehzade Mehmed için söylediği, "şehzadeler güzidesi Sultan Muhammed’üm" (H.950) tarih mısraı ünlüdür. Bu tarihten on yıl sonra da oğlu Mustafa'yı idam ettirmek zorunda kalan talihsiz baba, oğulları Bayezid ve Selim arasındaki taht kavgalarından da huzursuz olmuştu.
 

3000 civarında şiire imzasını atan büyük padişah yıllar boyu etkisini günümüze kadar taşıdığı gibi; eşsiz beyitlerini ortaya koyarken divan şiirinin bilinen ustalarının etkilerini de şiirine yansıtmış, onlardan aldığı ilhamla bu büyük divanını oluşturmuştur. Kanunî'yi etkileyen şairler arasında hemen hiç yanından eksik etmek istemediği şairler sultanı Bakî ile klasik şiirin büyük ustası Fuzûli başta gelmektedir. Ahmet Paşa, Necati, Hayali gibi usta şairlerin izlerini de Muhibbî'de görmek mümkündür.
 

Kanûni'nin bazı şiirlerinden İran şairlerinden ne derece etkilendiğini görmek mümkündür. Hafız, Cami, Selman, Nevâyi, Nizami, şeyh Attar gibi şairleri sevip okuduğunu, yer yer onlardan söz ettiğini, hatta Farsça şiirler yazabilecek kadar onları benimsediğini, dillerini öğrendiğini biliyoruz. Zaman zaman onlara özenen şair, yeri gelince onlardan daha ilerde olduğunu, onların beğenisini kazandığını söylemekten kendini alamaz :

Husrev ü Hafız ider şi'r-i Muhibbî’ye pesend

Câmi tahsîn ide ger görse bu nazm-ı hasenüm

Muhibbî'nin etkilediği şairler arasında Mesihi, Sevdâyi, Ulvi gi¬bi şairler başta gelmektedir.
 

Kaynak: Ak, Çoşkun, “şair Padişahlar”, Kültür Bakanlığı, Ankara 2001.
 
 
 
 

Türü: murabba
 

Bâyezid'in, babası Kanunî’ye mektubu:
 

Ey ser-â-ser âleme Sultan Süleymân’um baba

Tende cânum cânumun içinde cânânum baba

Bâyezid’ine kıyar mısun benüm cânum baba

Bî-günâham Hak bilür devletlü sultânum baba
 

Enbiyâ ser-defteri ya'ni ki Âdem hakkıçün

Hem dahi Mûsî ile Îsî-yi Meryem hakkıçün

Kâinâtun serveri ol Rûh-ı a'zam hakkıçün

Bî-günâham Hak bilür devletlü sultânum baba
 

Sanki Mecnûnam dağlar başı oldı durak

Ayrılup bi'1-cümle mâl ü mülkden düşdüm ırak

Dökerem göz yaşını vâ-hasretâ dâd el-firak

Bî-günâham Hak bilür devletlü sultânum baba
 

Kim sana arz eyleye hâlüm eyâ şâh-ı kerîm

Anadan kardaşlarumdan ayrılup kaldum yetîm

Yok benüm bir zerre isyânum sana Hakdur ‘alîm

Bî-günâham Hak bilür devletlü sultânum baba
 

Bir nice masumun olduğun şehâ bilmez misün

Anların kanına girmekden hazer kılmaz mısun

Yoksa ben kulunla Hak dergâhına varmaz mısun

Bî-günâham Hak bilür devletlü sultanum baba
 

Hak Taâlâ kim cihânun şahı itmişdür seni

Öldürüp ben kulun güldürme şâhum düşmeni

Gözlerüm nûrı oğullarumdan ayırma beni

Bî-günâham Hak bilür devletlü sultanum baba
 

Tutalum iki elüm başdan başa kanda ola

Bu meseldür söylenür kim kul günâh itse n’ola

Bâyezid'ün suçını bağışla kıyma bu kula

Bî-günâham Hak bilür devletlü sultanum baba
 

Kanunî’nin oğluna cevaben yazdığı mektup:
 

Ey dem-â-dem mazhar-ı tuğyân u isyânum oğul

Takmayan boynına hergiz tavk-ı fermânum oğul

Ben kıyar mıydum sana ey Bâyezid hânum oğul

Bî-günâham dime bari tevbe kıl cânum oğul
 

Enbiyâ vü evliyâ ervâh-ı a'zam hakkıçün

Nûh ü İbrahim ü Mûsî İbn-i Meryem hakkıçün

Hatm-ı âsâr-ı nübüvvet Fahr-ı lem hakkıçün

Bî-günâham dime bari tevbe kıl cânum oğul
 

Adem adın itmeyen Mecnûna sahralar durak

Kurb-ı tâatdan kaçanlar dâima düşer ırak

Tan degüldür dir isen vâ hasretâ dâd el-firak

Bî-günâham dime bari tevbe kıl cânum oğul
 

Neş'et-i Hakdur nübüvvet râm olan olur kerîm

"Lâtekul üf" kavlini inkâr iden kalur yetîm

Tâata isyana alîmdür Hudâvend-i Kerîm

Bî-günâham dime bari tevbe kıl canım oğul
 

Rahm u şefkat zîb-i îmân olduğın bilmez misün

Yâ dem-i ma’sûmı dökmekden hazer kılmaz mısun

Abdi âzâd ile Hak dergâhına varmaz mısun

Bî-günâham dime bari tevbe kıl cânum oğul
 

Hak reâyâ-yı muti'e râi itmişdür beni

İsterem mağlûb idem ağnama zib-i düşmeni

Hâşâlillah öldürürsem bî-güneh nâgâh seni

Bî-günâham dime bari tevbe kıl cânum oğul
 

Tutalum iki elüm başdan başa kanda ola

Çünki istiğfar idersün biz de afv itsek n’ola

Bâyezidüm suçını bağışlaram gelsen yola

Bî-günâham dime bari tevbe kıl cânum oğul
 
 
 

Açıklama: Vezni: fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #25 : 02 Kas 2014 21:39 »
Nev'î
 

16.yy - Anadolu
 

16. yüzyılın tanınmış şairlerindendir. Edirne'nin Malkara kazasında doğmuş olan Nev'î'nin asıl adı Yahya'dır. Malkaralı Nev'î diye tanınır. İstanbul'da iyi bir öğrenim gören Nev'î, dönemin tanınmış bilginlerinden ve Ahaveyn lakabıyla tanınan Ahmed ve Mehmed Efendiler'den ders al¬mıştır. Medrese arkadaşları arasında Bakî, Hoca Saadettin Efendi, Üsküplü Valihî ve Mecdî Efendi vardır. Nev'î, öğrenimini tamamladıktan sonra Gelibolu ve İstanbul'da müderrislik yapmış, bir yandan da ta¬savvufla ilgilenmiştir. Nev'î'nin şöhret kazandığı dönem III. Murad'ın padişahlığı dönemine rastlar. III. Murad'ın saltanatı zamanında Nev'î, şehzade Mustafa'ya ders vermek üzere hoca tayin edilmiş ve şairin saray hocalığı daha sonra kendi isteğiyle saraydan ayrılıncaya kadar sürmüştür. Ömrünün geri kalan kısmında dönemin ileri gelen devlet adamlarına ka¬sideler sunarak geçimini sağlayan Nev'î 1599'da ölmüştür.
 

Bir divan sahibi olan Nev'î'nin Dîvân'ı yayımlanmıştır. Bilgin bir şairdir. Farsça ve Arapçayı çok iyi bilir. Dîvân'ında Türkçe şiirlerinin ya¬nı sıra Farsça kasideleri vardır. Nev'î bilginliğinin yanı sıra kaside şairi olarak da tanınmıştır. Ancak, Nev'î gerçekte bir gazel şairi olup, ününü gazelleriyle kazanmıştır. Sade şiirden yana olan Nev'î, kendisinin yeni bir tarz yarattığını ve Anadolu şairlerini Acem-Fars taklitçiliğinden kurtardığını söyler. Nev'înin oğlu Atayi, babasının tefsir, kelam, fıkıh, akaid, mantık ve benzeri konularda çok sayıda eseri olduğunu söyler. Netayicü'l-Fünûn adlı eseri, şairin en çok tanınmış mensur eserlerindendir. Bu eserinde Nev'î, dönemin bilim dallarını 12 fen halinde sınıflandı¬rarak, bunların konularını ve bu konularda yazılmış eserleri tanıtmıştır. Nev'î'nin Sinan Paşa'nın Tazarruâ’tına benzer Nevâ-yı Uşşâk adlı sec'li sanatkârane bir üslûpla yazılmış bir mensur eseri vardır. Bu eser, Nev'î'nin sanatlı nesirdeki ustalığını kanıtlar. Sanatçının ayrıca, Hadîs-i Erba 'în Çevirisi ile tasavvufı konuda yazdığı Hasb-ı Hâl adlı bir mesne¬visi daha bulunmaktadır.
 

Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002.  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #26 : 02 Kas 2014 21:39 »
Ruhî-i Bağdadî
 

16.yy - Anadolu
 

Hayatı: Bağdat'ta Beylerbeyi olan Ayas Paşa'nın adamlarında Anadolu’lu birinin oğludur. Babası, Bağdat'ta gönüllü bölüğüne geçimiş, orada evlenmiş, Ruhî de orada dünyaya gelmiştir. Bu bakımdan Bağdadî diye anılır.
 

Asıl adı «'Osman» olan Ruhî, pek küçük yaşta iken şiire heves etmiş. Fuzulî'den etkilenmiş, tasavvufa yönelmiş, seyahate meraklı, hoş sohbet, rind meşrep ve bilgili bir kişidir.
 

Hurûfî Tarîkatı'ndan olan Ruhî'nin şeyhi, şiirlerine nazireler yazdığı, mürettep divan sahibi Muhîtî adlı bir Hurûfî dedesidir. Ayrıca Harîrî-zâde Molla Ahmed adlı birinden de öğrenim görmüştür.
 

Ruhî bir gezgin derviş olmaktan çok, sipahî eri olarak gezmiş dolaşmıştır. Bağdat'ta da bulunan devrin ileri gelen devlet adamlarına kasideler sunmuş, bir çoğunun maiyetinde savaşlara katılmıştır.
 

Daha sonraları dîvân'a geçmiş, zâimlik rütbesine yükselerek oradan emekli olmuştur. Kendine, şirvan eyaletinin Çalı Kasabası, dirlik olarak verilmiştir.
 

Görevle şam'a gitmiş, şam valisi Müşîr Osman Paşa'nın maiyet himayesine girmiştir.
 

Bağdat, Necef, Kerbelâ, Erzurum ve şam'da bulunmuş, bir ara şam'da kadılık yapan şâir, Azmî-zâde Haletî ile de dost olmuştur.
 

Ruhî koruyucusu Müşîr Osman Paşa'dan iki yıl sonra, 1605 şam'da ölmüştür.
 

Edebî Kişiliği
 

Ruhî, İran şairlerinden Hâfız'dan, Türk şairlerinden özellikle Nesimî ve Fuzulî'den, sonra da Necatî, Bakî, Alî ve Azmî-zade Haletî'den ilham almış, bu şairlere nazireler söylemiştir.
 

Tasavvuf neş'esine sahip olan Ruhî, sofî ve Hurufîlik propagandası yapan bir şair değildir.
 

şair, tatmin edilemez ve haksızlığa dayanamaz bir yaradılış sâhibidir. Tasavvufun gözü tokluğuna sığınmasına rağmen, eleştirici bir şairdir; güçlü bir eleştirmendir. Hedef kim olursa olsun eleştiriden kaçınmaz. Bu bakımdan ender rastlanır bir divan şairidir. Bu durumu, en güzel şiiri olan Terkib-i Bend'inde ve birçok gazelinde kendini gösterir.
 

Gazellerinde ruh, fikir, dil yönüyle, -ister âşıkçasına, ister düşünürcesine olsun- tasavvuf kokusu sezilen şair, bu yolda en yüksek dereceye ulaşmıştır.
 

Ruhî'nin pek çok olan kasidesi, yürekten değil, sadece yazılmak yazılmış kuru övgülerdir.
 

Kasidelerinden başka, esprilerle dolu Bağdat'ta yazılmış mektupları da vardır ki, bunlar övgülerinden daha samimî, daha ruhunu yansıtıcı tarzda olup, o devirdeki Bağdat'ın ruh ve hayatını gösterir niteliktedirler.
 

Ruhî, mersiye ve gazellerinde, kasidelerine oranla daha çok başarılı olmuş bir şairdir.
 

Ruhî'nin şiirlerinde teknik ve estetik yönlerinden şu özellikleri buluruz:
 

Dili, konuşma diline yakın ve pürüzsüzdür. Devrin özelliklerini, halka dayalı olarak, lüzumsuz şeylere yer vermeden belirtmiştir. Atasözleri ve halk deyimlerine Necati'yi hatırlatır yolda sık sık yer vermiş sanatlı söyleyişe pek rağbet etmemiştir.
 

İnsan ruhunu tahlilde önemli bir başarı göstermiştir.
 

Bağdatlı, Bağdat'a bağlı ve onu seven bir şair olmasına rağmen, âilesinin Anadolu'dan Bağdat'a gitmesi ve kendinin çok gezmesi nedenleriyle dilinde Azeri Lehçesi özellikleri değil, Anadolu Türkçesi hâkimdir.

Eseri: Dîvân
 
 

Kaynak: Sosyal, Orhan, Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 2002
 
 

Terkib-i Bend-i Meşhûr / 1. bend
 

Sanman bizi kipi şîre-i engûr ile mestüz

Biz ehl-i harâbâtdanuz mest-i Elest’üz
 

Ter-dâmen olanlar bizi âlûde sanur lîk

Biz mâil-i bûs-i leb-i câm ü kef-i destüz
 

Sadrın gözedüb neyleyelim bezm-i cihanın

Pâ-yi hum-i meydir yirimüz bâde-perestüz
 

Mâil değilüz kimsenin âzârına ammâ

Hâtır-şiken-i zâhid-i peymâne-şikestüz
 

Erbâb-i garez bizden ırağ olduğu yeğdir

Düşmez yere zira okumuz sâhib-i şestüz
 

Bu âlem-i fânîde ne mîr ü ne gedâyuz

A'lâlara a’lâlanuruz pest ile pestüz
 

Hem-kâse-i erbâb-ı dilüz arbedemiz yok

Mey-hânedeyüz gerçi velî ışk ile mestüz
 

Biz mest-i mey-i mey-kede-i âlem-i cânuz

Ser-halka-i cem'iyyet-i peymâne-keşânuz
 
 

Açıklama: vezni: mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fa’ûlün
 
 

__________________

Yorumsuz Bot - Siteden Atılan uyelerın Mesajları Bu Bot Tarafından Toplanmaktadır  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #27 : 02 Kas 2014 21:39 »
Taşlıcalı Yahya
 

16.yy - Anadolu
 

16. yüzyılda mesnevi alanında tanınmış şairlerden biridir. Rumeli'de Taşlıca'dandır. Orada yetişmiştir. Aslen asker olan Yahya kendini sanat yanıyla da yetiştirmiş alim bir şairdir. Rüstem Paşa'nın sadrazamlığı sırasında yeniçerilik yapmış, Paşa'nın teveccühünü kazanmıştır. Kanuni'nin Bağdat seferine katıldığı ve Fuzûlî ile Bağdat'ta tanıştığı kaynaklarca kaydedilmektedir. Taşlıcalı Yahya'nın, Hamse'sinde bulunan mesneviler şunlardır: Gencîne-i Kâz, Kitâb-ı Usûl, Gülşen-i Envâr, Yusuf u Züleyha, şâh u Gedâ. Bu eserlerden Gencîne-i Kâz, Taşlıcalı Yahya'nın ilk mesnevisidir. Kitâb-ı Usûl ve Gülşen-i Envâr ile birlikte din, ahlâk, tasavvuf ve aşk konulannda yazılmış küçük hikayelerden oluşmaktadır. Yahya'nın mesnevilerinden şâh u Gedâ, konusu İstanbul'da geçen te'lif bir hikâyedir. Kendiside eserinin çeviri olmadığını belirtir. şâh u Gedâ’da İstanbul'un bazı yerlerinin, Ayasofya, Sultan Ahmed Camii gibi tarihi eserlerin tasvirlerinin bulunması mesnevinin önemini artırmaktadır. Hamse'sini Kanuni döneminde yazmış olan, Taşlıcalı Yahya mesnevilerinin hepsinde onu övmüştür. Yahya Bey, aynı zamanda divan sahibidir ve Dî¬vân 'ındaki şiirleriyle de tanınmıştır. Dîvân'ı yayımlanmıştır (Yahya Bey, Divan, Haz. Mehmed Çavuşoğlu, İst. 1977). Ayrıca, Kanuni'nin büyük şehzadesi Mustafa'nın boğdurulması üzerine yazdığı mersiyesi de ünlüdür.
 

Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002.  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #28 : 02 Kas 2014 21:39 »
Zatî
 

16.yy - Anadolu
 

Zatî, 16. yüzyılın başlarında yaşamış olup, dönemin önde gelen temsilcilerindendir. Balıkesirlidir. Eski kaynakların verdikleri bilgilere göre uzun bir ömür sürmüştür (1471-1546). Zatî, Balıkesir'den İstanbul'a II. Bayezid zamanında gelmiş ve ömrünün uzunca bir bölümünü, ölümü¬ne kadar İstanbul'da geçirmiştir. II. Bayezid'e îdiyye, bahariyye ve şitaiyye vb. kasideler sunan Zâtî'ye, Bayezid ihsanlarda bulunmuş ve şair dönemin ileri gelen devlet adamlarıyla bu dönemde yakın dostluklar kurmuştur. Kendisine bir ara Bursa'da mütevellilik yani vakıf sorumlulu¬ğu verilmişse de Zatî, İstanbul'dan ayrılmak istememiştir. Zatî, II. Bayezid'in ölümünden sonra I. Selim'e de kasideler yazmış, Yavuz Sultan Selim de karşılığında Zâtî'ye ihsanlarda bulunmuştur.'Ancak, şair saraya bağlı olarak geçimini temin etmekten çok, ömrünün uzunca bir bölü¬münü Bayezid Camii bitişiğinde açtığı dükkanında önce ayakkabıcılık, daha sonra da remilcilik yani falcılık yaparak geçirmiştir. Sözünü etti¬ğimiz bu dükkan genç şairler için bir edebi meclis olmuş, onları eleştirerek dönemin yetenekli gençlerine doğru ve güzel şiir yazma usullerini öğretmiştir. Bunlar arasında Bakî de bulunmaktadır.
 

Zatî, çok yazan, çok sayıda eser veren bir sanatçıdır. Üç ayrı divan oluşturabilecek sayıda kaside ve gazel yazmıştır. Zâtî'nin yalnızca gazellerinin bir araya getirilmesinden oluşan üç ciltlik Dîvân’ı yayımlanmıştır. Tezkirecilerden Âşık Çelebi, Zâtî'nin gazellerinin 1600-1700 dolayında olduğunu söyler. şairin Dîvân'ından başka şem' ü Pervâne, Ahmed u Mahmud, Ferruh-nâme adlı mesnevileri vardır. Aynca, şehr-engîz türü¬nün ilk örneklerinden olan Edirne şehr-engîz 'i ile Fal-i Kur'an adlı bir başka eserinin ve bir de latifeler mecmuasının varlığından kaynaklar söz ederler. Bazı kaynaklarda Zâtî'nin mevlid sahibi olduğu da kaydedilmekle birlikte şairin elde böyle bir eseri yoktur. Asıl ustalığını gazel ve kaside alanında gösteren şair, kaynakların verdikleri bilgiye göre çok kolay, hatta para karşılığı şiir yazarmış. Divan şiiri tekniğini çok iyi bilen bir şair olan Zâtî'nin asıl hizmeti, sanatkarlığından çok genç şairleri yetiştir¬mekteki ustalığı, üstatlığıdır. Zatî, şeyhî, Ahmed Paşa ve Necati'nin yanı sıra, Divan şiirinin klasik bir görünüm kazandığı 16. yüzyıl Divan şiirine geçişte, köprü görevini üstlenmiştir.
 

Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002.
 
 
 

Türü: Gazel
 

N'oldun inlersin felek hercâi cânânun mı var
 

Seyr ider her menzili bir mâh-ı tâbânun mı var
 

Benzüni ey bûstân fasl-ı hazân mı itdi zerd

Yohsa başı taşra bir serv-i hırâmânun mı var
 

Ağlayub feryâd idersin her nefes ey andelîb

Hâr ile hem-sâye olmış verd-i handânun mı var
 

Yoluna cânum revân itsem gerek cânâ didüm

Yüzüme bin hışm ile bakdı didi cânun mı var
 

Zülf-i dil-ber gibi ey Zâti perîşânsın yine

Cevri bî-had yohsa bir yâr-i peri-şânun mı var
 
 

Açıklama: Vezin: Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün  

CeeMoo

  • Kahraman Üye
  • İleti: 1200
  • Eğlence Mekanı
Cvp: Cevap: Divan Edebiyatı
« Yanıtla #29 : 02 Kas 2014 21:39 »
Cevrî
 

17.yy
 

Mevlevî şairlerden olan Cevrî 17. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır. Çok yönlü bir şair olup daha çok hattatlığıyla ün kazanmıştır. Sanatçı, Mevlâna'ya bağlılığı ile tanınır.
 

Cevrî'nin Dîvân 'ı hacimli olup, Dîvân'da bulunan kaside ve gazellerde Nef’î'nin etkisi görülür. Ancak, şairlik yeteneği sınırlı olan Cevrî'nin kaside ve gazelleri Nef’î'ninkilere göre daha gösterişsiz, daha az ahenklidir. Dili ağır olup, zincirleme tamlamaları sık kullanmıştır.
 

Eserleri: Dîvân, Selim-nâme, Hilye-i Çihâr-Yâr-ı Güzin, Hall-i Tahkikat, Aynü'l-Füyûz (Yusuf Sîneçâk'ın Cezîre-i Mesnevi adlı eserinin şerhidir), Melhame, Nazm-ı Niyâz.
 

Kaynak: Mengi, Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Basımevi, Ankara 2002.
 
 

Biz ki hâl-i dili bin derd ile izhâr iderüz
 

Gamzeni muztarib ü çeşmüni bîmâr iderüz
 

Söyledürse bize efsâne-i dilden gamzen

Çeşm-i mestâne-i pür-hâbunı bîdâr iderüz
 

Çeşm-i mestünle olan zevkümüzi bildürsek

Zühdi sâgar-be-kef-i kûçe-i hammâr iderüz
 

Eylesek keş-me-keş-i turra-i pür-tâbunı yâd

Aklı teb-lerze-i sevdâya giriftâr iderüz
 

Neşve-i mesti-i câm-ı lebüni nakl itsek

Aşkı hem-meşreb-i uşşâk-ı heves-kâr iderüz
 

Bizi eylerse gubâr-ı hat-ı la'lün hayrân

Cür'a-dân-ı kadehi mehzen-i esrâr iderüz
 

Dil-i Cevrî gibi itsek heves-i bezm-i cünûn

Bâdemüz hikmet ü sâkîmüzi hüş-yâr iderüz
 
 

Açıklama: ''Anlamı'':
 

1- Biz, gönlün halini bin dert ile göstererek, gamzeni kederli, gözünü hasta ederiz.
 

2- Gamzen bize gönlün efsanesinden söz ettirirse, uykuyla dolu sarhoş gözünü uyutmayız.
 

3- Sarhoş gözünle olan zevkimizi bildirirsek, zahidi elde kadeh meyhanecinin sokağına (düşürürüz).
 

4- Kıvrım kıvrım kâkülünün çekişmesini (karışıklığını)anarsak; aklı sevda sıtmasının titremesine uğratırız.
 

5- Dudağının kadehinin (verdiği) sarhoşluğun neşesini anlatsak; aşkı, hevesli âşıkların rkadaşı yaparız.
 

6- Kırmızı (dudağının) tüylerinin tozu bizi hayran ederse, kadehin dibinde kalan şarap artıklarının döküldüğü kabı, sırların mahzeni yaparız.
 

7- Cevrî'nin gönlü gibi, delilik meclisine heves etsek, şarabımızı hikmet ve sakimizi de akıllı(bir kişi) yaparız.
 
 

''Vezni'': fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün